Bir Lu’betınin Hayal Seferi

Fantastik âlemlerde geçen hikâyeleri sever misiniz? Fantastik kahramanların yerinde olmak istediğiniz zamanlar oldu mu? Ya yaşadığınız ortamdan sıyrılıp bambaşka bir tecrübe sahibi olmak? Korsan hikâyeleri, peri masalları, uçan halılar / süpürgeler, modern sihirbazlık masalları… Başı-sonu bilinmez bir kuyruk.
Ben yüzlerce masalla büyüdüm. Gerek dinlediğim gerekse okuduğum masallarda beni kendine hayran bırakan özellikler hep aynıydı: Her mevsim üzerinde yemişler olan yeşil ağaçlar, uçsuz bucaksız çayırlar, masmavi gökyüzü, denizler, ırmaklar ve hepsinden önemlisi ne olursa olsun sonunda hep neşeli olmayı, birbirilerini sevmeyi, yardımlaşmayı ve sorunlarını barışla çözmeyi başaran karakterler.
O kadar olağandışı şeyler ki bunlar benim yaşadığım topraklarda. Öyle yeşil ve mavi tonlarının oluşturduğu cennete çok uzak bir yer. Adı Lu’betya. Büyük büyük dedem Kinopyo’nun temellerini attığı medeniyetimiz yaklaşık altı yüzyıldır sarı otların kapladığı ovalar üzerinde varlığını sürdürüyor. Dikenli ağaçlarımız bize su sağlıyor. Başka bir gıda kaynağımız yok. Babamdan bana geçen kutsal kitapta vaat edilen topraklarımızın, masallarımızın mekânları olan yerler olduğu yazıyor. Orada bizi bekleyen yerlere bir gün gideceğime inanıyorum.
…
Demiştim gideceğim diye. Birkaç muhafız ve iki bilimciyle masallarımın topraklarına gidiyoruz. Beni burnu uzamayan tek kişiyim diye gönderiyorlar; babamın Kral olması gelmesin aklınıza. Kutsal kitabımız Pinokyo’nun Güncesi’ni de yanıma aldım. “Geri Döndükten Sonra” başlıklı boş sayfaları dolduracağım ki cennetimizi herkes bilsin.
Yolculuk uzun sürecek dediler. Bir sarkaçla bizi aşağı saldılar ülkeden. Bir uçan ada olan Lu’betya’nın kızıl göğü indikçe beyaza yaklaşıyor. Sonra kararacakmış. Mavi gök için sabırsızlanıyorum.
…
Atmosfere girdik sonunda, dile kolay bir sene bir sarkaçta geçti. Sarkaçla aşağı inilmez dediler, biz indik. Alevler içerisinde girdiğimiz mavi gök o kadar güzeldi ki günceyi açıp yazmaya başladım. Tam güzellikleri betimliyordum ki aşağıda, maviliklerle yeşilliklerin içinde kızıllığı göğe yükselen bir ateş gördüm. Yaklaştıkça büyüdü, kocaman oldu.
İndiğimiz yerde ağacın arkasına saklanmış bir çocuk ağlıyordu. Yanına gittim. “Ağlama, neden ağlıyorsun?” diye sordum. “Annem,” dedi, hıçkırmaya başladı. Anlatıyordu ama anlayamıyordum. Seçebildiklerim: Annem, babam, ablam, yandı ve öldürecekler. Çocuğun yanında bir muhafız bırakıp yürüdük. Kızıllık evlerin pencerelerini tutmuş, içten çürütüyordu. Üç ev dayanamadı yıkıldı. Her evden canhıraş feryatlar göğe yükseliyordu. Kızıl giymiş adamlar ellerinde silahlar ve aleve sarılı sopalarla bir evden diğerine koşuyorlardı. Yanımdaki Toplumbilimciye baktım. Dedi:
“Burada yıkım var prensim. Verilere göre azınlıklara tahammül edemiyorlar; azınlıklar onlara zarar veriyorlarmış. Tek çıkış yol bu yaban otlarının kökünü kurutmak demişler.”
Durdurmanın yolları yok muydu? Vazgeçtim düşünmekten tahta canıma susamamıştım. Ama yanlış mı geldim? Cennet buralarda bir yerde olmalıydı! Çocuğu bıraktığımız yere döndük. Onu da aldık yanımıza. Bindik balonumuza havalandık. Yukarıdan bakınca kocaman bir tarlaya serili cansız bedenler ve onları ilaçlayan kızıl bedenler bana sordurdu:
– Burada kaç kişi cehennemle tanışmıştır sizce?
– Binden fazla gül bahçesi görüyorum, dedi Tinbilimci.
Balonumuz çöllerin üzerinden geçip kara örtülü, kitapta kutsal yazan bir ibadethanenin olduğu şehre geldi. Gül kokularını duydum. Bahçeler uzandı birden altımızda. Bir patlama sesiyle bahçeler dağılıverdi gözlerimin önünden. Kutsal yeri çoktan geçmiştik. Yanımızdakiyle yaşıt çocuklar ellerinde taş, bir tanka ateş açıyorlardı. Tankın kapağı açıldı. İçinden çıkan asker, elindeki makineli silahın tetiğine bastı. Etraf patlama sesleriyle doldu. Toplumbilimci “yine azınlıklar” diyordu. Dikkat edilmezse bahçeleri diken sarabilirmiş. Üstelik bu dikenler gülünkilere de benzemezmiş.
Ne demek istiyor? Bizi kemirerek yok etme tehditleri üzerine dedem tahtakurularıyla ateşkes imzalamıştı. Sonradan iki gönüllü onları kandırıp uzaklaştırdılar. Bir daha haber alamadık onlardan ama tehditler de son buldu. Bunun gibi mi? Hayır!
Üç etrafı suyla çevrili bir kara parçasından bahsettiler, buraya indik. Çocuk durmadan ağladı, ben ilk defa yalan söyledim; burnum uzadı. Meğer bulaşıcı imiş, burada yalan söylersen burnun da uzamıyor. Olan bana oldu. Önce kayadağlarda ateşlenen silahlardan bahsetti Toplumbilimci. Sonra kayısı bahçelerinin olduğu yerde taşlanan evlere şahit olduk. Toplumbilimci tam azınlık diye başlayacakken onu durdurdu Tinbilimci: “Azınlık” kelimesi dedi bir kurgu ürünü. Ben bunların hepsinde aynı ruhu ve bedeni görüyorum. Aynı türler arasında nasıl olur “azınlıklar”? Adına kan bulaşan yerdeki gül bahçeleri burada azap çukurları olarak görünüyor. İlle de olacaksa biziz “azınlık”, Lu’betîler!
Çocuğu da alıp döndük geri. Günceye son yazdığım:
Sarı otlar yeşilden daha yeşil, dikenli ağaçlar gül kokulu, tahta bedenlerimiz en büyük lütuf, çünkü bizden kırmızı sıvılar akmıyor; çünkü kızıl olan tek şey göğümüz; çünkü cennet hepimizin barışı.
Yaşasın iplerinden kurtulan biz Lu’betîler!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Süvari

Bir yolNalları parıl parıl yanan doru bir atın üstünde, bulutlarla geliyor. Zaman ki onun ardınca kıvrılan tozlu bir…

Oyun-Cak!..

Kumdan kaleler yapmak gibidir bazen, oyun… Muhkem bir inşaatın temellerini atıyor gibisindir. Kalıplara kumu doldurur, bir güzel baskılar…