BARIŞI KÜSE VER; ŞEFKATE CESARETİN VAR MI?

Sadece insanın olduğu yerde “barış” vardır.(1) Bu cümlenin tersinden okunuşunun içinde kaybolmadan insanı tutup çıkarabildiğimizce “insanlık” ya da “insanca” mümkün olabilecek ve barış görülebilir olacaktır. İnsanın kendi gecesinden(2) kendi aydınlığına, apaçıklığına çıkması ve bu aydınlığın ışıttığı barışın görülebilir olması için “kararlı bir çaba” göstermek gerekir. Barış için gösterilecek kararlı çaba, “insanın olduğu yer”i bize işaret edecek tek imkanlılık olarak “olduğumuz şey olmamız” için bir çağrıdır. Bu çağrı “barış” için tüm sorumluluğu üstlenmemizi ister.
Sorumluluğumuzun çeperlerini yoklarken hiç de tehlikesiz bir yolda yürümeyeceğiz. Tehlike belki gittikçe büyüyecek ve daha baştan “sahibi olduğumuz [zannettiğimiz]” şeyleri kaybedeceğiz. Olsun ne gam; biliriz ki “tehlike büyüdükçe ‘son’u gelir ve ‘gerçek’ belirginleşir”.
Dil ve düşünme, yol ayrımında insanın olduğu yeri işaretleyen iki asli özelliktir. Dil içinde bizi karşılayan her [bir] şey [başta sözcükler, kavramlar ve fikirler] aidiyetlerine sokulabildiğimiz ve varlık bütünlüğü içerisinde terennümlerine katıla[rak hizmet ede]bildiğimiz her koşulda bizi “insan[ın] yurdu”na götürme iradesi gösterecektir. Aksi her teşebbüs onu “insan” için tehlike olabilecek düzeye indirecek, “insanca” olanı yok etmeyi irade edecek ve “kelamın haysiyeti” kaybolacaktır. Üstelik bunu sezdirmeden, gizleyerek [gizemli, sembolik] ve mistik [ruhu okşayan] bir biçimde yapacaktır. Yüzyılımız bunun başat örnekleriyle doludur. Demokrasi, insan hakları, özgürlük [hatta din] gibi kavramların [kendi aidiyetlerini baltalayışlarını ve asliyetlerine ihanetlerini gizleyerek] totaliter amaçlara nasıl hizmet ettikleri herkesin malumudur. İşin en şaşılası yanı filozof, düşünür ve sanatçıların da çoğunlukla [bu] “beyanın sihrine” tutulup kalmaları, alet olmalarıdır.(3) Fikirler ve kavramlar evrensellik kılıfıyla totaliterleş[tiril]mekten kurtarılıp “insanın” kendi varoluşsal esaslarına uygun hale getirilmeli, “kendi olarak” bağımsız gelişme kanalları tümüyle açılmalıdır. Bu her halükârda varolanlarla birlikte Varlık içre bir anlam taşımalı ve varlığın bütünlüğü içinde gerçekleşmelidir.
Anlaşılacağı üzere insani bir anlam ve amaçlılık sözkonusu olduğunda “dil” asliyetiyle akmalı ve sözcükler kadim anlamları ve yaygın kullanımları dikkate alınarak özenle seçilmelidir. Hali hazır “algı ortalaması”nı parçalamak, “iktidar”ın her biçimiyle amansız çarpışmalar yapmak, yerleşik sözdizimini yeni sözdizimiyle, çırılçıplak “sivil bir dilbilgisi”yle aşmak, “ton dışılık” vazgeçilemez bir zorunluluktur.
Şiir ve düşüncenin çekildiği kabuğunu kırmaya zorladığı, dosttan vefa beklendiği, insanın muhterem bilinmek istendiği günümüzün acil zorunluluk hali olarak “kendisiyle ve tüm insanlarla barış içinde [barışık] olma” herkesin gönüllü çabasına mazhar olacak derecede yaygınlaşmalıdır. Bu cümle söylenir söylenmez çokları hemen “eğitim” vd. diyecektir. Konu eğitim [barış eğitimi, biraradalık, barışıklık vb.] gibi hangi yanından tutarsan kesen iki ucu keskin bir bıçak olursa hassasiyetimiz son noktasına vardırılmalıdır.
Burada dikkat edilmesi ve unutulmaması gereken birinci nokta çocuklarda hem kendileriyle, hem hemcinsleriyle, hem de tüm varolanlarla barış[ıklık] halinin zaten var olmasıdır. Bu durum onlar büyüklerin dünyasına sokulup onun etkilerini almaya başlayıncaya dek sürmektedir. Eğitimle çocuklarımıza verdiğimizden daha çok, onların fıtri [insani] hallerinden söküp aldıklarımız hadsiz, hesapsızdır. Kısacası çocuklarımızın değil, büyüklerin “barış eğitimi”ne ihtiyacı vardır.
İkinci nokta ise, yukarıda dile getirmeye çalıştığımız sebeplerle “barış” ve “eğitim” sözcüklerinin yan yana gelmesindeki [çok iyi niyetli olsa bile] mahzurdur. Eğitim aksi iddia edilmeyecek derecede total bir kavramdır. Birinde ya da birilerinde istendik davranışlar oluşturmak nereden bakarsanız bakın totaliter bir yaklaşımdır, insani değildir. Tek taraflı ve buyrukçu bir yönelime sahiptir eğitim. Barış sözcüğü de daha çok “savaştan [düşmanlıktan – küslükten] sonra barış” gibi bir vahametle hatıra geldiği için [dolayısıyla hep savaşı, düşmanlığı ve küslüğü yedeğinde taşıdığından], en iyisinden bir anlamla “bir olumsuzluk sonrası” durum kastedildiğinden hayli sorunlu bir alana sahiptir. Dahası sorumluluktan kurtulma ve niyet gizleme gibi “politik bir enstrüman” haline gelmiştir barış kelimesi.
Bundandır ki eğitim yerine, [insani yalınlığın daisi Yunus Emre’nin ‘Bilişiben hocam ile’deki işaretinin de izini sürerek] eşpaylaşımlı ve çift yönlü [karşılıklı(lık) arzeden] bir kavram olan “Eğitişim”i; barış sözcüğü yerine ise pek “keşfedilmemiş” olması ve daha bakir kullanımlar hediye etmesi yönüyle “Şefkat” sözcüğünü tercih edeceğiz. Ve bu halde “barış eğitimi” yerine de “şefkatli eğitişim” ya da “şefkatle eğitişim” [daha birebir bir yerindelik olarak “şefkat eğitişimi” de alınabilir] kullanımları esas alınacaktır.
Şefkat kelimesini tercih edişimizin nedenlerinden biri de hem barışın ”kendisiyle ve insanlarla barışık olmak” anlamı doğrultusunda, hem de şefkatin “kendilik bilinci” anlamı sebebiyle her iki kavramın da “insan’ın ne’liği” içerisinde yer tutmalarıdır. Varlık şefkat üzere vardır ve varolanlar birlikte yaşamlarını şefkat üzere sürdürürler. “Füsus”da varlıklara “Rahmani Nefes” diyor İbn Arabî. Rahmani Nefes”deki belirme ve varlıkların kaynaklarına da “kelimeler”. Nefes; Dıştaki serin havanın içe alınması; içteki sıcak, sarmalayıcı havanın dışa verilmesi: Büyük Bütün’e katılma; büyük bütün’ün aynası; kendisi olma. Varlık ve Varlık’ın bütünlük ihtişamı karşısında duyulan hayranlık ve hayretten doğan şiddetli aşk ile başlayan, insan ve varolanlar arasındaki sevgi ve yakınlık varlıkla bütünleşme sonucu şefkate dönüşür ve şefkat kaplar her şeyi. İnsanın varolanlar arasına her dönüşü şefkatle, şefkatten, şefkat için, şefkate dönüştür. Şefkat, kendinin ve muhatabının ait olduğu Varlık bütününü görebilmekten kaynaklı bir kendindelik ve muhabbet halidir. Konusu olan varlık[ya da şey]ın ne olduğunu, onunla bizim birlikteliğimizi, onunla birlikte olan biz[ben]’in ne’liğini anlamak ve yerine koymakla; varolanlarla ve Varlık’la olan beraberliğimizin, “Varlık’ın bütünlük”ünün kavranmasıyla doğan, gelişen, olan bir şeydir. Şefkat; kendi anlamına ve şefkatin yöneldiği şeyin anlamına eren, kendisi olanın ve “ötekini” anlayıp benimseyebilenin, aynı bütünün parçaları olarak görebilenin gösterebildiği bir haldir. Yalnızca acıma, merhamet gösterme değildir şefkat. Belki acıma ve merhamet şefkatin sonucudur, şefkat gösteren biri merhamet eder. Şefkat, Derrida’nın “affedilemez olanı affetmek” dediği şeydir. Affedilebilecek olanı affetmek her durumda, herkes için mümkündür ve sadece insanın değil, diğer varolanların da becerebileceği bir iştir. Şefkat zamanı İbrahim (as)’ın zamanıdır: Oğlunu hakikate kurban eder.
Açıktır ki şefkat “kendilik bilinci”dir. Şefkat annelik özelliğidir; yavrusu söz konusu olduğunda onun gücü karşı konulmazdır. “Yalnız korku [tehlike] anı özgürleştiricidir” der Heidegger. Korku anında şefkat konuşur. Çünkü korku bizi yalın insani halimize döndürür. Kendi hakikatimizle başbaşayızdır, orada hesap-kitap işlemez. Şefkat, bize kendi gerçeğimizi gösterir, bize anlamımızı verir, bizi anlamımıza iade eder, bize anlam katar. İktidar[lar]’ın her türlü gizli [gizemli] niyetlerini örten, göstermeyen “barış” bizi yanlışlığa düşürür, sürçeriz. Gizem katmanlarının kalınlaştırıldığı durumlardayız, göğümüz bulanık bir griye çalıyor. Yalnız; şefkat kurtarıcıdır.
Şefkatini sanatkârane dokunuşlarla bezeyen, insanın öz(ü)gürlüğüne aşık büyük düşünür Malik Bin Nebi’nin dikkatimize sunduğu anlamdan devşirerek diyebiliriz ki; insanoğlu tarihsel süreçte “üç büyük evre” geçirmiştir. Bunlardan ilki, eşyaya bağımlı evre; ikincisi, kişilere bağımlı evredir. Birinci evre, Varlık’ı varolanlardan hareketle keşif süreci; ikinci evre, Varlık’ın hakikatine, müşahedesi keskinleşmiş, tecelliye mazhar olmuş bir “rehber”le varma sürecidir. Bu iki evre sona ermiş ve insanoğlu kendini “yerel ve yerüstü” tüm bağ/bağımlılıklarından kurtaran “düşüncenin bağımsızlaştığı” üçüncü evreye girmiştir. Bu büyük evre, kendi “öz” kaderinin bağını kendi “özügür” ve biricik iradesiyle çözmenin evresidir. Bu evrenin başlayışını muştulayan “güzel söz”: “Muhammed de ancak bir Resuldür ondan evvel Resuller hep geldi geçti, şimdi o ölür veya katledilirse siz ardınıza dönüverecek misiniz?” [Kur’an, Âli İmran; 144] kilit cümlesidir. Düşünce kendi kanalını bulmuş, insanın kemalat yolu açılmıştır.
Üçüncü evre insanın öz-ü-gürlüğünün [öz-ün gürleşmesi: şahsiyet] tüm olası unsurlarını barındırmasına rağmen, insanlık son çeyrekte önceki iki evrenin bayağı birer tekrarını yaşamaktadır. Güney Ülkeleri diyebileceğimiz -az gelişmiş ülkeler diye de tabir edilen- toplumlarda düşüncenin kişilere bağımlı evresi, Kuzey Ülkelerinde ise -gelişmiş ülkeler diye de tabir edilen-, düşüncenin eşyaya bağımlı evresi hüküm sürmektedir. Varlık’tan ve insanlık’tan kopuş tarihin hiçbir döneminde olmadığı biçimde en acımasız şekliyle yaşanmaktadır. Bu durum insanın bütün “insan oluş”, “kendi oluş” imkanlarını ortadan kaldırmıştır. Varlık’a ait tüm sahici zeminler birer birer yitirilmeye başlanılmış, “Büyük Bütün”ün olağanüstü güzel “bütünlük ve oluş” senfonisi bozulmaya yüz tutmuş; kakafonik bir cızırtı yayılmıştır ortalığa. İnsanlık çoktan yitmiştir de, barış da uğramaz olmuştur semtimize. Şefkat bahçesi çiçek açmaz olmuştur.
İnsan ve toplum hayatının herhangi bir unsurundaki, herhangi bir durum / çarpıklık [gereklilik] bu gerçekten bağımsız ele alınamaz. Az çaba göstererek kazanmamıştır insanoğlu bu bilgisizliği ve “yersiz-yurtsuz]luğu”.
Kişi, şair, yazar, öğretmen, öğrenci, baba, anne, başkan, halk, kral, teba… Hangi kamusal/toplumsal tanımla ifade edilirse edilsin, hiçbir “bölüntü” diğer[ler]inden bağımsız değildir. Bunlardan birindeki çarpıklık/güzellik salt kendinden kaynaklı olamaz. Sadece insan için değil tüm varolanlar için ve de bilgi için geçerlidir bu “bütünlük”. Onların birbirinden koparılmaları, Varlık’tan koparılmalarıdır. Kavramlarımız, anlayışlarımız ve düşüncelerimiz ya “bütün”den kaynaklanan bir asliyete [doğruluğa, açıklığa] sahiptir ya da bütünden kopmuş, yapay ve [amacını, yönseyişini gizleyen] gizemli bir baskınlığa…
Düşüncenin ve şiirin başlangıcına dönerek uç verebilmesi “insan”ın yer tutabilmesi ve yeryüzünde yer alabilmesiyle, bu da ancak insanlığın üçüncü evresi olan “düşüncenin bağımsızlığı” evresine insanın tüm getirileriyle sokulabildiği oranda ve “Varlık’ın Türküsü” yeniden söylenebildiğinde mümkün olacaktır. Varlık’ın [bütünlük] türküsü; insan kendi olabildiği, özünü gürleştirebildiği, kendilik bilinciyle insanlığa yükselebildiği yani şahsiyet olabildiği ve şefkat kesbettiği zaman şakıyacaktır. Varlıktaki doyumsuzluk, bitmek tükenmez lütuflar şefkat üzere yansıyacak ve “barışıklık” tüm evrende ışıyacaktır.
Şefkat şahsiyetlilik halidir. Ancak bir şahsiyeti olan şefkat gösterebilir. Şahsiyet, “yükselen, taşan, görünen, ortaya çıkan” demektir. Kendi olma [kendini olma], kendilik’iyle eylem ve eytişime girme, kendilik’ini görünür kılma, kendini insan oluşa yükseltme şahsiyettir. Bunu fıtratın, yaratılışın benzersizliğine, yalınlığına sokulma olarak da anlayabilirsiniz. Şahsiyet olan şefkat gösterebilir, şefkat gösterebilenin şahsiyeti vardır. Şahsiyetle şefkat insanın inşasıdır. İnsan için arazi keşfi yapılacak yer şefkat bahçesidir. Varlık’ın bütünlük içinde şakıyan türküsünü söylediği, Varlık’ın çiçeğe kestiği yer şefkat bahçesidir. Ve şefkat bahçesinde büyür, serpilir çocuklarımız. Şefkat bahçesinde çiçeğe kesen Varlık’ın tek ve olgun meyvesi insandır. İnsanın olduğu yer şefkat bahçesidir. Ve sadece insanın olduğu yerde barış vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts