Anayurt Oteli Romanında Ben-Öteki İlişkisi

Ben / özne, kendini bulmak için ötekine muhtaçtır. Ötekinin ötekisi olarak tanımlayabileceğimiz ben / özne, kurduğu ilişkilerle hem kendini bir varlık olarak anlama hem de başkalarının kendiliğini buldurma sürecine katılır. Kierkegaard, bireyin türünün tamamından; türün tamamının da bireyden pay aldığını belirterek(1) insanın varoluşsal betimini bu doğrultuda yapmıştır. İnsan varlığı kendi dışında onu anlamlandıracak ötekiler sayesinde tanımlanır.
Anayurt Oteli’nin başkişisi Zebercet(2), ötekilerle iletişimini onların aşağılayıcı, horlayıcı yaklaşımlarına maruz kalmamak için mümkün olduğunca aza indirmiştir. Bir ana rahmi gibi sığındığı otelden gerekmedikçe dışarı çıkmaz. İki yılda bir terziye, altı ayda bir hamama, dört haftada bir saç tıraşına ve otelin paralarını Faruk Bey’e göndermek için postaneye gider. Otelin dışına çıktığında da otele kötü bir şey olacakmış hissine kapılır. Bu paranoid(3) içerikli korkusu geri çekilmeci davranışta bulunduğunun göstergesidir. Her dışarı çıktığında tipik bir doğum travması yaşamaktadır. Zaten Zebercet otele gelen müşteriler dışındaki diğer insanları garipser:
“Hükümet konağı önündeki büyük alanda bayram gecesi şenliği vardı: hava fişekleri, çalgılar, oynayanlar. Alanın çevresi kalabalıktı. Eskiden beri dışarının insanlarını pek anlayamazdı; otele gelenlerden değillerdi sanki.” (A.O.,s.43.)
Yaşama doğrudan katılamayan ve kendine ait edimlerle yaşamını bezeyemeyen Zebercet, hem ben’ine hem de ötekilere yabancıdır. Zebercet’in ötekilerle olan ilişkisini şu şekilde çözümlememiz mümkündür:
A- Yalıtık Ben / Zebercet:
Ötekilerle olan birlikteliğini tek yanlı kurmaya çalışan Zebercet giderek şizoid bir kişiliğe bürünür.(4) Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadından sonra da yaşama tutunmaya dair tüm savunma düzenekleri çöker. Zaman geçtikçe kadının bir daha otele gelip otelde kalmayacağı gerçeği ile yüzleşen Zebercet, bilinçaltındaki acı anılarını daha çok hatırlamaya başlar. Zebercet’in zihninde geçmiş ve şimdi, hayaller ve gerçeklik, yalanlar ve hakikatler iyice birbirine girer;
“(…)önünde durup eski cezaevinin büyük kapısı ardında demir parmaklıklarda solgun elleri Lütfi’ydi adı evet Lütfiye Molla kızını doğurduktan sonra kırkı çıkmadan ninem loğusa yatağında ölünce anamı emzirmiş süt anasıymış önünde durup öteki suçlularla hep bir yerde sövülebilir onlar da sorarlar elbet neden öldürdün onu elimde tırnak çakısıyla kimseye sezdirmeden avluya bir çukur kazıp arkasından yaklaşarak ensesinden saplanabilir(…)” (AO.,s.84.)
“Sigara paketini çıkardı; sordu. İçmiyordu. Sordu. Ekrem’di. O da sorunca sigarasını yaktı önce: ‘Ahmet’ dedi.” (AO.,s.50.)
“Kendini o kadının dönüşüne hazırlarken düşünmüştü: ‘Göbek adım Serdar’ diyecekti sorunca.” (AO.,s.87.)
Zebercet, ben’ini başkalarından ve kendiliğinden yalıtarak(5) ötekilerin amansız akınlarından korunabilmeye çabalar. Bu savunma şekli merkezi ben’in parçalanmasına yol açtığından “sahte ben’ler”(6) ve “varolan ben” olmak üzere birçok ben dizgesi oluşur. Ben’i bölüp kendine bir savunma kalesi bina etmek, kısa vadeli çözümler getirir. Bu bir zaman sonra insanı ontolojik manada çökertir. Parçalanmış bir yığın “ben”, merkezi ben’i sürekli meşgul ettiği için gerçeklerin algılanması güçleşir. Zebercet, “sahte ben”lerin olur olmadık yerde haykırışlarını duymaktan, arzularının gerçekliğe dönüştürülme taleplerini dinlemekten, bilinçaltına kazılmış çocukluk anılarını tekrar tekrar hatırlatmasından dolayı fazlasıyla yıpranır. Kendini korumak adına bölük pörçük edilen “ben”, Zebercet’ten bölünmüşlüğünün öcünü alır gibi onu sayısız uyarıcıyla baş başa bırakır.
Zihnin aşırı derecede uyarılması, yaşama doğrudan katılımı engeller ve boşluk duygusu oluşturur. Zebercet bu uyarıcı akınlarıyla baş etmek üzere fantezilerini kullanır. Ancak bunlar gerçeklikten o kadar kopuktur ki Zebercet, önü alınamaz bir karmaşanın içine boyuna sürüklenir. Kadının bıraktığı havluyu almak için gelen adamlarla arasında geçen konuşma, gerçekliğin Zebercet’i kıstırdığını gösterir. Kadının bıraktığı odada kirletilmiş bir havlu, tavan arası katında ortalıkçı kadının cesedi, kaldırımın ötesine atılan kafası tavayla ezilmiş bir kedi leşi vardır. Gerçekleştirdiği bu edimlerin tek sorumlusunun kendisi olduğunu kanıtlayan bu deliller, yalıtık ben’inin Zebercet’le yüzleşmesidir aslında:
“– Odada olduğunu bilmiyordum.
– Sen bilmezsen kim bilecek? Otelci sensin.
Buradaki her şeyden, olanlardan yalnız sen sorumlusun demek istiyordu oğlan.”(A.O.,s.66)
Gerçi bu olayın bir hayal ürünü olması da söz konusudur ancak önemli olan gerçekliğe somut deliller kaptırdığı için kaçış yolu olmadığını kabullenmesidir artık. Yalanlar bir yerden sonra işe yaramamaktadır. İçinde “…Ne ölüyüm ne sağım” (AO.,s.99.) sözleri geçen türküyü hatırlaması, artık sona yaklaştığını gösterir. Zebercet, ne hayattaki biri gibi etkinleşebilmiştir ne de mezardaki biri gibi etkinleşme arzusunu durdurabilmiştir. O, gerçeklikten kaçtığı oranda gerçekliğin yutuculuğuna kaptırmıştır kendini. Bu bağlamda gece yatmadan önce muhakkak ayaklarını yıkaması, rahatsız edici gerçeklikten arınma isteğinin bir görünümüdür. Sanki gün boyunca onu boğan kıstırılmışlık duygusu, ayaklar yıkanarak temizlenecektir. Ama yaşamının son gecesinde Zebercet, ayaklarını yıkamadan yatar. Artık hiçbir somutlaştırılan savunma düzeneği, onu arındırmaya yetmez.
Gerçekleri algılamakta güçlük çeken bireylerin mantık yürütme şekli paleolojik(7) düşünme biçimidir. Hayatları özdeşim üzerine kurulan bu bireyler normal bir çağrışım kuramazlar. Çünkü karşılaşılan her olay akıl dışı takıntılarla örtüldüğünden bütünün parçası bütünün kendisi gibi usavurulur. Bir çiftin konuşmalarını dinleyen Zebercet, kadının söylediği sözleri bir gün kendisinin de duyacağı çıkarımında bulunur: Kadın bu sözleri bir erkeğe söylemiştir. Zebercet de bir erkektir. O halde Zebercet de bu sözleri bir kadından duyacaktır;
“Giderlerken arkalarından baktı. Dün gece ‘Nasıl seninim’ demişti kadın. Yeryüzünde erkeğiyle böyle konuşan başka kadınlar da vardı elbet. Sigara paketini almak için sağ elini sağ cebine soktu yanlışlıkla.” (AO.,s.29.)
Zebercet’in geçmişindeki hatıralar hep aşağılanmalarla, horlanmalarla, yadsınmayla doludur. Sahte ben’inin bir dizgesi de merkezi ben’e bu acı anıları hatırlatır. Bir yığın halinde bu dizgeye aktarılmış hatıralar, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının döneceğine dair umut azaldıkça bilince daha rahat çıkabilen bir nitelik kazanır;
“Sabahları sokaklarda simit sattıktan sonra okula gelen Kürt Muhittin, adını ‘Çekirdeksiz’ takmıştı. Sınıfın büyüğüydü. Başöğretmen gelmişti bir gün, dövmüştü. ‘Anası oğlan doğurmuş, Zebercet hamur yoğurmuş’ derdi.” (AO.,s.28.)
“Kimi zaman molalarda Fatihli ona bakar. ‘Gel buraya; şu matarayı doldur” derdi. Kışlada: “Koş bir kibrit al bana.’ Elinde tüfeği yanına gelirdi: ‘Şunu da siliver.’ Halil Onbaşı kızardı. ‘Uşağı mısın onun?’ ‘Değil; isteyerek yapıyorum.’ ‘Alçağın teki, iyilikten anlamaz.’ İyiliğinden değildi. Belki ancak bu yolla yakınlaşabildiği içindi.” (AO.,s.54-55.)
Paylaşmak istediği hayatını yapayalnız yaşamak zorunda kalan Zebercet, dış dünyadaki iletişim azlığına karşı aşkın bir iç dünyası oluşturmuştur. Bu aşkınlık, hiçbir şekilde dış dünyaya aktarılamadığından giderek daha da artmış; sonunda Zebercet’i nefessiz bırakmıştır. Zebercet, baş komiserin adını duyup gülmesi üzerine kendine varoluşunun çıkmazlığını özetleyen soruyu sorar: “İlle gerekli miydi başkaları?”(AO., s.70.) Ötekilerin Zebercet’i fark edişleri salt onu dalgaya almak için olur. Zebercet’in “insanca bir yakınlığa sıcaklığa” (AO.,s.88.) gereksinimi söz konusu olduğunda ise kimsenin oralı olduğu yoktur. Zaten bu değil midir Zebercet’in boynuna ilmeği takan?
B- Gecikmeli Ankara Treniyle Gelen Kadın / Zebercet:
Acı hatıralarla üzeri örtülen “sevgi”ye olan gereksinim, Zebercet’in bilinçaltında kadının geldiği o perşembe gecesine kadar saklı tutulmuştur. O günden sonra tazyikli bir su gibi Zebercet’in bilinçaltından fışkıran bu gereksinimin adını, daha önce Zebercet hiç koymamıştır hatta buna cesaret bile edememiştir. Dolayısıyla onun alışmadığı bu durum, bazı bağıntılar kurma zorunluluğunu da beraberinde getirir.
Zebercet’in ruhsal örselenmişliği paralelinde yaptığı abartılı çıkarımlar, burada da kendini gösterir. Böyle çekici bir kadının o zamana kadar parmağına yüzük takmamış olması, Zebercet içindir. Zebercet’in otuz üç yıllık sabrının karşılığı bu kadındır. O, kendisinde kimsenin göremediğini görecek; yıllarca içinde büyüttüğü “insanca bir sıcaklık” beklentisini bu kadın gerçekleştirecektir. Demem o ki; Zebercet, içindeki sevgi açlığını doyuracak kişinin gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın olduğuna dair inancını ve bu doğrultuda kurduğu bağıntılarına haklılık payı çıkarabilmesini, kadının yüzüksüz oluşu destekler:
“Küçük deri valizini yere bırakıp çantasını açarken ‘Ne kadar borcum? diye sormuştu. ‘Üstü kalsın. ’ Yüzüksüzdü elleri, uzun tırnakları açık pembe. ” (AO., s.9.)
Zebercet için ötekilerle doğrudan bir iletişim kurmak, onlar tarafından yok edilmeye karşı kaldırdığı kalkanların yere indirilmesi manasına gelir. Oysaki kendini büyük bir riske atarak dikkatini yoğunlaştırdığı “yüzük” simgesi, bir başkasıyla samimi, içten ve her şartta o kişiden destek görüldüğünü imleyen bir beraberliğin ifadesidir. “Yüzük”, ötekinin kişiyi olduğu gibi kabul ettiğini gösterir. Zebercet’in hayallerinin arasında muhtemelen gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının boş parmağına yüzük takmak da vardır. Kadının kuralları hiçe sayan kişiliği, bütün çabasına rağmen hiçbir zaman ötekilerden biri olabilmeyi başaramamış, garipsenmiş, yadsınmış Zebercet’i anlayabilecektir. Kadın, Zebercet’teki farklılığın diğer yüzünü görebilecektir. Ancak yüzük taşıyan kişilerle kendisi arasında dağlar kadar fark olduğu gerçeği ona acıyla öğretilen Zebercet, bu türden bir beraberlik kurabilenlere imrenerek bakar;
“Dağınık masanın bir ucundaki kalın defterlerin üstüne koydu. Adam çayını karıştırıyordu. Yaşlıcaydı; yüzü değirmiydi, durgundu. Elleri esmerdi. Ortaparmağında…
– Tamam; Ne bekliyorsun?
…yüzük vardı. Toplandı.” (AO., s.63.)
Zebercet’in gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını idealleştirilmiş nesneye dönüştürmesindeki diğer nedenler, ayrıntılarda gizlidir. Zebercet, bu nedenleri şu şekilde sıralar;
“O sabah kadını bir, bir buçuk ya da iki dakika uyutması pek önemli değildi ama kimi ayrıntılar önemliydi: nüfus kâğıdının olmayışı, giderken unuttuğu havlu, bitmeden söndürdüğü iki sigara. Dıştan belli olmasa da tedirgindi demek, dalgındı. ” (AO., s.39.)
Ayrıntıların ardındaki bu nedenlerin simgesel manadaki değerlerini incelemek, Zebercet’i ruh ikliminin farklı bir kesitinde yorumlamamızı sağlayacaktır. Zebercet, bu nedenlerden kadının nüfus kâğıdının olmayışını ve bunu olağan bir şeymiş gibi ifade etmesini onun idealleştirilmesinde bir etken olarak görür. Çünkü kadının olmayacak şeyleri olağan bir durummuş gibi karşılaması, Zebercet’in hayata tutunmak adına sıkıca sarıldığı kuralları yerle bir eder. Oysa Zebercet, bir ülke yöneticisi kadar önemsemektedir yaptığı işi. Ne zaman nereye gideceği bellidir; bunların haricinde otelden ayrılmaz. Dış görünüşünde bir değişiklik yapmayı bile geçirmez aklından. Kadının bu rahat tavırları, kuralcılığın zincirlerinden kurtulması gerektiğinin ve bu şekilde yaşamın içine birebir katılımın sağlanabileceğinin çağrısıdır. Bu çağrıya kulak kabartan Zebercet, bıyığını kestirir; kendisine yeni giysi, ayakkabı alır ve elindeki siğilden kurtulma yolları arar. Zebercet, kadının dönüşüne kendini hazırlar ve onu dört gözle beklemeye başlar;
“Son gece miydi bu? İçinde doğulmuş, yaşanmış, ölünmüş eski konak hazırdı.
Trenle gelmemişti; on bire değin bir saat daha bekleyecekti.”(AO., s.40.)
Laing, cisimlenmemiş yani diğer bir ifadeyle parçalanmış ben’e sahip bireylerin aşırı bilinçli olduğunu söyler.(8) Bu tespit, Zebercet’e uymaktadır. Zebercet’in bilinci, masasına içki içmek için gelen adamın yelek düğmesinin sayısını unutmayacak kadar uyanıktır. O, uyarıcı akınlarına uğramaktan sakınmaz. Bu yüzden bilinci sürekli uyanıktır. Bu doğrultuda kadının dalgın ve tedirgin olması da Zebercet için önemli bir ayrıntıdır. Kadın, Zebercet gibi değildir. Dolayısıyla gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla birbirlerini tamamlayabilecek karakter portreleri çizerler. Çıkarım yapma konusunda oldukça maharetli olan Zebercet için de bu durum, kaçırılmayacak bir fırsattır: Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın onun için bu dünyaya gelmiştir.
Zebercet’in makûs talihini değiştirmek için bu dünyaya geldiğini düşündüğü kadın, Zebercet’e o köye nasıl gidileceğini sorar. Kadının gideceği köy, belki de Zebercet’in geçmişindeki tek tatlı hatıranın geçtiği yerdir. Zebercet, analojilerini kuvvetlendirebilecek bir materyal daha bulmuştur böylelikle. Kadın, acı hatıralarının altına gömülen bu tatlı hatırayla geri dönecek; tadı damakta kalınan hislerin devamını ve fazlasını ona yaşatacaktır:
“Büyük ova köylerinden biri, yakın. Babasının sağlığında, on beş yaşındayken bir yaz günü gitmişti bir kere. Ömer çağırmıştı. ‘Kara Mustafaların evi dersin. ’ O da geçmiştir o çeşmeli alandan; kahvelerin önünde oturanlar bakmıştır. Uzun bir bağda kokulu üzümler yediler. Kumçay’da balık tuttulardı. Geçitte mandalar yatıyordu; üstlerine basa basa koşmuştu Ömer, hayvanlar kıpırdamıyordu. Ayakkabıları, pantolonu elinde uzaktan dolaşmıştı o; Ömer’le sığırtmaca güldülerdi. Savaş’ın son yılıydı, ekmek kıttı. Avlunun ucundaki fırından yeni çıkmış bir somun ekmeği sarıp verdilerdi akşamüstü dönerken. On sekiz kırk mıydı gene?” (AO., s.30-31.)
Zebercet’in, “On sekiz kırk mıydı gene?” diye düşünmesi kadınla paylaşım kurma isteğinin bir göstergesidir. Birlikte ortak bir şeyleri paylaştığını düşünerek kurmaca sevdasına olabilirlik nedenleri bulmaya çalışır. Böylelikle her şeyin ters gitmesinden dolayı saçmalaşmış yaşamına, bu tür ilgileşimlerle anlam kazandırır.
Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla başkaları tarafından gözlemlenemeyen sadece kendi yalıtık ben’inin anlamlandıracağı türden bir ilişkiye girer. Bu ilişki, her türlü olanağa açık bir ilişkidir. Hayaller, fanteziler rahatça devinim bulabilmektedir onun kendi içrek dünyasında. Ancak fantezilerin kurgulanmasında sınır tanınmaması edimselliği de o derece imkânsızlaştırır. Gerçeklik ve fanteziler arasında bu uçurum, Zebercet’in daha çok gerçekdışılaşmasına yol açar. Kadının bıraktığı odada geçirilen zamanlar giderek ona gerçekdışılığı haykıran bir fenomene dönüşür. Zebercet’in iç dünyasında kurduğu neden-sonuç ilişkileri, mantıksal çıkarımlara ters düşen bir niteliktedir. Sayrılıklı zihni, yakıştırmalarla gerçekliği yakalamaya çalışır; ancak gerçekliğe giden yol, yakıştırma yapmaktan değil; kabullenmekten geçer.
Schilder, intiharı sevgisini esirgeyen insanı cezalandırma ya da onunla barış yapma isteğinin anlatımı olarak görür.(9) O kişiye yöneltilmek istenip de yöneltilemeyen kızgınlık, kişinin kendine çevrilerek yönünü değiştirir. Zebercet de intihar ettiği gün geçmişin sayfalarını karıştırır ve onun kurmaca sevdasıyla aynı nitelikteki Faruk dayısının yengesine olan sevdasını düşünmeye başlar. Gerçi bunlar daha çok Zebercet’in yorumudur; fakat bu yorumlarda Faruk dayının “erkekliğinin ancak bir tek kadına, erişilmez bir kadına” (AO., s. 105.) takılıp kalmasının ve onun uğruna her şeyin yaşamın bile feda edilmesi, Schilder’i haklı çıkarır. Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını gördükten sonra kendisini yaşama tutunduran tüm savunma düzeneklerini yıkar; şiddetli ruhsal darbelere uğramak pahasına da olsa kadını beklemeye koyulur. Zebercet’in bilinçaltındaki gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını cezalandırma isteğini boynuna ilmeği geçirerek eyleme dönüştürmesinin bir nedeni de, onun yüzünden başkaları tarafından sorgulanacak olmasıdır.
C- Ortalıkçı Kadın / Zebercet
Ortalıkçı kadın ve Zebercet. Biri, yaşamdan kendine dair hiçbir beklentiyi aklının ucuna dahi getiremeyen donuk bilincin; bir diğeri, yaşamının tüm gidişatını bir beklenti uğruna harcayacak kadar aşkınlaşmış bilincin simgesi. Dolayısıyla Zebercet’in ortalıkçı kadınla olan ilişkisi, ölü olarak niteleyebileceğimiz bir ilişkiden öteye gidemez. Gündüzleri iş dışında bir kelime bile konuşmazlar. Geceleri de Zebercet, istisnasız her gece odasına giderek ihtiyaçlarını karşılar. Ancak bu esnada kadın uykudadır.
Ortalıkçı kadın uykusuna olan aşırı düşkünlüğüyle her türlü yaşamsal duyarlılığa kendini kapatan bireyin temsilidir. Bilinci uyuşuktur. Dünyaya kendi rolünü oynamak için değil de başkalarının rollerini oynamalarına katkı sağlamak için geldiği izlenimini verir. Onu gündüzleri oteldeki odaların temizliğinden, geceleri ise uykusundan başka bir şey ilgilendirmez. Kısacası ortalıkçı kadın, Zebercet’in kendisine can yoldaşı olma beklentisini gerçekleştirebilmekten bir hayli uzaktır. Yine de Zebercet alışmıştır onun varlığına. Çünkü yaşamda sözünü geçirebildiği yegâne varlık odur. Onu öldürdükten sonra başkalarının yargılarına maruz kalacak olmaya bir de yoksunluk hissi eklenir. İntihar etmeden bir gün önceki sayıklamalarında ortalıkçı kadını öldürmesindeki diğer etkenin onun oteli terk etmek istemesi olduğunu anlarız;
“eskiden çok bağlıydı bana son günlerde köye gidicem diye tutturmuştu “ (AO., s.93.)
Zebercet’in bilinci, ortalıkçı kadınınkinden farklı olarak aşırı uyanıktır. Gerçi bu uyanık bilinçten Zebercet dışında kimsenin haberi yoktur ama sonuçta kadın, Zebercet’in zengin iç dünyasına kaynak olabilecek potansiyeli hiç mi hiç taşımaz. Ortalıkçı kadın gerçek arzu nesnesi bulunamadığı için kendisine yönelmek zorunda kalınan sahte bir arzu nesnesidir.
D- Emekli Subay / Zebercet
Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına kadar içindeki büyük sevgi açlığını giderebilmek adına hiçbir beklentiye girmeyen Zebercet, başkalarına ait olan bir dünyaya eğlence malzemesi olmak için gelmiştir ve davranışlarının şekillenmesinde onların onayını almak esastır. Başkalarından kendi ben’ine bir şeyler aşırmaya eğilimli kökleşmiş alışkanlığı, bu sefer farklı bir duruma uyum sağlamak zorundadır. Zebercet ilk defa başkasından aşırdıklarını, sahte ben dizgesinin bir rafına kaldırmak yerine sevgi nesnesinin kendisiyle bütünleşmek istemiştir. Bu olağandışı durum, bazı acil tedbirlerinin alınmasını gerektirmiştir. Dolayısıyla Emekli Subay’a onun da kendisi gibi kadını beklediği yakıştırmasında bulunur. Böylelikle özdeşim kurmaya programlanan parçalanmış ben’ine bir savunma kalesi örer. Otelden ayrılacağı gün Zebercet’in üzülmesinin nedeni de budur. Zebercet müttefikini kaybetmiştir;
“– İyi sabahlar efendim.
– Size de. Ne kadar borcum?
– Yedi gün; yüz beş lira ediyor.
Arka cebinden çıkardığı paralardan yüz yirmi lira ayırdı, masaya bıraktı. Ötekileri cebine koydu; valizini aldı.
– Üstü kalsın.
Kötü bir günde gidiyordu. Kapıya yaklaşırken arkasından seslendi:
– Kaçıyorsunuz demek.
Adam durdu, omuzları kısıldı; dönmedi. Yürüdü; kapıdan çıkıp yavaşça kapadı, gitti. Gelmeyeceğini anlamış mıydı? ‘Gelmez artık; ama benim beklemem gerek’ diyemedi. Belki bir başkasını bekliyordu. Gene de iyi dayanmıştı. ” (AO., s.38.)
Zebercet, Emekli Subay’ın otelden ayrılmasıyla destekleyici nesnesini yitirmiştir. Artık bu ruhsal yalıtılmışlığın mekânı olan otelde kadını bekleyen yalnızca kendisidir.
Zebercet, ortalıkçı kadını öldürdükten sonra otele gelen polislerden kendini Emekli Subay olarak tanıtan adamın aslında bir katil olduğunu ve öz kızını boğarak öldürdüğünü öğrenir. Bu bağlamda Emekli Subay, Zebercet’e yine yandaş olur. Demek ki bir insanın en yakınındakini öldürmesi sadece ona has değildir. Ancak Zebercet, Emekli Subay’dan farklı olarak başkalarından kaçıp yaşayacak gücü kendinde bulamaz. Ona kökten, dayanılmaz korkusunu sonsuza dek susturan bir çözüm gereklidir:
“Yeryüzünde her şey olağandı. İkisi de bir yakınlarını boğmuşlardı. İlk dört gün o kadını bekliyor sanmıştı. Beklemiyor muydu? Kızıyla bir yerde görmüştü belki; ya da benzetmişti, Kaçmış. Kaçılır mı boyuna? Yukarıda odasında polisleri beklemenin, dış kapının açılışlarında, ayak seslerinde, ne olduğunu anlayamadığı tıkırtılarda ‘onlar mı, geldiler mi? demenin sürekli gerginliğine dayanamadığı için çoğu zaman burada oturup sözde gazete, kitap okuyarak tehlikeye daha yakın, ama hiç değilse kapının açılmadığı zamanlar bilinmeyenin tedirginliğini duymadan bekliyordu anlaşılan. ” (AO., s.69.)
İşlediği suçtan dolayı büyük bir tedirginlik ve korku yaşayan insanın psikolojisi romanda Emekli Subay karakteriyle verilir. Daha doğrusu Zebercet’in bu hissi gözlemleyerek iyice duyumsaması, Emekli Subay karakteriyle sağlanır. Zebercet, bölünmüş ben’in bir alt dizgesini de tamamen Emekli Subay’a ayırarak onunla eşduyumsal (empatik)(10) bir ilişki kurmuştur. Ancak Zebercet’in Emekli Subay’la olan yazgı birliği, ikisinin de yakınlarını boğmuş olmasıyla kalır. Zebercet, varoluşunun ona yüklediği ağırlıktan kurtulmak için ölümü seçer.
E- Arka Bahçedekiler / Zebercet
Zebercet, “şimdi ve burada” yaşayamayan biri olarak geçmişinde kalmış kişileri ve ölü tanıdıklarını gereğinden fazla düşünür. Hatta onlarla kurduğu düşünsel ilişkisi, ortalıkçı kadınla olan ilişkisinden daha diridir. Zihninin aktivitesini zorlayıp çoğu yerde kendi yorumlarını da katarak ölülerle olan ilişkisini bezer.
Zebercet’in içrek dünyasının vazgeçilmez parçaları olan bu kişiler, “şimdi ve burada” yaşamak zorunda kalmanın dayanılmaz ağırlığından kurtulmasına yardımcı olan sığınaklarıdır. Adının tuhafsızlığına imrendiği babası; Keçeciler’in tarihiyle ilgili ona hikâyeler anlatan anası; yengesine sevdalandığı için kendini asan Faruk dayısı; Mevlevi çilehanesindeki geçirmesi gereken kırk günü on sekiz gün kala terk eden Nurettin dayısı; askerlikten tanıdığı bilinçaltındaki ideal erkek imagosu(11) Fatihli… Hepsi bir yönüyle Zebercet’in özdeşim kurduğu, içrek dünyasına dahil ettiği kimselerdir.
Zebercet, yaşayan kimselerden göremediği yakınlığı, sıcaklığı aksini hiçbir zaman ifade edemeyecek olan ölülerden bulma gayreti içerisindedir. Bu kurgusal iletişim, bir süre sonra onlardan biri olmak arzusuna dönüşür. Zebercet, onlarla olan kurgusal iletişimini o kadar çok ilerletmiştir ki onların yakınlığını daha çok hissedebilmenin yollarını arar ve sonunda Faruk dayısı gibi intihardan başka çare bulamaz.
F- Çıkarım
Anayurt Oteli’nde Zebercet’in bastırılmış arzuları, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının bir gece otelde kalmasıyla gün ışığına çıkar. Monotonluğu ve tekdüzeliği kabullenilmiş yaşam, kurtuluş ümidi olarak görülen bir kadın yüzünden alt üst olur. Zaman geçtikçe kadının bir daha otele gelip kalmayacağı gerçeği ile yüzleşen Zebercet, bilinçaltındaki acı anılarını daha çok hatırlamaya başlar. Horlanması, alay konusu olması, yapayalnız bırakılması, tutamaksız kalması ile ilgili anılar neredeyse hayatının her döneminde yayılmıştır. Sonunda ölümsever güdüleri yaşamsever güdülerine(12) galip gelir ve yine anılar deposundan aşırdığı intihar fikriyle kendini asar. Zebercet, sürekli horlanıp aşağılamalarına maruz kaldığı acımasız toplumdan ölümü seçerek kurtulabilir ancak.
Romanın yazarı Yusuf Atılgan, bir röportajda Zebercet’in sevgisizlik kurbanı olduğunu ifade ederek bakışlarımızı sonuçlara değil nedenlere çevirir;
“Sevgi ve sevgisizlik. Bu iki kavram benim yazdıklarımın temel ekseni. Bizim toplumumuzda ise sevgisizlik oldukça yaygın. Ama dışarıya vurulmaz pek. Gizlice yaşanır. Zebercet de bir sevgisizlik kurbanı. İletişimsizlik önemli. Bir de erken doğum var. Bütün bunlar Zebercet karakteri için yeterli değil mi?”(13)
Herkesin kendi çıkarlarının peşine düştüğü ve insanı anlamayı reddeden bu dünya, Zebercet’in cehennemi olur. Kendisini bu cehennemden kurtaracağını düşündüğü gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının ise esasında diğerlerinden farklı bir tarafının olmadığını anlamak da Zebercet’e öldürücü darbeyi vurur. Sözün özü yaşama adım attığı ilk günden itibaren onun yazgısında söz sahibi olan ötekiler, sonunda karanlık bir gölge gibi Zebercet’in yüreğinde yeşerttiği son umudun da üzerine çökerler.

(1)Kierkegaard, Sören, Kaygı Kavramı, (Çev.:Türker Armaner), İş Bankası Kültür Yay., İst. 2003, s.42. (2) Atılgan, Yusuf, Anayurt Oteli, Yapı Kredi Yay., İst. 2003. (3) Geçtan, Engin, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Metis Yay., İst.2003, s.247. (4) Prof.Dr. Cengiz Güleç, “Anayurt Oteli: Zebercet’in Dünyası”, Varlık, Şubat 1992; Yusuf Atılgan’a Armağan, İletişim Yay., İst. 1992, s.365. (5) Guntrip, Harry, Şizoid Görüngü Nesne İlişkileri ve Kendilik, (Çev.: İpek Babacan) Metis Yay., İst. 2003, s.145. (6) Laing, R.D., Bölünmüş Benlik, (Çev.:Ergın Akça), Mitos Yay., İst. 1993, s. 109. (7) Geçtan, Engin, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Metis Yay., İst.2003, s.123. (8) Laing, R.D., Bölünmüş Benlik, (Çev.:Ergın Akça), Mitos Yay., İst. 1993, s. 81. (9) Geçtan, Engin, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Metis Yay., İst.2003, s.157. (10) Kohut, Heinz, Kendiliğin Çözümlenmesi, (Çev.: Cem Atbaşoğlu, Banu Büyükkal,Cüneyt İşcan), Metis Yay., İst.1998, s.252. (11) Tura, Saffet Murat, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Ayrıntı Yay., İst. 1996, s.144. (12) Tura, Saffet Murat, Şeyh ve Arzu, Metis Yay., İst. 2002, s.57. (13) Cengiz, Metin, “Yusuf Atılgan: Sevgi Yazdıklarımın Temel Eksenidir.”, Gölge Adam, 9 Ağustos 1988; Yusuf Atılgan’a Armağan, İletişim Yay., İst. 1992, s.77.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar