Allah, Çay ve Çıldırmış İnsanlar

Gölgem kaldırım taşlarının üstünde… Yanımdan geçip giden telaşlı, tedirgin, aceleci, öfkeli, fakat bir parça da neşeli ve mutlu olduğuna inandığım insanların ayakları altında çiğneniyor. Bu halinden hiç memnun değil. Budala işte, mademki gururun inciniyor sesini çıkarsana!
Ayıplanmaktan çekindiği için sesini çıkarmıyordu sersem gölgem. Bu korkusunu, benim dışımda kimselerin bilmediğini hemen anladım. Yerde titreyerek ilerlemesinden, bir duvarın ya da bir ağacın gölgesine karışmakta sabırsız davranmasından, çekingen çocuk halinden veya kalabalık insan gölgelerine doğru yürürken düştüğü kararsızlıktan değil; benim gölgem olduğu için anladım. Üstelik bu çirkin ve aşağılık huyunu kimselere duyurmamak için çenemi kapalı tutmam gerektiğini de çok iyi biliyordum. Bunu her defasında başardım; gene yapabilirim. Aklıselim bir insanım ne de olsa.
“Hışşşşşşş! Sesini çıkarma.”
Sınırsız bir yol hissi veren kirli kaldırımda bir süre yürüdüm. Sıcak ve durgun havadan gömleğim sırtıma yapışmıştı. Alnımda boncuk boncuk terler… Bazen kirpik engelini aşıp gözlerime akıyor. Yakıcı. İnsanlar gölgemi çiğnemeye devam ediyor. Kararlı, alaycı ve kuşkulular. Yakalarına yapış ve yüzlerine tükür, diyen yırtıcı bir öfke yükseliyor içimden. Seni mantığa davet ediyorum aklıselim efendi! “Sersem, kendine gel!” Silkeleniyorum sokağın ortasında. Kafası çalışan kravatlı adamların parlak ayakkabıları üstümden her geçtiğinde daha yoğun bir öfkeye kapıldığımı hissediyorum. Daha çok öfke kaplıyor içimi; can yakmaya hazır, kesin ve kararlı. Daha çok, daha çok… “Gururları yüzünden felakete sürüklenen o kadar çok insan tanıyorum ki!” demişti babam. Az sonra ölecek insanların talihsizliği benimkisi diye düşündüm. Ölürken bile küçük düşmekten korkuyorum, ama hayır, daha ölmedim. “Ölmeyeceğim!” Bakışlarında buz gibi bir kuşku var. Varlığımdan rahatsızlar. Ah, Allah sizleri kahretsin! Dünyayı, kaynar suların taştığı bir kazana atma isteğiyle dolduruyorsunuz içimi. Bu şehirden gitmem için inandırıcı bir dille beni ikna etmek isteyen bir haliniz var, görüyorum. Mutlulukla seyredemiyorum yüzlerinizi. Fakat kibar davranışlarınızın arkasında neler gizli benden iyi bilen yok. “Laal laa laa la, seni severek, laal laa laa la, bakıyorum ağaçlara…” Çünkü içinizdeyim. Gölgem aranızda. Tüm sırlarınızı ve gizli niyetlerinizi biliyorum. “Laal laa laa la, sihirli bir öpücük yeter bana!”
Kirli duvarında yazılar olan bir apartmanın önünde, kaldırımı gölgeleyen ağaçların altında biriken kalabalığa doğru yürüdüm. Gölgem benden önce ulaştı. Bir şeyler olmuştu. Ciddi bir ağırbaşlılıkla kalabalığın arasına süzüldüm. “Zavallı yavrucaklar!” diyen, elinde naylon bir torba, kolları bilezikli tombul bir kadın, gözlerini apartmanın kapısından ayırmaksızın üzüntüyle başını sallamaktaydı. “Üç kız çocuğu ortada kaldı,” dedi bir başka bilezikli kadın. Onun elinde naylon torba yoktu. Diğer kadınlara baktım: Hepsinin kolunda bilezik vardı. Cebindeki bozuk paraları şangırdatan bir adam, duyduklarından dehşete kapılan bir başka adama bu kalabalığın neden toplandığını sormaktaydı. Babasının yanında, meraklı başını kalabalığın arasından uzatarak apartmanın kapısını gözleyen Hikmet’i gördüm sonra. Bana doğru dönünce gelmesi için elimle işaret ettim. Koşarak geldi. “Ne oldu burada Hikmet?” dedim meraklı biri gibi. “Bir adam kendini asmış Selim abi,” dedi yumuşak bir sesle. Parmağıyla yukarıyı işaret etti, “Hem de çatıda!” Sesindeki sükûnet ve tavırlarındaki olgunluk beni şaşırttı. Hayretle yüzüne baktım, sonra aynı anda apartmanın kapısına çevirdik gözlerimizi. Şimdi üzülen insanlara benzedik dedim içimden.
Kalabalığı bırakıp yoluma devam ettim. “Her söze, her harekete özenen bir budalasın sen oğlum!” Kurtuldu işte. Gitti. Nefret ediyorum…gölgemden. Evet, gölgemden. “Gereksiz aptallıklar!” Gerçeği bilememekten kaynaklanan bir saflık onlarınki. Yanılgılarından dolayı gerçeği göremeyen budala yığını! Seni pis gerzek! “İnsan yanılgılarının kurbanıdır,” derdi babam. Daha derin bak, daha derin ve kesin. Offf! Sıkıldım. Nerede şu ilaç? Ceplerimi karıştırdım. Buldum: Rexapin. Yuttum mutluluk haplarımdan birini. Paketi cebime attım. “Hayır, yetmez bu.” Bir tane daha yuttum. “Laal laa laa la, sihirli bir dokunuş yeter bana!”
Tramvay durağının karşısında, gölgelik bir bankın yanında hoş, güzel bir kız bekliyordu. Belirsiz istikametlerden çıkıp gelen insanların arasından kendime yol açıp kızın yanına yaklaştım usulca. “Hey, bana bak kardeş!” dedim neşeli bir sesle. Dönüp bana baktı. Yalnızdı galiba. Gülümsedi. “Yalnız mısın?” dedim, başını salladı. “Biraz yürüyelim mi?” dedim, hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. “Ne saçma! İnsan hiç tanımadığı birinin peşine takılıp yürür mü?” dedim içimden; sessizce, kendim duyabilecek şekilde.
“Evde başımı serin yastığıma koyduğumda, ben de Tanrı’nın mutlu kullarından bir kulum diyorum. Halbuki mutlu bir kul değilim. Yalan söylüyorum, kendime ve Tanrı’ya. Zamanla edindiğim tuhaf huylarımdan biri işte,” dedim ve bir kahkaha attım. Gözleri yürüdüğü yoldaydı. Hiçbir duyguya yer vermeyen yüzünde ifadesiz bir solgunluk vardı. “Biliyor musun, ben kafası ağır çalışan biriyim,” dedim yeni bir hamle yaparak. Gizlice yüzüne bakıyordum, bir değişiklik yakalama ümidiyle “Dikkatimi toplamakta zorlanıyorum. Eskiden -eski dediğim lise yılları- çalışkan bir öğrenciydim. Kafam çalışıyordu o zamanlar. Fakat şimdi öyle değil. Pek zorlanıyorum. Çok çaba gösteriyorum ama gene de onurumun zedelenmesinin önüne geçemiyorum. Çok zor. Hem okumaya da hevesim kalmadı. O yüzden okula pek seyrek gidiyorum. Çok sıkıldım çünkü. Aslında biliyor musun, üç sene üst üste sınıfta kaldım. İnsanlar, sırf bu yüzden, aptal olduğumu düşünüyor. Fakat onları önemsemiyorum artık. Düşünüyorum da bence okul budalalar içindir. Bunu çok düşündüm. Hayır, hayır, sınıfta kaldığım için okula çamur atmıyorum. Sınıfta kalmamış olsaydım da aynı şeyleri düşünürdüm. Ben çok düşünürüm. Akıllı biriyim aslında. Satranç oynamaktan hoşlanırım mesela. Aylak çocuklar gibi, dar sokaklarda küfürleşerek top da oynamıyorum. Sonra esaslı bir kitap kurduyumdur ben. Roman, hikâye gibi entipüften kitaplara tenezzül etmem hiç. Derinliği olan kitaplar okurum. Kuantum Fiziği gibi şeyler işte. Mesela, 1943 yılında verem hastalığının tedavisinde etkili streptomisini bulan Selman Waksman’ın antibiyotik terimini kullanan ilk kişi olduğunu biliyor muydun? Bilmiyordun. Ben biliyorum ama. Ya… Öyle işte. Sonra…biliyor musun, birkaç saat önce bir adam kendini astı. İlerde, bizim eve yakın bir apartmanda. Çatı katında hem de. Sonra, sonra… ben ne anlatıyordum az evvel?” Tuhaf gözleriyle bana baktı sadece. Dinlemiyordu galiba. Aklı başka yerdeyken aniden zor bir soruya maruz kalan öğrencilerin şaşkınlığı ve saflığı vardı gözlerinde.“İşte bizler okula odun olarak geliyoruz,” diyerek yeniden konuya girdim. “Sonra bizi yontup neşeli, mutlu ve diplomalı birer Pinokyo olarak çıkarıyorlar. Bir tür fabrika. Haliyle sokaklarımızda, mayasında hâlâ odunluk olan yığınla Pinokyo dolaşıyor. Aptal sürüsü işte! Belki de yanılıyorumdur. ‘İnsan yanılgılarının kurbanıdır’ demişti bir keresinde babam. Ama herhalde yanılmıyorumdur. Bir insanın hiç utanç duymadan bunları anlatması belki seni şaşırtıyordur, fakat şaşırma; alıştım çünkü. Kalabalık bir panayırın ortasında acayip bir hayvan gibi kafeste sergilensem gene de utanç duymam…herhalde. Sadece kızarım. Çok kızarım. Bazen çok kızıyorum insanlara, biliyor musun? Beni küçük gördüklerinden değil, hayır; canlı, neşeli ve pırıl pırıl yüzlerinde haddinden fazla bir büyüklenme gördüğüm için. O adam kurtuldu mesela, ama bilmiyorlar. Eminim o da gölgesine basılmasın diye gölgelik yerlerde oturmaktan sıkıldığı için canına kıymıştır. Aklıma çok şey geliyor, çok düşünüyorum. Şükür ki sen öyle değilsin, yani…şey…demek istediğim o ki diğer insanlar gibi değilsin. Uzaklık ya da yabancılık duygusuna kapılmadım; yakın bir dost gibi, güvenilir ve sıcak buldum seni. Hem biliyor musun, üniversiteye başladığım günden bu yana tek bir kızla bile konuşmadım. Sen…” Gülümsemeye çalıştım. “Evet…sen ilksin.” Yüzüne baktım: Sıcak bir gülümseme vardı yüzünde. “Benimle evlenir misin?” Sonuncusunu sadece fısıldadım, içimden ve tüm harfleri yutarak.
Sultan Ahmet Camii’nin olduğu tarafa doğru yürüdük. Bir süre hiç konuşmadan gezindik oralarda. Bir ağacın gölgelediği serin çimlere oturduk. Yumuşak çimleri okşadım. Vahşi ve ürkek gözlerini, birileri bize bakıyor mu diye gelip geçenlere dikti. O da benim gibi korkuyordu. Onun da gözlerinde korkuyla karışık bir öfke vardı. O da benim gibiydi. Gülümsedim.
“Çalışmayı pek sevmem,” dedim usulca. “Köyde, ne zaman elimi bir işe atsam, annem hemen engel olur ve şefkatli sesiyle, ben seni hiç çalıştırır mıyım oğlum, derdi. Ben öyle nazlı büyütüldüm,” dedim sırıtarak. “Ağır iş yapmaya hiç alışkın değilim o yüzden. Babam çalışkan ve iş yapmaya hevesli olmadığım için çok kızıyor bana. Zaten asabi biri. Hep küfreder. Bir şey unutur, küfreder; tarla iyi ürün vermez, küfreder; yemeği beğenmez, küfreder; televizyon çalışmaz, küfreder. Hatta bazı zamanlar televizyonla kavga eder, çalışmadığı için. Televizyonu tokatlar, kumandayı bir tarafa fırlatır, öfkesini alamayınca da yakası açılmadık küfürler savurur. Öyle bir adam işte. Beni de hiç sevmez. ‘Eğer komşu razı olsaydı, hiç düşünmeden seni onun oğluyla değiştirirdim’ demişti bir keresinde. Allah, babamı kahretsin!” Gülmedi bu kez. Camiye giden insanlara baktık sonra. İkindi ezanı okunacaktı. Belki de okunmuştu, hatırlamıyorum. Hayır, öğle ezanıydı ve Cuma’ydı. “Benim Allah ile aram iyi değil,” dedim sonra. Meraklı gözlerini bana çevirdi. “O beni hiç sevmez, ben de onu sevmem. Biliyor musun, karşına geçip akıl almaz bir rahatlıkla bunları anlatmam senin kadar beni de dehşete düşürüyor. Bu cesareti nereden aldığımı bilmiyorum. Aptalım işte; ya da şu hastalıklı insanlar yüzünden belki. Kafası karışık biriyim, böyle şeyler söylemem normal. Hayata karşı heyecanımı yitirdiğimden beri böyleyim: Azıcık aptal. Yoksa eskiden -liseye gittiğim yıllar- Allah’ı severdim. Tabi o zamanlar benim kafam karışık değildi. İyiydim ve kimse bana deli demiyordu. Şimdi ise kafam karışık. Hem Allah, niye herkesin Allah’ı? Mesela sadece benim olsaydı, onu çok severdim. Hep şu hastalıklı insanlar yüzünden! Onlara ait hiçbir şey istemiyorum. Onlar gibi olmak istemiyorum. Allah, dudakları kımıldayan büyükannemin üzerime titremesiydi. Sonra büyükannem öldü, sonra ben herkesten nefret ettim. Sonra…sonra gölgemi saklamaya çalıştım, sonra sınıfta kaldım, sonra yine sınıfta kaldım… Sonra ağabeylerim bana deli dedi. Deli! Bana deli diyorlar, biliyor musun? Ben deli falan değilim. Bilmiyorlar. Bilselerdi, demezlerdi bunu. Sonra o adam kurtuldu ve bunu da hiç kimse bilmiyor. Offff! Başım ağrıdı. İlaç alacağım. İster misin? İnsanı mutlu yapar. Mutlu olmak istemiyor musun yoksa? Peki, sen bilirsin.”
“Gürültüde hiçbir şey hatırlamıyorum. Kafam karışıyor. Kalemimin ucunu çiğnerken bazen bir şeyler aklıma geliyor. Ne geliyor? Hımm, şey…hatırlamıyorum. Bilmiyorum, bazen gezegenler boşlukta yüzerken nasıl ses çıkarıyorlar diye merak ediyorum. Kalemimin ucunu çiğnerken aklıma geliyor böyle şeyler. Sonra sesler duyuyorum. Seslerin geldiği yöne bakınca kısık, korkunç gözlerini üzerime diken insanlar görüyorum. Üstelik hepsi de uykusuz gibi. Bu ses değil, gürültü sadece diyorum. Keyfim kaçıyor. Öleceğim, sizin yüzünüzden keyifsiz öleceğim uykusuz, kısık gözlü, çirkin yaratıklar! Allah hepinizi kahretsin! Rahat bırakın beni, rahat bırakın!” İşte böyle hayvan gibi bağırırım ben de içimden.
Bir şey yapmadan orada oturmak ve gelip geçenlerin kısık, korkunç bakışlarını üzerimizde hissetmek bizi rahatsız ettiği için kalktık, kalabalık meydanı geçerek Küçük Ayasofya’ya doğru yürüdük. Üstündeki giysileri lime lime olmuş dokunaklı sözler eden bir dilencinin yanından geçtik. Göz pınarlarında çapak vardı. Pis kokuyordu. Böyle bir adamla asla oturup kahvaltı yapmam dedim içimden. Oturduğu bankta ayak ayak üstüne atmış, içine çektiği sigaranın dumanını burnundan veren, gözleri içeri göçmüş yaşlıca bir adamın kötü bakışlarına maruz kaldık sonra. Bulaşıcı bir hastalık taşıyan kimselere bakar gibi, yüzleri tiksinç bir hal alarak bizi süzen insan denizinden geçtik. Kemiklerini ısıtan dalgın ihtiyarlar ile önemsiz bakışlı şaşkın çocuklar da vardı aralarında ve hiç bakmayanlar da…
Kâffelerden birine oturduk; dışarıda, büyükçe bir şemsiyenin gölgesinde. “Ben çay içeceğim,” dedim, “Sen ne içmek istersin?” Bana baktı gülümseyerek, birkaç saniye düşündü ve başını salladı. Bugün Cuma olduğunu biliyor mu acaba? Bir ağacın gölgesinde, serin çimlerin üzerinde korkunç bir kabustan sonra onu teselli ederken düzenli ve belirli aralıklarla dudaklarından öptüğümü gözlerimin önüne getirmeye çalıştım. “İçmek istemiyor musun?” Gene olumsuz yanıt aldım. Sıkıcı kız işte! “Hiçbir şey mi? Sen bilirsin.” Çok güzel iri gözleri var. Gerçi kısa boylu, ama ağlamış gibi gözlerinin sürekli nemli olması hoşuma gidiyor. Beni sürekli düşünürse, belki, onu daha çok severim.
Etrafıma baktım. Garson masalardan birine çay servisi yapıyordu. Herkesin önünde çay vardı. Herkes çay içiyordu ve kötü, ısıran, rahatsız edici gözleriyle bizi süzüyorlardı. Çay içmeyeceğim. Sonsuza kadar burada bekleyemem. Garsona elimle işaret ettim, ağır adımlarla masaya yaklaştı. “Bir kivi lütfen,” dedim. Uzaklaştı. Hayvan işte; sakalları da uzamış. İri gözlü sevgilime baktım. Gülümsedi. “Eğer bir köpek olsaydım ısırırdım onu,” dedim, garsonu işaret ederek. Yüzü değişti; gözlerini kısıp dişlerini gösterdi. Onun da kafası karıştı.
Garson elinde bir kiviyle çıkageldi. Ayak ayak üstüne atıp sigara dumanını burnundan çıkaran ihtiyarın duruşunu taklit ettim; bir beyefendiye benzedim şimdi. Kendine güvenen, kültürlü, aydın bir kimse gibiydim. Gülümsedim. Bardağı masaya bırakırken sinir bozucu bakışlarını üzerimde gezdirdi. Tepeden tırnağa süzdü beni. Bir köpek olsaydım boynunu parçalardım onun. Fakat değersiz bir garsondan bile saygı göremeyen bir beyefendiydim; üstelik sigaram bile yoktu. Fark edemediğim…hayır, o adam kurtuldu. Çok iyi biliyorum, kurtuldu. Çıldıracağım! Öldüreceksiniz beni, öldüreceksiniz! Bu şehirde aydınlık bir pencerem olsaydı, belki… “Allah büyük, çay güzel ve insanlar ise çıldırmış,” dedi, hiçbir sese benzetemediğim tatlı, yumuşak ve ince bir sesle. Yüzüne baktım iri gözlü sevgilimin. İlk defa konuştu. Gülümsüyordu. Çığlık atmayı, masayı devirmeyi ve sandalyelerden biriyle kâffenin camlarını indirmeyi düşünürken bu tatlı sesi duydum. Şaşırdım. Ben de gülümsedim. Yüzünde aydınlık bir pencere ferahlığı vardı. Deliler gibi mutluydum şimdi. Ortalıkta oyalanan garsona işaret ettim gelmesi için. Bir çay istedim bu kez. Biraz sonra tembel tembel yürüyerek bir çay getirdi. İki zehir kazanı gibi fokurdayan gözlerinin ortasına tükürdüğümü, gözlerini tutup yerde debelendiğini, kaburgalarına sert bir tekme attığımı ve hayvan gibi böğürdüğünü hayal ettim. Kendimi tutamayıp bir kahkaha attım. Herkes dönüp bize baktı; hiç aldırmadık bu kez. Sonra meydan okur gibi etraftakileri öfkeli gözlerle süzüp kahkaha atmaya devam ettim, sonra aniden masaya şiddetli bir darbe indirdim ve çay bardağını yere fırlattım, sonra maymun gibi çığlık çığlığa zıplamaya başladım, sonra insanların alaycı bir tavırla bizi işaret ettiklerini fark ettim, sonra garson bize doğru geldi, sonra…evet, sonra biz kaçtık.
Kaçarken kahkaha atmaya devam ettim.
Dar sokaklardan, dönercilerin yanından, balık ve midye kokan dükkânların önünden, eski, kararmış binaların gölgelediği yollardan, sıkış tepiş park eden araçların arasından çabucak geçtik. Laleli tramvay durağının yakınlarından kalabalığa karışmadan Fatih’e doğru yürüdük.
“Sen neden geliyorsun benimle?” dedim çekinerek. Hiçbir şey söylemedi. Öylece gözlerime baktı. Belirsiz bir duygu sardı her yanımı; umutsuz ve kederli. O sırada intihar eden adamın evinin önüne gelmiştik. Kalabalık erimişti; apartmana tek tük girip çıkanlar vardı sadece. “Evet?” dedim, gözlerimi ona dikerek. Aynı boş ifadeyle yüzüme baktı. Ürperdim birdenbire. Ya evsizse, ya kimi kimsesi yoksa? “Senin bir evin yok mu?” diye sordum bu kez. Sessiz sakin bakmaya devam etti; derinden ve düzenli solurken birden bir şey olmuş gibi sarsıldı. Bizim eve yaklaşmıştık. Apartmanı çevreleyen bahçenin yanında durduk. Bu yaptığım delilik ama başka da bir seçeneğim yok diye düşündüm. “Gel hadi” dedim ona, “Seni bizim eve götüreyim.”
“Selim!” Böyle yüksek perdeden seslenen abimdi. “Nereye kayboldun sen, soytarı? Meraklandırdın bizi.” Tüm aile üyeleri hesabına endişeye kapılmış gibi bir hali vardı. Ensesi daima tıraşlı, kaba, sert ve kuvvetli… Arkası dönük olsaydı sırıtırdım bu endişeli manyağa. Allah, abimi kahretsin! “Dolaştım biraz” dedim sakin bir sesle. “Yanındaki köpek de ne öyle?” dedi. “Hangi köpek?” Etrafıma baktım, hayret ve korku dolu gözlerle. “Hemen yanındaki, aptal!” dedi sert bir tonla. Her şeyden önce abim, şu güzelim mavi göğün altındaki tek tiksinç yaratıktı. Mistik olma heveslisi, ama içinden, birilerine kötülük etmekten başka bir istek geçirmediğine eminim. Ölesiye nefret ediyorum ondan. Keşke ölse; hatta hemen şimdi ölse… Kısa bir süre sustum; şaşkın ve çaresiz bir halde yüzüne baktım. İçimde acıya benzer bir duyguyla, “Bilmiyorum” dedim sonra, sakin olmaya çalışarak. “Kaç saattir peşimde. Bir türlü kovamadım.” Onun da sakalları uzamış. “Kov şunu! Sonra eve git. Annem seni soruyordu,” dedi ve yürüyüp uzaklaştı. Köpeğe baktım. Hiçbir şey söylemedi. Sonunda, “Ben eve çıkıyorum” dedim. Belirli bir nedene dayanmaksızın, tıraşı uzayanlardan nefret ettiğimi fark ettim. Allah’ım, ne kadar da aptalım, diye geçirdim içimden. Köpeğe döndüm, “Allah, seni de kahretsin!” dedim.
Merdivenlerden çıkarken bir antibiyotik daha aldım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts