Mezarlarından kalkmış ruhlar gibi şehrin sokaklarında dolaşıyorlar. Sırtlarında ayna taşları, kurnaları, hâlâ duruyorsa kitabeleri, tuğraları, lüleleri. Kimi büsbütün terke hazırlanıyor şehri, kimi direniyor, velinin kerameti gibi. Ağırlarına gidiyor su şişeleri, meyve kabuklarıyla ödüllendirilmek. Ağırlarına gidiyor her gece başka bir ayyaşın şişesini, içinde fîsebilillah yazan gümüş tasların konduğu yerde; maşrapalıkta görmek. Kurnalarına pisleyen kedi ve köpeklerin necasetinden, ekserisine kelâmullah nakşedilmiş kitabelerini sakınamamak ağırlarına gidiyor. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık,(1) diyor kitabeleri. Cennetin ve oradaki tertemiz suyun(2) müjdesini taşıyorlar başlarında.
Şehrin meczupları sebiller ve çeşmeler. Kimi bir padişahın emaneti, kimi bir sadrazamın, kimi sadece bir hayır sahibinin. Tıpkı Koca Yusuf Paşa Sebili gibi. Emanet sahibinin evveli: Gürcü bir köle, adı Yusuf. Kaptan-ı derya Gazi Hasan Paşa’nın yetiştirmesi. Âhiri, bir paşa: Koca Yusuf. I.Abdülhamid ve III.Selim’in sadrazamı.(3)
Paşa, sadaretinin ilk yılı biter bitmez bir hayrat bırakmak istedi ardında. Bir hayrat bıraksın ki, amel defteri kapanmasın. O da sebil yaptırmayı murat etti; içenlere şifa, kendisine dua olsun diye aktıkça suyu. Fındıklı’da Koca Sinan’ın eseri Molla Çelebi Camii’nin civarına inşa edildi sebil. Sene 1786.
Gelin süslendi. Başına çiçekler, dört bir yanına gümüş taslar yerleştirildi. Yalnızca kitabesi yoktu. Oysa kitabesi olmayan yapı, ismi konmayan âdem demekti. Taşçı mermeri önüne çekti. Alın yazısını yazacaktı sebilin. Âhenkle vurmaya başladı çekici. Çekiç mermerin üzerinde yürüdükçe, ayak izleri kaldı ardında: Şehinşâh-ı cihân Abdülhamid Han,(4) diye padişahı zikretti evvelâ, ki gelecek nesil bilsin sebilin ne vakit inşâ edildiğini. Ardından gelen satırlar, Cenab-ı Allah’ın feyzine nâil olmuştur padişahımız; cihan, onun saltanatında ziynet bulmuştur, diye methiyeler sundu.
Kitabenin ilk parçası tamam olunca, bir tabaka mermer daha çekti taşçı önüne. Hayrat sahibine gelmişti sıra. Süleyman Peygamber’in veziri Âsaf’a benzetti Sadrazam Yusuf Paşa’yı. Bu semtin âb-u tâbın virdi hakka âsaf-ı yektâ, dedi onun için. Sebil o kadar yakışmıştı ki sahile, Fındıklı bu sebille ne kadar övünse azdır, diye yazmak için besmeleyle bir kez daha kaldırdı çekicini: Şerefle sahil-i Fındıklı fahr itse revadır bu. Sebilden akan su, cennetin selsebil ırmağıydı sanki, öyle diyordu kitabe. Tertemiz, berrak suyunu içmeye davet ediyordu yoldan gelip geçen susamışları: Zülâl-âsâ için ey teşne-gân âb-ı musaffâdan. Yirmi sekiz satır yazdı taşçı, sebilin soğuk suyunu çarparak mermerin yüzüne.
Kitabeler hüviyetiydi yapıların. Nerede, kimin tarafından, hangi niyetle ve hangi şartlarda yapıldığı ince ince saklanıyordu şiirsel beyitlerin içine. Rakamlar değil, harfler kullanılarak atılıyordu doğum tarihleri. Bir cümleyle 1201 demeye çalıştığı gibi taşçının: Söz olmaz tarhına a’lâ sebil-i küşâdır bu.
Şimdi anlıyorum niçin / eski şairler onların / yapımına tarih düşerlerdi / kendisine benzediğini / bilirdi şair bir çeşmenin / onun doğumunu kutlardı / böylece şiirle, dediği gibi şairin doğumunu kutluyorlardı çeşmelerin ve dahi her yapının, hisab el-cümel ilmiyle(5).
Eski zaman inceliklerinin kapısı… Her sokakta bir tane. Çeşmeden su almaya gelmesi mutlak olan sevdiklerini görmek umuduyla köşe başlarında delikanlılar beklerdi. Türküler terennüm edilir, hattâ hasır iskemleli kır kahveleri kurulurdu çeşmelerin civarında. Her meydanda bir çeşme. Ahşap cumbalı evlerin kafeslerine bakardı meydan çeşmeleri. Doldurup “rabbi yessir” yazılı tasını, bütün mahalle teselli içerdi(6). Her cami avlusunun duvarında bir çeşme. En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra, güvercinler dökülür; beyaz boyunlarını uzatıp taslara, ürkmeden su içerlerdi.(7) Oda çeşmeleri vardı. Suyunu serperdi öfkeye yenik düşen kalplerin üzerine. Husûmet, onun sesinden korkar, onun sebebine giremezdi hiçbir kapıdan. Namazgâh çeşmeleri, başı sonu gözükmeyen uzun yolları beklerdi. Yorgunluktan bîtab düşmüş çocuklar, çölün ortasında kavrulmuşçasına çeşmeye koşarlar; telâşla başlarına diktikleri tasın suyu, esmer yanaklarından billur billur süzülüp bağırlarına dökülürdü. Yolcular abdest almak için sıvarken kollarını, dua ederlerdi hayır sahibine. Kaç yolcunun sevabından nasipdar olmuştur çeşmeyi yaptıran! Kaç yolcunun duasıyla bir kandil daha yakmıştır melekler onun kabrine! Şehrin gelinleri sebiller. Su yerine süs akıtan sebiller. Su yerine ballı şerbet, süt akıtan sebiller. Bayramların, kandillerin, ramazan gecelerinin gönüllü hizmetlileri.
Çeşmeler, yer konuğuydular göklerin. Yağmurlarla akrabaydılar. Haber getirirlerdi dağların diplerinden. Ne zaman durdular? Kim durdurdu onları? Kim kesti bu neşeli çocukların sesini? Kim susturdu o cânım çeşmeleri?
Su insanın ayağına geldiği gün, çeşmelerin bir daha hiç konuşmayacağını anladı sakalar. Beyaz sorguçlarını, siyah çizmelerini çıkarıp kaldırdılar tavan arasına. Özene bezene süsledikleri atlarının sırtından kırbalarını indirdiler. Zira hâcet kalmamıştı sokak sokak dolaşıp “Şehidan-ı deşti kerbelâ ervahları için sebiiil!” diye bağırmaya. Hafız-ı taslar, çeşmeleri alınlarından öpüp onları Allah’a emanet ettikleri günden sonra, kimse aklayıp paklamadı hazneyi, kimse kalaylamadı tasları. Kimse su içmeye gelenlere hatırlatmadı, besmeleyle destur almadan çeşmeye uzanılamayacağını. Çeşmenin başında yapayalnız kaldı su yolcuları. Yalağa oturup günlerce bir ayak sesi beklediler. Bekledikleri gelmeyince, onlar da terk ettiler çeşmeleri. Çok geçmeden lüleler söküldü, taslar toplanıp götürüldü meçhûle. Gürül gürül şehre akan su, dağlara geri döndü. Vakıf kâtipleri, su nazırları, sebilciler…(8) Bir bir yalnız bıraktılar çeşmeleri. Kurumuş bir ağıt, kurumuş bir kan gibi.
Doğumunu ecdadın kutladığı sebil ve çeşmelerin yasını kimse tutmadı. Yerlerinden edildiler, onları kimse ağırlamadı. En umulmadık bir anda, hiç beklenmeyen bir zamanda, birden karşımıza çıkıveren Koca Yusuf Paşa Sebili… Nereden bilecekti Paşa, asırlar sonra bir gün Karaköy’den Dolmabahçe’ye yol yapılacağını ve biricik sebilinin ayağa dolanıp yerinden edileceğini?(9) Yüz yetmiş yaşındaki sebil, bin bir zahmetle kaldırıp mermer cüssesini, ayrıldı Fındıklı’dan. Yürüdü, yürüdü… Kabataş’ta vapur iskelesinin karşısındaki set duvarını buldu ve bir kiracı gibi her an yerinden edilmek korkusuyla oracıkta beklemeye başladı. Neden sonra biri onu fark etti. Kubbesini, saçağının altına düşen gölgeyi… Birkaç masa ve sandalye koydu önüne, duvarına da yeni adını astı: Sebil Cafe. Fındıklı sahilinin gözdesi, Koca Yusuf Paşa Sebili! Lâyık değiliz biz sizden af dilemeye bile!
Başına kadar diri diri kaldırımların altına gömdüğümüz çeşmelerden af dilemeye lâyık değiliz. Gazete bayii, çay ocağı, büfe yaptığımız sebillerden… Onarmak, temizlemek bahanesiyle güzelliğini sadeliğinden alan yüzünü; kömür karasına, altın sarısına boyadığımız sebillerden…
Gidip bir çeşmeye kapansak. Ya da çeşme bize açılsa. Ya çeşme gelip bizde kapansa. Birlikte bir ağıt olsak. Gidip bir sebile kapansak. Bize ait olanı geri alsak. Gücümüz yetmez suyunu akıtmaya lâkin gücümüz yeter haysiyetini kurtarmaya. Teknesini getirse bir ebruzen. Boyalarını karsa bir köşede. Bir köşede bitmiş şemsesinin tahrirlerini çekse müzehhip. Hattat kaf’ın keşidesini çekerken tuttuğu nefesini salıverse bir anda. Onun nefesine eşlik etse bir ney. Başka bir köşede mızrap dügâha çarpıp karar kılsa hicaz makamında. Biz’den kırmızı bir damla düşse ağır ağır tekneye. Suya değer değmez bir lâleye dönüşüverse ânında. Her yerde ve zamanda anıt gibi ayakta(10) kalsa çeşmeler, sebiller.
(1) Enbiya Sûresi, 30.ayet
(2) İnsan Sûresi, 21. ayet
(3) İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İsmail Hami Danişmend, C.5, sf. 68
(4) Kitabenin tamamı için bkz: İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri, Affan Egemen, Arıtan Yayınevi, sf. 834-835
(5) Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, Ötüken, İstanbul, 1992
(6) Sebilci, Yusuf Ziya Ortaç
(7) Sebil ve Güvercinler, Ziya Osman Saba
(8) Kültür Dergisi, Süleyman Faruk Göncüoğlu, 9.sayı, sf.29-39
(9) Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.5, sf. 35-36
(10) Dipnotu verilmemiş italik yazıların tamamı, Üstad Sezai Karakoç’un Ayinler/Çeşmeler kitabından alınmıştır.