BEDBAHT BİR ALMAN ŞAİRİ Heinrich Von Kleist

Beni yalnız bıraktılar albayım” diye dert yandı Hikmet. Albay, Hikmet’in başını okşadı; “Üzülme oğlum, ben varım. Bu yetmez mi sana?”
Her ne kadar Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar’daki Albay karakterini teslis inancındaki “baba” figüründen ilhamla oluşturduğunu ifade etmiş olsa da, romandaki, anlaşılmama, insanın ontolojik güvensizliğe teması okuyucuyu bir raddede içine çeker ve kendimizi Hikmet’in yanında konumlandırırız. “Ben de varım!” deriz, okurken tüm ruhumuzla Hikmet’in anlaşılma derdini hissederiz; onun da “yaşadığını” kabul ederiz; onu dikkate aldığımızı söylemek isteriz. Onu intihara sürükleyen nedenlerden biri de hayatla, insanla başa çıkamamasıdır çünkü ve biz bu intihara suç ortağı olmayalım diye “tutunamayanlar” tayfasına ismimizi yazdırırız.
Hikmetle benzer bir kadere sahip olan Kleist’ın hayat hikâyesini anlatmak bir hayli zor; çünkü Kleist Hikmet gibi bir roman kahramanı değil ve fikrî/edebî sancılarına seneler sonra tanık olduğumuz birinin hayatını öylesine “hikâye etmek” her yanıyla sorumluluk gerektiren bir iş. Kleist’ın hayatı ve Hikmet Benol arasındaki bağlantı buradan kaynaklanıyor: Oğuz Atay, Hikmet karakteriyle insan hayatına hassasiyetle eğilmemiz gerektiğini örgütlüyor . “Fakat albayım, insan hiç resmî kayıtlara doğru bir şekilde geçebilir mi?”
Umulur ki Kleist’ın edebî macerasına yön ve hayatına son veren teamülleri, günümüz edebiyat çevresi ile kıyaslamak Kleist’ın hayatını “öylesine” hikâye etmek anlamına gelmez.
Heinrich von Kleist (tam adıyla Bernd Heinrich Wilhelm von Kleist) 1777 yılında Frankfurt Oder’de doğmuş şair, gazeteci, deneme ve tiyatro yazarı. Rilke’nin tabiriyle “patolojik bir fenomen”. Kleist’ın ailesi tarafından gurur kırıcı bir küçümsenmeye maruz kalması, Rilke’nin bu tabirini haklı çıkaran etmenlerden biri olabilir: “Küçük ya da büyük herhangi bir eserimin takdir edilmemesi ve onların beni insanlığa bir faydası olmayan değersiz bir parça gibi görmeleri son derece can yakıcı ve gerçek. Bu düşünce, benim gelecekten umduğum mutluluğu çalmakla yetinmiyor, geçmişimi de zehirliyor.”
Kleist erken yaşta anne-babasını kaybeder ve 15 yaşında Potsdam birliğine katılır. 19 yaşında teğmenliğe terfi etmeden önce Fransa’ya karşı Ren seferine katılır. Askerî görevi sırasında birçok bilimadamı, filozof ve şairin kitaplarını okur; bilimin değişmez dili olan Latincesini, bilimle daha iyi hemhâl olabilmek için ilerletir. Ordunun, sahip olmak istediği hayatı kendisine temin edemeyeceğini anlayınca kendi isteğiyle ordudan ayrılır; çünkü asker değil “insan” olmak istemektedir; ordunun durumu ise ikisinin aynı anda olmasını mümkün kılmamaktadır.
Akrabaları onun ordudan ayrılmasını hoş karşılamaz; çünkü Kleist’ın geçimini teminat altına alması ve aile geleneğini devam ettirerek prestijli bir mesleğe sahip olması gerekmektedir. Ama o, ekmek derdine düşmek yerine bilim ile uğraşmayı istemektedir. Bu yüzden felsefe, fizik, kültür tarihi, matematik ve hukuk dersleri alır. Daha sonra nişanlısını geçindirebilmek ve ailesinin beklentilerini tatmin edebilmek için devlet memurluğuna hazırlanır. Kleist bu durumdan hoşnut değildir çünkü ordudan ayrılma nedeni olan ”insan olma” ve mutluluğu elde etme amacıyla değil, nişanlısının dikteleri ile kendisini devlet memuru olmak zorunda hissetmektedir. O, kalabalık bir toplulukta kendi gerçekliğini sürdüremeyeceğini düşündüğü için yalnız yaşamak ister, ama bu yalnızlığı tüm anlamıyla göğüsleyebilecek güce ve fikrî sağlamlığa sahip değildir. Kardeşi Ulrike’ye 25 Kasım 1800’de yazdığı mektupta bu durumu şöyle anlatır: “İnsanlar bana, ‘Eğer bilgini kullanmak istemiyorsan, gerçeğe ulaşmak için neden bu kadar çaba sarf ediyorsun ki?’ diye soruyorlar. Bu soru nasıl cevaplanabilir ki? Var olan tek cevap şu olabilir: ‘Yine gerçeklik yüzünden!’ Ama bu kim anlayacak?”
Hayatının ilk krizi, Kant krizi olarak adlandırılan dönemdir. 1801’de Paris’e gittiğinde Kant’ın epistemolojisiyle karşılaşır ve hayatını üzerine bina ettiği gerçeklik kavramı kökünden zedelenir. Zira Kant objektif bilgi ve kesin gerçekliğin olamayacağını söyleyerek, Kleist’ın gerçeklik üzerine bina ettiği hayatını sorgulamasına yol açar. Herkesin gerçeği kendince algıladığı ve herkesin kendi gerçeğinin olduğu bir dünyada Kleist, senelerdir kaçındığı hayal dünyasına geri dönmek zorunda hisseder. Huzura ulaşmak için temel şart olarak varsaydığı gerçekliğin göreceleşmesi sonucu Kleist’ın sığındığı tek yer de ayaklarının altından çekilir.
23 Mart 1801’de yine kardeşi Ulrike’ye bu durumu şöyle anlatacaktır: “Bu dünyada bir şey, hiçbir şey bilmiyor oluşumuz ve burada gerçek olarak isimlendirdiğimiz şeyin ölümden sonra başka bir şey olacağı ve mezara götürebileceğimiz bir mülk edinmenin boşuna ve semeresiz oluşu, bu düşünce ruhumun madebini sarstı. En yüksek ve yegâne amacımı yitirdim, artık başka amacım kalmadı. Ondan beri kitaplardan tiksiniyorum, ellerim kucağımda kalakaldı; kendisine doğru yürüyebileceğim ve ruhumu mutlu kılacak bir amaç arıyorum. Ama bulamıyorum ve bir iç huzursuzluğu etrafımı kuşatıyor; kahvehanelere, sigara içmeye, konserlere ve oyunlara gidiyorum; kendimi oyalamak ve uyuşturmak için beni utandıracak sersemlikler yapıyorum, ama yine de bu kargaşada ruhum bitimsiz bir korkuyu körüklüyor: sen biricik ve en yüce amacını yitirdin. Kendimi çalışmak istemeye zorladım, ama her şeyden önce ‘bilmek’ denilen şeyden tiksiniyorum. Açıkça nereye gideceğimi bilmeden bir adım daha atabilir miyim? İsteğim; seyahat etmek. Bu bir zaman kaybı değil; çünkü zaten çalışamıyorum, amacım ne bilmiyorum. Kendime bir amaç aramak istiyorum, eğer öyle bir şey varsa.”
İlk drama eseri olan Schroffenstein Ailesi (Die Familie Schroffenstein) 1803’te Kant krizi döneminin en yakın şahitlerindendir; çünkü bu dönemde tesadüfün, kaderin ya da bilimin huzursuz kalpleri tatmin etmediğini görmüştür; Kleist’ın saf mutluluğa olan ihtiyacı hiçbir şeyle giderilemez, kendisini yollara vurur, kardeşiyle şehir şehir dolaşır, Paris’e gider, oradan İsviçre’ye geçer ve Rousseau’dan ilhamla sade bir köylü olarak hayatını idame ettirmek ister. Bu gelgitler arasında nişanlısından ayrılır, Rousseau’dan mülhem çiftçilik hayali suya düşer ve Weimar’a döner.
Bir süre memur olarak çalışır. 1806‘da, devlet görevinden ayrıldığı yıl Fransa Prusya’yı yener ve ülkenin büyük bir kısmı Napolyon tarafından işgal edilir.
1807 Ocak ve Temmuz ayları arasında casusluk suçlamasıyla Fransız hapishanesinde yatar. Serbest kaldıktan sonra Dresden’e geri döner. Dresden’de filozof ve devlet teorisyeni Adam Heinrich Müller ile aylık Phöbus (bir sanat jurnali) dergisini çıkartır. Bunu Berlin’de çıkarttığı günlük bir gazete takip eder: “Berliner Abendblätter”.
Kleist, 21 Kasım 1811 yılında tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanan sevgilisi Henriette Vogel ile ardında “Hakikat şu ki, bana bu dünyada yardım edilemezdi,” notunu bırakarak intihar eder. Seneler sonra ayakları bir başka bedbahtı; Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendi’sini aynı yere getirecektir: “Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu göl Wansee’ydi. Bir gün Maria Puder’ler Potsdam’a İkinci Frederik’in ‘Gamsız’ sarayının parkını gezmeye giderken, o, trenin penceresinden burasını göstermiş, şimdi bulunduğum ağaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiğini söylemişti. (…) Fakat bulunduğum yer, birdenbire ayaklarımın altını yakmaya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşunuyla yan yana uzandıklarını görür gibi oluyordum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Ve işte şurada, birkaç adım ileride yatıyorlardı. Hala beraberdiler… Geldiğim yoldan, gerisingeriye koşmaya başladım…”
Kleist’ı muasırlarından farklı kılan, eserlerinde, diğerlerininkinde görünmeyen bir objektiflik barındırmasıdır. Onun eserlerinin yansıması yine eserleri üzerinden gerçekleşir, kendi kişiliği üzerinden değil. Kleist edebiyatın estetik ve poetik sorunlarıyla ya da eserin teknik yapısıyla, mesela Schiller kadar ilgilenmemiştir. Yine çoğu mektubunda şiirle ve eserleriyle ilgili hususlar yerine; bilmek, gerçeklik, ölüm ya da eğitimle ilgili konulardan bahsetmiştir. Mektuplarında edebiyat ve sanatın temel sorunlarından çok, doğa bilimleri ve ahlak felsefesini anar. Kleist için en mühim olan şey gerçekliği anlamaktır. Nitekim 1806’da Otto August von Lilienstern’e yazdığı mektubunda sanatı şöyle tanımlar Kleist: “Sevgili genç arkadaşım, senin sanatla ilgilendiğini işittim. Onun kadar ulvi bir şey yoktur, aynı zamanda onun kadar da kolay; peki ama neden bu kadar zor? İçten gelen her şey güzeldir ve çarpık ve tuhaftır bilinçle tasarlanan her şey. Ah akıl, mahzun akıl! (…) Hislerini takip et. Sana güzel geleni, bizimle paylaş.” Kleist, sanatı yaratılıştan gelen özgür bir dışavurum olarak tanımlar; iradesiz ve müzikal bir dışavurum.
Kleist’ın bir edebiyatçı olarak aktüelliğini koruyan ve günümüz edebiyatçılarını ilgilendiren durumu ise “güvensizlik” duygusuyla başa çıkma meselesinde gösterdiği tavırdır. Kleist, Fransız aydınlanmasının tüm ihtişamıyla arz-ı endam ettiği ve dinin toplum hayatından yavaşça çıkmaya başladığı bir sosyal ortamda, tek dayanağı olan (ve din yerine ikame edilen) bilime olan inancını yitirmiştir.
Kelimelerin ya da ifade şekillerinin bir ruha/fikre büründüğü nispette kıymet-i harbiyelerinin olduğunu savunan Kleist’ın mülahazalarında ortaya çıkan soru şudur: Hangi fikir? Edebiyat hangi gerçekliği dile getirmek içindir? Bilimsel gerçeklik mi, toplumun gerçek olarak nitelendirdikleri mi yoksa herkesin taktığı gözlüğün rengine göre farklı renklerde kavradığı gerçeklik sanrıları mı? Kleist’ın içine düştüğü durum bugünkünden çok da farklı değil. Bilim, kendisinde barındırdığı sorunlar itibariyle güvence altına alınmış bilgiyi tesis hususunda yetkin ve kusursuz bir merci değil; zira bilimadamının bulunduğu düşünce kolektifi, araştırma koşulları ve diğer sübjektif etmenler çoğu kez bilimsel bilgiyi mutlak gerçekliğe ulaşmaktan alıkoyar. Hâkim değerleriyle zaman zaman çatışma yaşanabilen toplum, özden koparılmış bir biçimler sisteminin müdafaacısı haline gelebilir. Kendi öz gerçekliğimiz ise bu toplum tarafından şekillenen bir formdan başkası değil; bu, kendi yararını azamileştiren faydacı gerçekliktir.
Kleist’ı intihara sürükleyen çözümsüz bu üç ihtimal güncelliğini ikiyüz senedir koruyor. Müntehir şairleri gündeme almak gerekliliği de buradan kaynaklanıyor: Edebiyat; peki ama bu üç ihtimal dışında hangi gerçeklik için? Aklı temsil eden Bilge mi, toplumu yaşatan ve bizi yetiştiren Nurhayat Hanım mı, yoksa gerçeği belirleyen Albay mı?
Sonunda Hüsamettin Albay’ın bir hayal olduğuna inanan Hikmet kendisini tırabzanlardan aşağıya salar. İntiharı, gerçeği belirleyen ve yaratan bir zattan yoksun olmak, daha doğrusu o zatın varlığını tüm damarlarında hissedememekten kaynaklandı dersek; umarız kimseyi kızdırmayız.
(Almanca alsından tercüme eden: Mehmet Kandemir)
Bir Şairden Diğerine Mektup
Kıymetli dostum!
Geçenlerde seninle şiirlerim üzerine yapılan okuma toplantısında karşılaştığımızda, harikulade bir belagat ile tarzım ve yetiştiğim ekol üzerine tafsilatlı ve tasvip edici bir konuşma yapmıştın; veznin elverişliliği, ritim, ahengin heyecan vericiliği, dilin saf ve muntazam kullanımı hakkında beni utandıracak derecede övücü sözler söylemiştin. Şunu söylememe müsaade et ki, hissiyatın, hiç fark etmeseydin en yüce değerine ulaşacak olan meziyetlerin üzerinde duruyor. Şiir yazarken düşüncelerimi kalbimden yakalayıp, hiçbir şey katmadan ellerimle alıp senin kalbine koyabilsem, inan bana ancak o zaman ruhumun bütün içsel taleplerinin karşılandığını tasdik ve teslim edebilirdim. Bana öyle geliyor ki dostum, o zaman senin de başka isteğin kalmazdı: Susuzluk çekeni meyvenin kabuğu değil, o kabuğun içindeki ilgilendirir. Nasıl ki fikir de aynen ortaya çıkmak için uçucu kimyevi maddeler gibi kaba bir maddeyle yekvücut olmak zorunda; aynen öyle, benim kendimi ifade etmem ve senin bunu anlaman için ikimiz de anlatım, dil, ritim ve ahenge ihtiyaç duyarız. Ama bunlar bir fikre büründükleri nispette büyüleyicidirler ve gerçek oldukları kadar doğal ve gerekli mahzurlardır; sanat da bu konuda onların mümkün mertebe kaybolmasını sağlamaktan başka bir şey yapmaz. Ben elimden geldiği kadar ifadeye açıklık, dizin yapısına anlam, kelimelerin tınısına letafet ve hayat vermeye çalışıyorum: Ama bütün bunlar tek başına fikri ortaya koyan şeyler değiller. Her formun özelliği şudur ki; ruh bir lahzalık ve doğrudan doğruya ondan ortaya çıkar; biz onu kötü bir aynada eksik görürüz ve bu kendisinin tamamının görülmesine değil, ancak anımsanmasına vesile olur. Bu sebeple, eğer küçük ve gösterişsiz nazmımı ona ilk gebe kaldığım anda översen, işte o zaman bende doğal olarak nazmımda yanıltıcı ritmik ve bürünsel uyarımların olduğu ve senin hissiyatının ahenk veya dizin yapısı vasıtasıyla büsbütün çekip çıkarıldığı endişesini uyandırırsın. O zaman neden beni düello sahasına çağırıp durduğum o ruha karşı kendini müdafaa etmeyesin ve fikirlerimin elbiselerini dikkate almadan, ona ruhunla birlikte karşı durmayasın? Ama şiir sanatının özüne ve varlığına karşı kayıtsızlık, tesadüfe ve biçime karşı ise hastalık derecesine varan eğitilmiş duygululuk, neşet ettiğin ekolden dolayı ruhunu bağlıyor; kuşkusuz bu da, aramızda ortaya çıkanların en ustalıklısı olan bu ekolün düşüncesine bir aykırılık teşkil ediyor, ama onu tam da suçsuz sayamayız. Benimkinden çok daha farklı şiir eserleri için yapılan okumalardan şunu da fark ediyorum ki, (bir atasözüyle belirtmek gerekirse) gözlerin ağaç kalabalığı yüzünden ormanı görmüyor. Çoğu zaman Shakespeare’i ele aldığımızda, senin duygularınla üzerinde durduğun ilgiler bu olağanüstü şairin amacına göre, senin yüreğinde yankılanmasını isteyen o büyük, yüce, dünya çapındaki ilgileri yanında, ne kadar da hiç kalıyor! Agincourt savaş alanlarındaki kelime oyunlarının nükteleri beni neden ilgilendirsin; Ophelia’nın Hamlet için: “Burada ne asil bir yürek parçalanmıştı”; — ya da Macduf’un, Macbeth için: “Onun çocuğu yok” demeleri! — Bu vezinlerde, kafiyelerde, asonanslarda ve benzerlerinde ne var ki, sanki bunlardan başka hiçbir şey yokmuş gibi kulaklarını bunlara kabartıp duruyorsun? –
Sağlıcakla kal.
Heinrich Von Kleist

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir