Biliyorum; Tanrı Değilim

Sizi birazdan lanetleyeceğim. Mezarıma girip el değmemiş hazinelerimi yağmaladığınız için değil. Matruşkayı andıran zerrin tabutlarımı teker teker açıp, altın maskemi yüzümden söktüğünüz için de değil. Hizmetçilerimin rengârenk heykelciklerini avuçlayıp götürdünüz, götürün. Ahşap gemilerim, beni bu azaptan kurtarmıyor. Onların kıyamet vakti gelip çattığında büyüyüp canlanmayacaklarını biliyorum. Teknolojinin yenilikleriyle bizzat tanıştım. Kafatasıma bakıp, bir darbe sonucu öldürüldüğüme kanaat getirdiler. Ama yetmedi. Üç boyutlu DNA testlerinden sonra kafatasıma darbe almadığımı, bulaşıcı bir hastalığa yenik düştüğümü ben de sizinle birlikte öğrendim. Zira ölürken kendimde değildim. Bilimcim kapalıydı. Niye öldüğümü anlayamamıştım. Teşekkür ederim.
Biliyorum; Tanrı değilim. Altın parmaklıklarım da, takunyalarım da beni ölümden korumayacak. Dudaklarımı kıpırdatamıyorum ki, kral olayım. Üstelik dişlerim de çürük. Ağzımı açsam hepsi dökülecek. Göz çukurlarımın boş olduğuna aldanmayın, iyi görüyorum. Krallığım sizin işinize yarıyor. Görüyorum. Sizi birazdan lanetleyeceğim. Korkmayın, üzerimden kazandığınız parada gözüm yok. Hepsi sizin olsun. Kendinize şöyle pahalı bir çanta, bir çift ayakkabı alın. Altın terliklerinizi şıngırdatarak gezinin. Umurumda değil. Sizi lanetleyeceğim çünkü bana gülüyorsunuz. Hadi itiraf edin. Tanrı olduğumu söylediğim için bana gülüyorsunuz. Bir buruşuk ayaklarıma bakıyorsunuz, bir altın terliklerime. Ellerime takılan altın parmaklıklara gülüyorsunuz. Derim yok olmuş, kemiklerim açıkta. Köle heykelciklerime müstehzi gülücükler atıyorsunuz. Atın. Ben de birazdan size güleceğim.
3000 yıl sonra babam Akhenaten’e sizin sayenizde kavuştum. DNA’larımızdan bulup çıkardınız baba oğul olduğumuzu ve bizi yan yana yatırdınız. Biz iki mumya, ailemizin soylu geçmişini tarihçilerin azmiyle öğrendik. Atalarımızın firavun hanedanlığı bozulmasın diye kız kardeşleriyle evlendiğini mesela. O an göz çukurlarımı babama çevirip hayretle baktım. Bana bunu hiç söylememişti. Saygıdeğer bilimadamları kafatasımın hareket ettiğini görselerdi, bunu nasıl yorumlarlardı merak ediyorum. Ama babam dahil, kimse şaşkınlığımı fark etmedi.
Sarayımın balkonundan paçavralar içindeki Mısır halkını seyrederken onlara acıdığımı hatırlıyorum. Çarşıda itişip kakışan, bir parça ekmeğe muhtaç halkım, tanrı olduğuma inanıyordu. Ben de birtakım rablere tapıyordum elbet. Mabedimdeki heykellere birkaç kap yemek sunuyor, önlerinde eğiliyor; asla tanrı olduğumu unutmuyordum. Camekânın arkasından geçip giden ziyaretçilere çürük dişlerimi, erimiş kemiklerimi gösterirken düşünüyorum ve kendime inanamıyorum. Babam Akhenaten, çok tanrılı dinimizi yerle bir edip tek rabbe tapmamızı istemiş, Mısır’da büyük bir devrim yapmıştı. Bu hiçbirimizin hoşuna gitmedi. Şiirde, resimde ve müzikte yenilik taraftarıydı. Kral olduğum zaman ilk işim çok tanrılı dinimize geri dönmek oldu. Babamın adını tüm kitabelerden kazıdık. 3000 yıl sonra baba oğul yan yana geldiğimiz zaman bana başını çevirip bakmaması bu yüzden.
Bir keresinde mavi gözleri fincan gibi yusyuvarlak bir adam, burnunu camekânıma dayayarak İbrahim Ethem’den bahsetmişti. Hani şu ipek yorganlarını bir kenara fırlatıp Allah’a koşan kraldan. Beni İbrahim Ethem’le kıyaslayarak kafasını salladı ve “Yazık!” diyerek nefesiyle camımda buhar yaptı. Açık ağzım kapanmak bilmiyordu. Buruşuk bedenimi yere eğip Allah’a tövbe edecek gücüm de yoktu. Allah’ı hiç aramamıştım ki, birileri de tavanımda kaybolan develerini arasın. Boşuna sevinmeyin; sizi yine de lanetleyeceğim.
On yaşındaydım. Babamın öldüğünü söylediler. Tam ağlayacaktım, kral olduğumu söylediler. Gözyaşım kurudu. Babamın kabrine sarılacaktım, tanrı olduğumu söylediler. Ölümden sonra altın bir derim olacaktı. Oyuncak gemilerim büyüyüp beni götürecek, kölelerim beni kötülüklerden kaçıracaktı. Güneş misali parlayacaktım. Ağlarsam beni kral yapmazlar diye korktum. Korkma diyerek, bir taç geçirdiler başıma. Üzerinde dilini çıkarmış, öldürmeye hazır bir kobra vardı. Beni düşmanlarımdan koruyacaktı. Tam dokuz yıl ağlayamadım, korkamadım. Dokuz yıl bir tanrı gibi yaşadım ve bir zavallı gibi öldüm. Hiç gülememiş, hiç ağlayamamıştım. Tanrı da değildim, kral da. İbrahim Ethem olamadım. Ama ölü tanrılarını yaşatacaklardı. Herkes bu uğurda seferber oldu. Önce iç organlarımı söktüler. Her birini kaymaktaşı kaselere koyup sakladılar. Tanrıların bedeni çürümemeliydi. Ellerini boğazımdan geçirip kalbimi söktüler. Bir tanrının en son ihtiyacı olacak şey kalbiydi. Kimse kabrime el sürmesin diye muskalar yazdılar, beddualar okudular. Komşu ahaliler Rablerinden yardım dilerken, kölelerim bana yardım ediyor, gömütümü hazinelerle donatıyor, kalpsiz bir tanrıyı yerin dibine gömüp, yaşamaya devam ediyorlardı.
Beni sakın ola Musa’nın firavunuyla karıştırmayın. Ben Tutankhamun. Çocuk Kral. Genç yaşta ölen zavallı tanrı. Ölümü esrarengiz. Mezarı gösterişsiz. 3000 yıl kimse hazineme el sürmemiş. Sadık kölelerim mumyamı öyle gizli bir vadiye gömmüşler ki, hırsızların elinden kurtulmuşum. Diğer firavun kabirleri tek tek boşaltılıp yağmalanırken, mezarıma toz bile düşmedi. 3000 yıl huzur içinde yattığımı söyleyemem ama azabım bu kadar şiddetli de değildi. Bana neler yaptınız! Korkak eşkiyalarsınız fakat akıllısınız. Definemi çarçur etmeyerek her yerde sergiliyorsunuz. Kabrimin müzehhep duvarlarından bahsederek, eşyalarımı nasıl koruduğunuzla övünüyor, bilimin yararına çalıştığınızı söylüyorsunuz. Bay Howard Carter ve George Herbert; itiraf etmem gerekirse Mısırlı kölemin boğazımı delip geçen parmakları, kalbimi söküp koparan avuçları bile bu kadar acımasız değildi. Beni rezil rüsva ettiniz. İtibarım sizin yüzünüzden beş paralık oldu. Eskiden insanlar hiç değilse korkarlardı. Şimdi oyuncak ayılara ismimizi verip müze standlarında satıyorlar. Vazgeçtim. Beni Musa’nın firavunuyla karıştırabilirsiniz. Biz Allah’ın azaplı kulları, birbirimizden farklı değiliz. Sayın Howard Carter ve George Herbert, 1922’de beni keşfettiğiniz için çok sevindiniz. Kendinizi bir tanrı gibi mi hissetmiştiniz?
Zerrin terliklerim gözünüzü kamaştırıyor. Yaklaşın. Yüzünüz vitrine yansırken nefesiniz camı delip geçiyor. Altın parmaklıklarımı size teslim ediyorum. Lanetim ayaklarınızı sarıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

ZEVAL

Yırtık bir nehir akıyorDelik taslarda insan yüzleriSu yarası değil buÜç adım sema, üç adım cehennem Ay kırış kırışDüğmeleri…

GÖÇEBE

Adım asiKabul görmüyor göçebeliğimSonbahar kapıdaKışın geleceği şüpheliAy nefesiyle ıslık çalıyorArşın alevinden kaçanlarKapkara dilimdeKazlarını salıyor üstümeGöçebe diyor SarıkızGöçebe diyorVe…