BİR HAKİKAT HABERCİSİ OLARAK PEYGAMBERİN ŞAİRLERİ

Ahmet Haşim’in, “Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı’-ı kânûn [kanun koyucu]dur,” sözü yanıltmasın sizi, Peygamberin şairleri bir hakikat habercisi olarak çağlarına nefesini üfledi. Ukaz Panayırı’nda bir peygamber geleceğini müjdeleyen Kuss b. Sâide’nin bir hakikat habercisi olmadığını kim söylüyor! Homeros tanrılar uydurur ve o tanrıları birbirleriyle savaştırırken o kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın yakında bir peygamber göndereceğini haber vermekte, O’na tabi olacakların saadetinden ve O’na karşı çıkacakların felaketinden söz etmektedir. Kuss b. Sâide’nin görmeden bildirdiği hakikatin risaletten sonra Peygamberin şairleri tarafından tanık olarak bildirildiğini göz önünde tutarsak hakikat haberciliğinin Kuss b. Sâide’de sonlanmayıp çağın diğer şairlerinde devam ettiğini söyleyebiliriz.
İslam’ın gelişiyle beraber Allah’ın elçisinin karşısına vaktin medyası olan şairlerin dikilmiş olması yadırganacak bir şey değildir. Hz. Peygamber’in onlara cevap vermeleri için Müslüman şairleri teşvik etmesi de hakikatin örtülmesine karşı şiirin üstlendiği kutsal rolü ortaya koyan belgelerden biridir. Başta Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revâha ve Kâ’b b. Mâlik olmak üzere bir şairler topluluğu vardır Son Peygamber’in etrafında ve hakikati karartmak isteyenlere karşı kalemlerini meşale yapmaktadırlar. İşte Hz. Peygamber’in diğer şairleri: Ebu Talib, İbnu’l-Eslet, Abdullah b. el- Haris, el-A’şa Meymun b. Kays, Abdullah b. Cahş, Ebu Kays b. Ebi Enes, Buceyr b. Zuheyr, el-Abbas b. El- Mirdas, Ka’b b. Zuheyr, en-Nabiga el-Ca’dî…
Cahiliye döneminde Arap kabilelerinin elinde şiirin, diğer kabilelere üstünlük sağlamada etkin bir propaganda silahı olarak kullanıldığını kaydediyor tarih; şairler kabilelerinin dönen, öven ve yıkan dili. Zaferleri mısralar taçlandırıyor, hezimetleri ağıtlar. Saldırı ve müdafaa, mızrak, ok ve kılıçlarla beraber, kelimeler, vezinler ve benzetmelerle yapılıyor. İslam kabileler arasında asırlardır süren husumeti kardeşliğe çevirince şair rolünü kaptırmanın verdiği öfkeyle yeni dine ve onun peygamberine çeviriyor silahını. Fitne ateşleri tutuşturuluyor kelimelerle. Bir vadiden diğerine koşuyorlar ne yapacaklarını şaşırmış bir halde. Müşriklerden daha önce hiç şiir yazmamış olanlar bile kalemlerine sarılıyorlar toplum içindeki konumlarını kaybetmemek için. Ve bütün bunların akabinde “Şairler Suresi”ni getiriyor Melek Allah katından.
Şuara Suresi, şairleri lanetleyen bir nas değil, olsa olsa hadlerini bilen şairlerle hadlerini aşan şairleri birbirinden ayıran ve şair egosunun azgınlığından toplumu sakındıran bir bildiridir. Şuara Suresi’nin Medine’de nazil olan son dört ayetini hatırlayalım: “Şairlere gelince, onlara azgın kimseler uyar / Görmez misin onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar / Ve onlar gerçekten yapmadıklarını söylerler. / Ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah’ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra (Peygamber’i hicveden müşrikleri reddederek) öçlerini alanlar müstesnadır. O zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir.” (Şuara, 224-227.)
Şuara Suresi’nin 224-226 ayetleri indiğinde Müslüman şair Abdullah bin Revâha gözyaşlarını tutamamış, hemen arkasından nazil olan son ayet-i kerimede “inananlar ve salih amel işleyenler” bu hükmün dışında bırakılmıştı. İbn Hâtim’in babası kanalıyla Urve’den rivayetine göre Abdullah b. Revâha’nın, “Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz Allah benim onlardan olduğumu bilmektedir!” dediğini dikkate alacak olursak, İlâhi Kelam’ın mazmununda “Sen onlardan değilsin!” manasını buluruz. Burada “Onlar” şairler değil “Sapkınlar”dır. Zemmedilen sanatın kendisi değil kullanılma biçimidir.
Nitekim bir sabah Mekkeliler Dâru’n-Nedve’de şu mısraları gördüler:
Kusayy’i şereften masallar alıkoydu
Ve rüşvet, simsarlara verilen gibi
Yiyecekleri karışıksız saf etti
Ve sözleri, bir kervan geldi bir kervan gitti
Okuyanlar, “Bunu İbn ez-Zib’ara’dan başkası yazmış olamaz,” dediler. Hepsi aynı görüşte birleşince neredeyse dilini keseceklerdi. Bu hicvi mazur görmediler. Zira ne kan davası vardı ortada ne de maddi bir anlaşmazlık. Üstelik Kureyş’in böyle bir sözü ancak ez-Zib’ara’nın yazabileceğini düşünmeleri, onun tabiatındaki düşmanlık psikolojisini ortaya koyuyordu.
Müslüman olduğunda şiir gücünü İslam’ı yüceltmede kullanıyor, İbn ez-Zib’ara doğruluğun ve gerçeğin dili oluyordu. Müslümanları hayra teşvik ediyor, şehitlere ağıtlar düzüyordu. İslam’a girdikten sonra Hz. Peygamber (s.a.) için yazdığı şiir en sevilen şiirlerindendir.
Ey, Meliğin elçisi,
Dilim düzeltiyor, bozduğunu kötüyken ben
Sapık yolda şeytana eşlik ederken
Mahvolmuştur meylederse kim hevesine
Et inandı, kemik inandı söylediğine
Benliğim şahittir nezirsin sen
Doğruyu, gerçeği getiren bize
Nuru parlak, aydınlatan ışıtan
İnancı, iyiliği, sıdkı taşıyan
Ki o doğrulukta ve imanda mutluluk var.
Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra Mekke ve Medine arasındaki şiir savaşlarından bahsetmeliyiz burada. Evet, kılıçlardan önce şiirler çekilmişti kınından. Mekke cephesinin şairleri arasında, Ebu Sufyan b. el-Haris, Abdullah b. ez-Zib’ara, Dırar b. el-Hattab, el-Haris b. Hişam, Hubeyra b. Ebi Vehb, Ebu İzze el-Cumahî, Amr b. el-Âs, Ebu Sufyan b. el-Harb’i sayabiliriz. Kureyşli şairler Mekke dışından da şiir desteği almışlar, Hz. Peygamber’e karşı kelimelerini ve kafiyelerini birleştirmişlerdi. Sakîf şehrinde yaşayan Umeyye b. Ebi’s-Salt onlardan biriydi. Bilginlerin Arapların içinden bir peygamber çıkacağına dair görüşleri konuşulmaya başlandığında vahyin kendisine gelmesini umut etmiş, vahiy Hz. Muhammed’e geldiğinde Kureyş’i Müslümanlara karşı kışkırtan şiirler yazmaya başlamıştı. Şirk cephesinin Mekke dışından destek veren şairleri arasında, el-Abbas b. Mirdas es-Sulemî ve Kâ’b b. ez-Zuheyr de bulunmaktaydı. Şiir savaşlarında Yesrib Yahudileri de Kureyş’in yanında saf tutmuş, Selam b. Ebî el-Hukayk, Kâ’b b. el-Eşref ve Cebel b. el-Cevval adlı şairleriyle Müslümanlara savaş açmakta tereddüt etmemişlerdi. Şiir meydanı öyle kızışmıştı ki Hind bint Utbe b. Rabia ve Katîle bint el-Haris gibi kadın şairler de bu cephede yerlerini aldılar.
Gelelim Medine cephesine. Peygamberin şairleri içinde ateşin sözleriyle ateşten azat edilmiş bir şair var ki söze onunla başlamak gerekiyor. Hassan b. Sabit: “Rasulullah’ın şairi.” Hz. Peygamber’in “Müslümanların söyleyen dili” olmasını istediği sahabi. Altmış yaşlarındayken Gassani Sarayı’nda bir Yahudi bilginden yakında bir peygamberin geleceğini duyuyor ve beklemeye başlıyor onu. Hz. Muhammed’e vahyin geldiğini duyar duymaz da tereddütsüz Müslüman oluyor. Onu ilerlemiş yaşına rağmen Peygamber bayrağının yükseldiği bütün savaş meydanlarında görüyoruz. Bedir Savaşı’na zayıf düşen bedeniyle katılamadıysa da oklardan vurucu şiirleriyle bedeninin eksikliğini hissettirmiyor arkadaşlarına.
Ebu Süfyan bin el-Hâris’e karşı Hz. Peygamber’i şöyle müdafaa ettiği anlatılır:
Reddederim Muhammed’i ne zaman hicvetsen
Bir mükâfat doğar Allah katında yaptığım eylemden
Bu beyit üzerine Allah’ın elçisi:
“Allah katında mükâfatın cennettir Hassan,” demişti.
Hassan’ın,
Babam, babası ve benim namusum
Muhammed’in namusunu korumaya siperdir
sözü üzerine, Peygamberimiz:
“Allah da seni cehennem ateşinden korusun,” diye dua etmiş, şiirin de cennete götürecek kutlu eylemlerden bir eylem olabileceğini haber vermişti bütün çağlara. Aynı zamanda Mescid-i Nebevî’de Hassan b. Sâbit’e bir minber yaptırmıştı Hz. Peygamber. Şairin bir hakikat habercisi olduğunun işaretiydi bu. Peygamber minberiyle şereflenen bir camide bir şaire edebiyat kürsüsü tahsis edilmesi din ve edebiyatın hakikatin ulaştırılmasında üstlendiği rolün latif bir göstergesiydi. Peygamber’in camisinde şiirler okuyordu şair. O’na olan sevgisi ve bağlılığı söyletiyordu Hassan’ı:
Sizden iyisini görmedi gözler asla
Sizden güzelini doğurmadı analar
Her eksikten beri yaratıldınız tertemiz
Arzu ettiğiniz gibi halk edildiniz sanki
Yahudilerin önde gelen şairlerinden Kâ’b b. Eşref, Bedir Savaşı’nda ölen Mekkeli müşrikler için mersiyeler yazarak şanlarını yüceltmeye çalışmış, Mekkeli müşrik kadınlar bu şiirlerden etkilenip saçlarını kestirerek intikam yeminleri etmişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Hz. Peygamber Hassan b. Sâbit’ten bu şiirlere karşılık vermesini istemiş, Hassan b. Sâbit de yazdığı şiirlerle Kâ’b b. Eşref’i keskin bir dille hicvederek Mekkeli müşrikler nazarındaki itibarını sarsmıştır. Böyle zamanlarda Hz. Peygamber’in Hassan b. Sabit’i Hz. Ebu Bekir’e göndererek, müşrikleri nasıl hicvedeceği konusunda ondan bilgi almasını salık vermesi, hicvin hakikat temeli üzerine bina edilmesi gereğini göstermesi açısından manidardır.
Şiir savaşları müşrikler için propaganda, müminler için salih eylemlerdi. Temimoğulları Kabilesi’nden bir heyetin hicretin dokuzuncu yılında meşhur hatiplerinden birini yanlarına alarak İslam aleyhinde propaganda yapmak üzere Medine’ye geldiklerini kaydediyor tarihler. Utarid adlı müşrik şair vahye dil uzatınca, Hz. Peygamber, Hassan b. Sabit’e dönüp, “Haydi bunun konuşmasına karşılık ver!” buyurmuş, Hassan orada bulunanlara unutulmaz bir konuşma yaparak söz ehlini hayrete düşürmüş, gelen heyetten Akra b. Hâbis’in “Vallahi bu kişiye (Hz. Peygamber’e), bizim bilmediğimiz bir yerden yardım gelmektedir. Bu durumda onun da şairinin de bizim şairimize üstün gelmesi kaçınılmazdır,” diyerek Müslüman olmuş, orada bulunan Temimoğulları heyeti de peşinden İslam’ı kabul etmişti.
Hz. Peygamber’in, “Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrâil seninledir. Ashabımın silahla savaştığı gibi sen de dilinle savaş!” diyerek defalarca söz meydanına yönelttiği Hassan b. Sabit, Allah’ın elçisinin vefatıyla acısından gözlerini kaybetmiş, kutlu nebinin arkasından mersiyeler yazarak hüznünü Müslümanlarla paylaşmıştır. Rasulullah’ın şairiyle ilgili Buhari ve Müslim’de yer alan bir hadis, şairin Melek’le olan ilişkisini göstermesi açısından son derece önemlidir: “Yüce Allah elçisini övmek ve korumak hususunda Hassân’ı Cebrâil’le takviye etmektedir.” (Buhâri, Bedu’l-Halk 6; Meğâzî, 30; Müslim, Fadailü’s-Sahabe, 153-157.)
Medine cephesinin ikinci ağır topu Abdullah b. Revâha’ydı. Hz. Peygamber’in, “Sizin çirkin söz söylemeyen bir kardeşiniz vardır. O Abdullah bin Revâha’dır,” diyerek söz meydanına davet ettiği Abdullah b. Revâha’yı tanımak için Umretu’l-Kaza’daki rolüne bakmalıyız. Hz. Peygamber hicretin altıncı yılında bin dört yüz kişilik bir sahabi topluluğuyla beraber Umre için Mekke’ye gitmeye niyetlenmiş, Mekke’nin on kilometre yakınındaki Hudeybiye mevkiine gelindiğinde müşrikler Hz. Peygamber’in ve ashabının şehre girmelerine engel olmuşlardı. Ertesi yıl aynı vakitte Hz. Peygamber, yapılamayan umrenin kaza edilmesi anlamında Kaza Umresi’ne davet etmişti bir önceki sene Hudeybiye’de birlikte olduğu sahabileri. Kılıçlar kuşanılmış, ibadetlerine engel olunması halinde savaşa niyet edilmişti.
İşte Mekke’ye giriyorlar vakarla. Hz. Peygamber Kusva adlı devesinin üstünde, devenin yularını şair Abdullah b. Revâha çekiyor. Şair yüksek sesle ve ellerini havaya kaldırarak okuyor şiirini:
Ey küfrün çocukları
Savulun yolundan Peygamber’in
Niyetinizi bozarsanız vururuz sizi
Bu öyle bir vuruştur ki dost dostu hatırlamaz
Abdullah b. Revâha’nın Hz. Peygamber’in yanında sesini yükseltmesinin doğru olmadığını düşünen Hz. Ömer, “Ey İbni Revâha, bu yer edep mahallidir, şiir mahalli değildir!” diyerek şiir okumasını engellemek istedi. Ancak Hz. Peygamber onu değil, Hz. Ömer’i susturmayı tercih etti: “Ey Ömer, İbni Revâha’ya karışma. Onun kelimeleri oklardan daha etkilidir.”
Hz. Peygamber zaman zaman Abdullah b. Revâha’nın şiirlerini ezberden okurdu. Bir keresinde yürürken ayağına bir taş takılmış ve parmağı kanamıştı. Bunun üzerine:
Kanayan bir parmak değil misin sen
Allah yolundadır başına gelen, demişti. (Buhari, 8/43.)
Bu beyit Abdullah bin Revâha’nındı.
Hişam bin Urve babasından naklediyor: “Abdullah bin Revâha’dan daha hazır cevap ve cesur şiir söyleyeni işitmedim. Bir keresinde Rasulullah (s.a.) ona, “Ben sana bakarken şu ana uygun bir şiir söyle,” dediğinde hemen şu beyitleri söyledi:
Sezinlediğim hayrı O’ndan beklerim
Allah biliyor gözüm aldatmaz beni
Sen peygambersin, kim şefaatinden mahrum kalırsa
Hesap günü, kader onu önemsemiyor
Gönderilen diğer elçiler gibi
Hayırda sabit kılsın Allah seni
Ve zaferini daim etsin, yardım ettikleri gibi
Bunun üzerine Allah’ın elçisi; “Seni de Allah sabit kılsın,” diye dua buyurdu. Dua kabul olmuş olacak ki Abdullah bin Revâha hayatı boyunca kelimelerini hakikatin emrine verdi. Sadece sözlerle yetinmedi, o sözleri hayata taşıdı. Elçi’nin hem sözcülerinden, hem vahiy kâtiplerinden oldu. Bedir Savaşı’nda hem muharipti hem müjdeci. Zafer kazanıldığına Zeyd bin Hârise’yle beraber nefes nefese Medine’ye koşarak Hakk’ın galibiyetini müjdelemiş, ikinci Bedir seferinde ise Hz. Peygamber’in vekili olmuştu o mübarek şehirde. Uhud ve Hendek sınavlarında da ön saflarda oldu hep. O ne müthiş bir gündü. Hz. Peygamber (s.a.v.) kazılan hendeğin topraklarını taşıyan ashabına yardım ediyor, toz toprak içinde çalışırlarken bir ağızdan Abdullah bin Revâha’nın şiirini okuyorlardı:
Allah bize hidayet etmeseydi eremezdik hidayete
Ne zekât verir, ne namaz kılardık
Kâfirler saldırdı bize
Geri durduk fitne çıkarmak istediklerinde
Can feda sana ya Rasulallah, bağışla bizi
Düşmanla karşılaşma anında
Ayaklarımızı sâbit eyle ya Rabbi!
Hayatının her safhasında “sebat” ihsan ediliyor Revâha’ya. Hayber’de sebat, Hudeybiye’de sebat… Fakat bir de Mûte var, güçlerin arasında uçurum olan o büyük savaş. Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru’na bağlı olan Busrâ Emiri’ne gönderdiği elçi şehit edilip İslam’a davet mektubu yırtıldığında savaşmanın hak olduğu meydan. Son Peygamber 3000 kişilik gönüllü İslam ordusunu öğle namazının akabinde bizzat kendisi uğurluyor sefere. Zeyd bin Harise’ye teslim ederken sancağı savaşın sırrını da ima ediyor ashabına: “Zeyd şehit olursa sancağı Cafer alsın. O da şehit olursa sancak Abdullah bin Revâha’nındır. Şayet Abdullah da şehit olursa sizler içinizden birini komutan seçersiniz!”
Ordu yola çıktığında Abdullah bin Revâha’nın ağladığı görülüyor. “Niçin ağlıyorsun!” diye soruyorlar ona. “Yemin ederim, dünyaya karşı bir damla sevgim yok. Sizin de yok biliyorum. Fakat Rasûlullah’tan şu âyeti dinlemiştim: ‘Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.’ (Meryem, 71) İşte bu yüzden mutlaka cehenneme gireceğimi düşündüm. Doğrusu girdikten sonra çıkıp çıkamayacağım da belli değil.” Bu sözleri söyledikten sonra şiir okumaya başlıyor Revâha:
Oysa ben Rahman’dan mağfiret istiyorum
Bir de ta yüreğe işleyen dehşetli bir yara
Bizans ordusunun 100.000 askerle yola çıktığını duyan bazı Müslümanlar tedirgin olup duruma göre yeni bir karar alınmasını istediğinde muharip kimliğiyle hatip kimliğini birleştiriyor Abdullah bin Revâha ve “Hoşnut olmadığınız bu haber, tam da şehadet özlemiyle buralara gelme nedeninizdir. Biz düşmana karşı sayıyla değil, ancak Allah’ın ihsan ettiği imanla savaşabiliriz. Önünüzde iki güzelden biri var: Şehadet ve zafer!” diyerek savaş azmini perçinliyor.
Her şey Son Peygamber’in söylediği gibi oluyor. Önce Zeyd, peşinden Cafer şehit oluyor. Sırasının geldiğini gören Abdullah atını sürerken şiir okuyor yine:
Ey nefis! Bakıyorum cenneti hiç istemiyorsun
Boş bunlar
Kalbim mutmaindir ki sen
Su kırbasındaki bir damla susun
Ey nefis çarpışmasan da öleceksin bir gün
İşte ölüm güvercini yaklaşıverdi
Ey benliğim!
Ne arzularsan o verilir sana!
Medine cephesinin üçüncü büyük şairine gelince; Kâ’b b. Mâlik’ten başkası değil o. Müslüman olmadan önce de Medine’nin beş büyük şairinden sayılıyor Kâ’b b. Mâlik. Evs ve Hazrec arasındaki savaşlarda diliyle fırtınalar koparıyor. İyi bir eğitim almış; hesap da biliyor, kitap da. Fakat asıl Kitab’ı tanıdığında gümüşken altın oluyor kelimeleri. Öyle mısralarla kuşatıyor ki Devs kabilesini, Müslüman oluyorlar. Yanlış duymadınız, tarih boyunca ilk defa hayal orduları düşürüyor gerçek bir kaleyi; burçlarda dalgalanmaya başlıyor hakikat. Yıl 622. Son Peygamber’i Medine’ye davet etmek üzere Berâ b. Ma’rûr’la birlikte Mekke’ye gidiyor Kâ’b. Onun şair olduğunu öğrenen Nebî’nin gözleri ışıldıyor. Sonra kelimelerine düşürüyor bu ışığı sevinç olarak. “Biat” konuluyor adı sevincin.
Nihayet ay doğuyor üzerlerine veda tepelerinden. Şükretmek vacip oluyor ve Kâ’b, “Ehl-i Suffe” denilen o seçkin yoksulların içinde alıyor yerini. Denilenin “sınır”, sınırlar aşıldığında savaşmanın “görev”, harbin ise “hile” olduğunu öğreniyor orada. Gün geliyor Peygamberle zırhlarını değişiyorlar Uhud’da. Kılıçlar, oklar, mızraklar hedeflerini şaşırıp Fedai’yi yaralıyorlar. On yedi yerinden kan fışkırıyor şairin ne gam! O kılıcın hakkını kim verecek diye bakıyor. İşte Ebu Dücâne başında kırmızı sarığı yeri yaracakmış gibi yürüyerek, bir bir biçiyor akbabaları Peygamberin kılıcıyla. Kara kanatlar uçuştukça meydanda Kâ’b’ın yaralarına şifa oluyor. Fakat neler oluyor! Hamza mı düştü yere? Okçular ganimet peşine düştü de rüzgârın yönü mü değişti! Akbabalar neden “Muhammed öldü!” diye bağırıyorlar! O kargaşada ilk kez Kâ’b görüyor yüzünü Son Peygamber’in. Haykırıyor coşkuyla: “Müjdeler olsun ey Müslümanlar, yaşıyor Rasûlullah!” diye. Fakat izin yok buna. O da ne, Hz. Peygamber, “Sus!” diyor, parmağını koyarak dudağına. Harp bu! Söylemek de hak, susmak da.
Susuyor Müslümanlar konuşmuyor Kâ’b’la. Bir başka imtihan bu, Uhud sınavı değil. Böyle emretti Peygamber, “Konuşulmayacak!” Ne onunla ne de onun gibi Tebük Savaşı’na katılmayan iki Bedir gazisi, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’ el-Âmirî’yle. Mazeretleri varsa söylesinler, cihattan geri kalan hastalar, yaşlılar, engelliler gibi. “Allah hükmünü bildirene kadar konuşulmayacak.” Eşleri bile “eş” olmayacak bu süre içinde. Neredeyse lâl kesilecek bütün tabiat. Sessiz bir kuyu olacak yeryüzü onlara.
Kâ’b b. Mâlik, meyvelerin ve gölgelerin insanları rehavete çağırdığı bir mevsimde erteledi durdu savaş hazırlıklarını. Oysa gücü yerindeydi ve iki bineği vardı. “Nasıl olsa yetişirim!” diye ağırdan alırken sefer emrini, ordu Tebük’e vardı. İşte orada sordu Hz. Peygamber, “Kâ’b b. Mâlik ne yaptı?” diye. İşte o anda pişmanlık ateşleri kuşattı şairi, o anda üşüdü hurma ağaçları Medine’de. Geride kalan seksen kişiden biriydi Kâ’b. O seksen kişi ki içlerinde mazeret sahibi olanların yanı sıra münafıklar da vardı. En çok da buna içerliyordu Kâ’b. Bari bir mazereti olsaydı!
Ve ordu döndü Tebük’ten. Mazereti olanlar mazeretlerini, münafıklar yalanlarını söylediler Hz. Peygamber’e. Kâ’b bin Mâlik’e gelince; “Neden gazadan geri kaldın! Sen biat etmemiş miydin?” sorusu yıldırım gibi düştüğünde, yalana başvurmadı. “Ben doğruyu söyleyerek Allah’a iltica ediyor, O’nun hükmünü bekliyorum. And olsun ki gazadan geri kalmam için bir özrüm yoktu. Hiç bu kadar güçlü ve geniş imkânlı olmamıştım!” dedi efendisine. Bunun üzerine “Allah hükmünü verinceye kadar bekle!” dedi, Hz. Peygamber Kâ’b’a, tıpkı Hilal’e ve Mürâre’ye söylediği gibi. Bunun üzerine kapandı dudaklar, müthiş bir sessizlik kapladı Medine’yi.
Kâ’b b. Mâlik’i görenler yolunu değiştiriyorlardı konuşmamak için. Mescide gittiğinde Rasûlullah’ın gözlerini üzerinde hissediyor, ona doğru döndüğünde, yüce Peygamber yüzünü çeviriyordu. Gelen her gün sessizliği daha da derinleştiriyordu. Kâ’b çok sevdiği amcasının oğlu Ebû Katâde’ye selam vermiş, ancak selamına bir karşılık alamamıştı. “Ebû Katâde! Allah aşkına söyle! Allah ve Rasûlü’nü sevdiğimi bilmiyor musun!” dedi Kâ’b. Ebû Katâde ise susmaya devam etti. Kâ’b aynı cümleyi tekrarladı ant vererek. Katâde yine sustu. Üçüncü defa “Allah ve Rasûlü’nü sevdiğimi bilmiyor musun!” diye feryat edince, kısık bir sesle konuştu Katâde: “Allah ve Rasûlü bilir!” Bunun üzerine Kâ’b gözyaşları içinde uzaklaştı oradan.
Ellinci sessiz gecenin fecrinde sabah namazını kılmak için evinin damına çıkmıştı Kâ’b. Nefes alamıyordu evde. Dayanılır gibi değildi bu suskunluk! İşte o vakit duydu Sel Dağı’ndan birinin seslendiğini: “Ey Kâ’b! Müjde!” Kapandı secdeye hemen. Müjdeci yanına geldiğinde sevinçten bütün elbiselerini hediye etti ona. Emanet bir elbiseyle koşmaya başladı Rasûlullah’a ağlayarak. Halk bölük bölük karşılıyordu onu yollarda. O hiç durmaksızın koşuyordu, “Allah tövbeni kabul etti. Mübarek olsun,” sesleri arasında. Nihayet mescide vardı, huzuruna çıktı Hz. Peygamber’in ve o müthiş cümleyi duydu: “Annenin seni dünyaya getirdiği günden beri yaşadığın en hayırlı günle müjde sana!” Tepeden tırnağa titredi Kâ’b ve sevinçle sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Tarafınızdan mı müjde, yoksa Allah katından mı!” “Allah katından!” dedi Peygamber. Bunun üzerine bütün malını Allah yolunda bağışladı Kâ’b kendisine hiçbir şey ayırmadan. Fakat şefkatli Nebî malının bir kısmını kendisine alıkoymasını isteyerek, “Bu senin için daha hayırlıdır,” buyurdu.
Birden canlandı Medine. Kaybolan sesler geri döndü şehre. Defler çalmaya başladı. Sürüler halinde havalandı kuşlar cıvıldayarak. Her varlık Kâ’b’a sesini duyurmaya çalıştı. Hurma ağaçları bile hışırdadılar. O günlerde ve yüzyıllar boyunca hafızlar seslerine daha bir özen gösterdiler Tevbe Sûresi’ni okurken:
“Geri bırakılan üç kişiye de yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş ve nefisleri de kendilerini sıkıştırmıştı da, Allah’tan başka sığınacak hiçbir şey olmadığını anlamışlardı. Sonra onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah, Tevvâb, Rahîm olandır.” (Tevbe, 118)
Peygamberin şairlerinin öyküsü Kâ’b b. Malik’le bitmiyor. Medine cephesinde savaşan başka şairler de var. Erkeklerinin yanında şiirleriyle çarpışıyor kadınlar. Ka’b b. el- Eşref’e şiiriyle cevap veren Meymune bint Abdullah, şehit kardeşi Hz. Hamza’ya yalnız gözleriyle değil şiirleriyle ağlayan Safiyye bint Abdulmuttalib, Bedir’de şehit düşen Ubeyde b. el-Haris’in arkasından mersiye yazan Hind bint Esase ve şiirini hakikatin dili kılan diğerleri…
Evet, şair “yalnız” değil, fakat “aynı zamanda” bir hakikat habercisidir. Çünkü şiir ve hikmet akrabadır birbiriyle. “Öyle şiirler vardır ki hikmettir,” (Buhari, 8-42) demektedir Hz. Peygamber. Çünkü her şey fanidir Allah’tan başka, hoşnut olmuştur Nebi şairin sözünden:
“Şairlerin söylediği en doğru söz Lebid’in şu sözüdür; ‘İyi biliniz ki Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkumdur.’” (Muslim, 5/110.)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts