Şu güzelim bahar aylarında gün geçmiyor ki yeni bir sanat olayı İstanbul’u tatlı bir heyecan dalgasıyla kasıp kavurmasın. Birbiri ardınca yapılan festivaller, sergiler, konserler vesaire, insanı hangi birine yetişeceğim yollu bir şaşkınlığa da sürüklemiyor değil. Bu minvalde son güçlü dalganın merkez üssü Pera Müzesi. Bu müzede açılışı 19 Nisan’da yapılan ve 29 Temmuz’a kadar sürecek olan “Goya: Zamanının Tanığı” adlı sergi, modern resmin öncülerinden sayılan İspanyol ressam Goya’nın eserlerini Türkiye’de ilk kez sanatseverlerle buluşturuyor.
İspanya ve İtalya’nın önde gelen müze ve özel koleksiyonlarından derlenen Kapriçyolar, Savaşın Felaketleri, Boğa Güreşi, Atasözleri ya da Zırvalar gibi gravür serileri ve aralarında döneminin kralı IV. Carlos ve kraliçe Maria Luisa’nın portrelerinin de yer aldığı çeşitli yağlıboya eserlerden oluşan toplam 230 yapıt, Pera Müzesi’nin üç katına yayılmış şekilde sergileniyor.
Serginin küratörlerinden olan Marisa Oropesa 19 Nisan’daki açılış konuşmasında Francisco Goya’yı “zamanının en kilit ismi” diye nitelendirirken, “Goya anlatılması gereken birisi. Herkesi şaşırtan biri ve bunun yanında iyi bir psikolog. İnsan ruhunu onun kadar anlayan çok az isim var” dedi.
Oropesa sergiyi şöyle anlattı: “Bu sergide Goya nasıl oluyor, nasıl doğuyor Victor Hugo’yu dahi kendine nasıl hayran bırakıyor, bunlara tanık olacaksınız.”
Sahi, karanlığın ressamı denilen Goya kimdi?
İspanyol ressamları arasında “üç büyükler”den biri -diğer ikisi El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir- olarak gösterilen Francisco José de Goya y Lucientes, Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 1746 yılında dünyaya geldi. Babası bir kuyumcu, annesi ise küçük soylu bir aileden geliyordu. Doğduğu yerin Aydınlanma dönemi Fransa’sına yakın olması ve ailesinde hem zanaatkâr hem de soylu kesimlerin izlerinin bulunması, sanatının şekillenmesinde etkili oldu.
Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ama kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildi ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdi. Daha ilk işleriyle bile çok yetenekli bir portre ressamı olduğunu gösterdi. Çizimleri, seçtiği renkler ve çizgileriyle kendine özgü bir üslup geliştirdi.
1763 yılında San Fernando Akademisi’ne girmek için Madrid’e gitti. Akademiye giremedi ama orada saray ressamı Francisco Bayeu ile tanıştı. Aralarındaki ilişki Goya’nın erken dönem sanatını etkilediği gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı. Bu dönemde en fazla Domenico Tiepolo’dan etkilenmiştir; onun insanı ve davranışlarını konu edinen resimlerinin izleri Goya’nın sanatında belirgin bir şekilde takip edilebilmektedir.
Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1770 senesinde gittiği İtalya’da yaklaşık bir yıl kadar kaldı. Buradaki ikameti sırasında klasik heykeller ile Domenichino ve Reni gibi İtalyan barok dönem ressamlardan çalışmalar yaptı.
İspanya’ya dönüşünde artık bilinen bir ressamdı. Bir yandan halı taslakları hazırlarken diğer yandan saray çevresinden kişiler için yaptığı portrelerle bir portre ressamı olarak ün kazandı. Kilise ve saray için yaptığı çalışmalar, cesur ve yenilikçi tarzları, dramatik chiaroscuro kullanımı ve resmiyette uzak havalarıyla dikkat çekiyordu.1786’da, kırk yaşında iken Kral III. Charles’ın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı.
1789 Fransız Devrimi’nin etkisiyle eşitlik ve özgürlük gibi kavramlarla ve bununla bağlantılı olarak İspanyol halkının farklı kesimleriyle yakından ilgilendi. Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu büyük ölçüde kaybetmesine yol açtı. Bunun sonucunda içine kapandı ve kendini tümüyle resimlerine verdi. Bu tarihten sonraki eserlerinde karanlık, dramatik ve yer yer ürkütücü bir hava hâkimdir.
1808’de başlayan İspanyol İç Savaşı, Goya’yı derinden etkiledi; Goya bu dönemde diğer ressamlardan ayrılarak savaşın karanlık ve korkunç yüzünü resmetti; yapıtlarında açlık, ölüm, kabuslar, canavarlar ve grotesk unsurlara yer verdi. Yaşadığı dönemin İspanya’sındaki açgözlülük, ahlaksızlık ve batıniliği gözler önüne serdi. Hem alegorik hem de edebi kaynaklı figürlerle tanımlanan bu resimlerde, yarı gerçek ve yarı doğa üstü bir anlatım görülür. Kullandığı renkler, fırça darbeleri ve sıradışı imgelemiyle sanatındaki başlıca tema bundan böyle halk olacaktı.
1819’da iyice kötüye giden ruh sağlığının etkisiyle “Sağır Adamın Köyevi” denilen -evin eski sahibi de sağırdı- bir eve çekildi. Goya bundan sonra evinin duvarlarını çok karanlık ve korkutucu resimler ve figürlerle donattı. Genellikle koyu renk bir zemin üzerine çeşitli sahneler işledi. Bunlar arasına en tanınmış sahne Çocuklarını Yiyen Satürn adlı resimdir.
Yaşamının son döneminde daha önce denemediği bir teknik olan litografi üzerine çalışmalar da yaptı. 82 yaşında hasta ve yarı kör bir halde yaptığı Sütçü Kadın tablosu sanat tarihinde eşsiz bir yere sahiptir. Ülkesindeki baskı rejimine dayanamayarak gittiği Fransa’da 1828 yılında hayata veda etmiştir.
Saray ressamlığından ve akademik sanattan uzaklaşıp bilinçli bir münzeviliğe çekilen Goya, bir yandan zamanının ruhuna tanıklık ederken, diğer yandan insanoğlunun karanlık taraflarına ayna tutarak yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Onun eserlerinin yaşadığı döneme ait belge niteliği taşıdığı söylenebilir. Nitekim Pera sergisinin küratörü Marisa Oropesa, Goya’yı savaşı adım adım anlatan Savaşın Felaketleri adlı gravür serisi sebebiyle tarihin ilk savaş muhabiri olarak tanımlıyor:
“Goya, 1810-1817 arasında yaptığı, İspanya’da o dönem sürmekte olan savaşı anlattığı bu gravürleri yaşamının sonuna dek bir iki yakın dostu hariç herkesten saklamış. Sebebi engizisyon korkusu. Goya engizisyondan o kadar çekiniyor ki, bu gravürleri hazırlarken kimse onu yakalamasın diye geceleri, kafasına bir şapkanın üstüne takılmış iki mumla çalışıyor. 1873’te La Real Akademisi bulup, günyüzüne çıkarana dek kimse görmüyor. Ve bu 80 adet gravüre baktığımızda savaşı nasıl adım adım işlediğini âdeta fotografik bir şekilde muhabir gibi anlattığını görebilirsiniz. Goya’ya kesinlikle ilk savaş muhabiri demek mümkün. Çünkü savaşın acı yüzünü anlatırken her adımda çekilen her türlü acıyı, kaybedenlerin tarafından anlatan ilk isim.”
Goya’nın kuşağı için öncü olduğunu söyleyen Oropesa, “Kuralları kırıp daha yeni teknikleri ilk defa kullanan ressam. Böylece sürrealizmin ve dışavurumculuğun öncüsü, modern sanatın babası da diyebiliriz” diyor. Kendisiyle ilgili kaynaklarda genellikle “modernlerin ilki, büyük ustaların sonuncusu” diye anılan Goya, 20. yüzyıl modernizmini, Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi birçok ressamı derinden etkilemiş ve ilham kaynağı olmuştur.
Related Posts
NİNNİ
Söyleyin sessiz, sessiz, sessiz,Söyleyin fısıltıyla bir ninni;Aydan öğrenir yetim,Gökyüzünde yavaşça süzülen. Bir şarkı söyleyin tatlı yumuşak,Çakıllardan akan kaynaklar…
Mektubun Halleri
ir bekleten ve bir bekleyen olmalıydı. Günler geçmek bilmemeliydi. Pencereden gözlem yapılmalı; kapının dışındaki her sese kulak kabartılmalıydı.…
ZİFİRİ YEŞİL
ToprakKüf kokusuSöz geçirilmez baltaDüşer saka’nın göğsü. YalınayakIsıtıyorum toprağıAyaklarım küf kokuyorBir saka göğsü,Bir ateş,Bir balta sapı,Zifiri yeşil. Yeşili kim…
Biliyorum; Tanrı Değilim
Sizi birazdan lanetleyeceğim. Mezarıma girip el değmemiş hazinelerimi yağmaladığınız için değil. Matruşkayı andıran zerrin tabutlarımı teker teker açıp,…