Beni Yaz

Uzun zamandır gözlem halinde; ailesini, ahbabını, dost düşman bütün hısım akrabasını, en çok da kendisini. Taktı mı takar. Bir müddet sürer bu hali. Sonra geçer gider, hiç uğramamış gibi. Kim dolandıysa zihnine, zihninin her mevsim rüzgârlı, o rüzgârla dalgalı dehlizlerine, onun mizacını süzgeçten geçirir her yönüyle. Sonra salar gider, hiç tanımamış gibi. Aylar sonra belki döner yazar o kişiyi, belki yazmaz.
Bu aralar benimle meşgul. İyiden iyiye inceliyor. Öfkeli, üzüntülü, telaşlı halimi; sakin, neşeli, vurdumduymaz anımı didik didik ediyor. Niye yüzüm asıldı, niye kaşım çatıldı, sorguluyor; dostlarımla neden gülüşmüşüm, hasmımla neden çatışmışım, yargılıyor.
Şikâyet ediyorum zannedilmesin; ben de ilgisinin varlığıma değmesinden memnun, kaleminin ruhuma temasından mesudum. Alakadar olmasa, cazibeme kapılmasa, öykümü yazmaya değer bulmasa bozulacağım belli ki. Ama o bunu bilmiyor. Kendisini, yazmaya mecbur, hikâyeleri toplamaya mahkûm zannediyor. Zannetsin, bu benim de işime geliyor.
Bugün öyle bir şey yazdı ki hakkımda, ömrümce unutamayacağım. Tasvir ettiği kadar cür’etkâr, öyle cesur hamleler yapabilen biri olmayı ne kadar isterdim. Sadece kâğıt üzerinde bile iliklerime kadar yaşadım heyecanı.
Aslında ne korkak, ne pasif, ne mıymıntı bir adam olduğumun ben de farkındayım, o da. Beni başka bir kalıba sokmaya mı çalışıyor, içimde kükreyen aslanı uyandırmaya mı çabalıyor emin değilim. Niyeti ne olursa olsun ilgisinden hoşnudum.
Hep özendim etrafında etki uyandıran insanlara ama hep de kaçındım o etkiyi uyandıracak işlere girişmekten. Etliye sütlüye karışmayan, kimsenin tavuğuna kışt demeyen biri olmak, erkek tabiatına pek uygun görülmez, çevremce de eleştirilirim. Karım uyuşuk, işe yaramaz, tembel olduğumu söyler yüzüme karşı. (İlk evlendiğimizde, arkamdan konuşacak kadar nazikti.) Kızım, tuttuğunu koparan, yumruğunu masaya vuran bir baba olmamı yeğlediğini hissettirir. Küçük oğlum bile benden daha baskın karakterli olan dayısını örnek alır.
Sevgili yazarım, küçük notlar tutuyor bana dair ama yakında hakkımda bir metin kaleme alacak, hissediyorum. Dedim ya, inceden inceye meşgul benimle. Böyle bir kahramana ihtiyacı olduğundan mı, beni incelerken kendi içine de ışık tutacak bir ipucu bulma arzusundan mı anlayamıyorum. Çok da önemsemiyorum. Kimsenin kale almadığı biri, günün birinde bu kadar yakından gözlemlenir, ilgi odağı olursa, durumundan şikâyet etmemeli kanaatimce.
Sayesinde ne olduğumdan ziyade ne olmak istediğim serilecek okuyucunun gözleri önüne. Zira abartı katacak sözlerine, tesir uyandırsınlar diye. Sıradanlığıma bile süslü kılıflar bulacak; “bu adam boşu boşuna sıradan olmadı” tezine, okurunu ikna edecek sebepler arayacak. Belki ben bile geçmişime ait sırlar öğreneceğim ondan. Şaşıracağım, babamdan yediğim ilk tokadın, bebek denecek yaşta yüzümü yaraladığına. Annemin o tokatların okkalısını ve on mislini yediğini öğrendiğimde, öfke damarım kabaracak. Karımın beni uyuşuk bulmasından gizli bir haz alacağım. İçimden: “Sen babama düşseydin, görürdün. Dua et mülayim bir kocan var” diye geçirirken tebessüm edeceğim.
Sonra metin ilerledikçe, sıradan birinin başkahraman olmasını anlamsız bulacak, beni şişirdikçe şişirecek. Olmadık huylar bulacak, yedi göbek sülaleden geçen. Kalıtımın âciz kaldığı yerde eğitim ve çevreyi devreye sokacak. Konuşturacak babasının (rahmetli emekli öğretmendi) uzmanlık alanını. Geçen gün hakkımda yazdığı övgü dolu sözler, bu fikrimi destekliyor.
Olduğum gibi yazdığını varsaysak bile öyle titiz kuracak ki olay örgüsünü, okuyucu, kitabın ortalarına geldiğinde beni anlayacak, son yaprağı çevirirken bana hak verecek, son cümleyi bitirip gözleri noktayı koyduğundaysa, -abartmıyorum- bana sempati besleyecek. Kırdığımı niye kırmışım, bıktığımdan niye bıkmışım hepsi, hepsi zihinlerinde yerli yerince biçimlenecek.
Bazen kızacağım, en gizli duygularımı açık etti diye. İnsanların, en yakınlarımın bile bilmesini istemediğim zaaflarım ortaya dökülecek, ruhumu çıplak görecek diğer gözler. Bazen de gurur duyacağım tercüman olduğum için duygulara. Hakkında edilecek fena sözlere bozulup, yazarımı savunacağım, kendimle birlik. Öyle benimseyeceğim ki onu, ona yapılacak en ufak menfi eleştiri canımı yakacak, övgülerden kendime haklı bir pay çıkaracağım. Bana yakıştırdığı sıfatların hepsini kanımda, canımda hissedeceğim.
Merak ettiğim, roman mı öykü mü olacak salınacağım ortam. Bana danışılsa, roman kahramanı olmak isterdim, daha tafsilatlı anlatsın öykümü diye. “Uslub u beyan ayniyle insan” diyor bu işten anlayanlar ya, bence kahraman için de aynı şey geçerli. Yani bize sorulsa, “hangi türde anlatılmak isterdin” diye, her birimiz kişiliğimize, kendimizi anlatış biçimimize uygun türü seçerdik. Mesela ben, olaylarla hiç alâkadar değilmişim gibi davranırım ama esasen ayrıntıdan hoşlanırım. O yüzden ani bir parlama yapıp sönen öykü kahramanı yerine bütün davranışlarımın incelenmesini, o davranışa sürükleyen sebeplerin gözler önüne serilmesini tercih ederim. “Eleştiriyi tınmam” görünürüm fakat alınırım beni anlamadılar diye. Açıklama yapmak için uğraşmam, o başka. Çevremdekilere bırakırım o faslı. Dedim ya, karım tembel bulur beni. Küskünleşirim yanlış anlaşıldığımda, millet somurtkan sanır.
Bunca tetkiki, tahlili öykü türünde yapmak mümkün değil kanaatimce. Elbette “öykü eşittir kısa roman, roman eşittir uzun öyküdür” zanneden acemi edebiyatseverlerin ekmeğine yağ sürecek ya da öykü türüne haksızlık edecek değilim; güç iş olduğunu söylüyorlar öyküde kıvam tutturmanın. Hülâsa onu tercih edenler -yazanlar ve karakterler- öyküde arz-ı endam edebilirler.
Lafa daldım, “yazarından önce öykü yazmaya soyundum” desem yeri. Hâlbuki şimdi bana düşen, ilgisinin başka heveslerle yön değiştirmesine mani olmak, beni yazması için uğraşmak. Her gizlimi beyan etmek, her yönümle ayan olmak ona; ifşa etmekten çekinmemek en mahremimi. Zira hiç belli olmaz; bir defasında ucundan kaçırmıştım şansımı. Söylemiş miydim: Taktı mı takar. Bir müddet sürer o hali. Sonra geçer gider, hiç gelmemiş gibi. Kim dolandıysa zihnine, zihninin her mevsim rüzgârlı, o rüzgârla dalgalı dehlizlerine, onu süzgeçten geçirir her yönüyle. Sonra salar gider, hiç tanımamış gibi. Yıllar sonra belki döner yazar o kişiyi, belki yazmaz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Kirli ve Sıcak

Nehrin üzerindeki taş köprüden hindi sürüsü geçiyordu. Arkalarında ince sopasıyla küçük bir kız… Yanakları soğuktan kıpkırmızı, sarı perçemleri…