Bu lavabo sallanır. Sallanmasın diye denenmedik yol bırakmasak da sallanır. Türlü türlü çiviler, altına dayadığımız kalın tahtalar kâr etmemiştir. Anneannemin abdest alırken üstüne attığı ayağı yüzünden de, babamın ellerini yıkarken çarpan göbeği yüzünden de, kardeşimin musluğa yetişmek için dayadığı kolları yüzünden de sallanır. Nedense kimse ondan kurtulup yerine yenisini almayı düşünmez. Herkes küçük, çelimsiz bir lavabodan korktuğunu kendine itiraf etmeden girer banyoya. Ben de girdim. O lavaboda ellerimi yıkayıp, her gün yaptığımın aynısını yaptım. Aynaya bakıp onlarca defa “Sizden nefret ediyorum!” diye yüzümdeki çillere sövdüm.
– Sizden nefret ediyorum! Sizden nefret ediyorum!
“Uğraşma suratınla onlar sana çok yakışıyor” diyen anneme inat fazladan bir kere daha söyledim. Oysa ne kadar fazla para harcamıştım kullandığım leke gidericilere. Yarın daha iyi olanını bulmak için kendime söz verdim.
– Evet. Söz veriyorum, kurtulacağım sizden.
– Kurtulamazsıııın, kurtulamazsııın…
– Sus! dedim ona. Kapa çeneni!
Susmadı. Aksine avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Her an biri kapıyı açıp, bu gürültü de nereden geliyor, diyebilir, sonra ortada benden başka kimse olmadığını görünce suratıma aptal bir mahlûkmuşum gibi bakabilirdi. Ama umurumda değil. Kimseyi görmeyecek kadar sinirlendirmişti beni. Hem de en zayıf noktamdan vurarak. Üstelik konuşmaya ve beni delirtmeye devam ediyordu.
– Kurtulamazsın, kurtulamazsın işte.
– Çillerimden değil ama senden kurtulacağım.
Sustu. Ne olmuştu birden? Ben de onu en zayıf yerinden mi yakalamıştım? Keyiflene keyiflene dişlerimi fırçaladım, makyajımı yapıp, aynanın önüne bıraktığım küpeleri taktım.
Şimdi sıra bendeydi. Onun zayıf noktasını bulmuştum. Bu evden defolup gitmesini sağlamak ona yapacağım en büyük kötülük olurdu. O halde bunu başarmalıydım. Bu sayede beni delirtemeyecek, yüzümdeki çillerden kurtulmamı engelleyemeyecekti.
Ne vardı sanki iki yıl öncesi gibi kavgasız gürültüsüz biri olsaydı. Babama onun yerine yenisini almanın en akıllıca karar olacağını telkin ettiğimde başladı her şey. Eskimişti. Yüzündeki çatlaklar artmıştı. Çirkindi. Göz zevkimi bozuyordu. Hem sinir oluyordum ona. Küflenmiş silikonlarına, boruları görünmesin diye etrafına bir lastikle gerilen sarı basma kumaşına, paslanmış aynasına. Yirmi yıldır aynı lavaboda aynı tip sabunla elimi yıkamama, çoraplarımı çamaşır makinesine atmayıp elimde yıkamamı söyleyen anneme, saçlarını lavabonun tam ortasına tarayıp, çöpe atma gereği duymayan kız kardeşime.
Neden bir tek ben yıkıyordum onu. Hem de bu evde onu istemeyen tek kişi ben olmama rağmen. Evi tadilata sokup bütün odaları en güzel mobilyalar, en yeni sistemlerle donattığımızda niçin bu banyo aklımıza gelmedi? Benim dışımda herkes ona ölümüne bağlanmıştı. Haksız da değillerdi. El yıkamak, önünde tıraş olmak, içine saç taramak dışında her işe yarıyordu. Bütün bunlara dediğim hiçbir şey yok. Ama neden bu lavabo?
Bugün uyanır uyanmaz banyoya gidip yüzümü yıkamadım. Gözümdeki çapaklarla, karışık saçlarımla oturdum kahvaltı sofrasına. Herkes bana bakıyordu.
Annem; kızarak, kız kardeşim; iğrenerek, babam; anlamaya çalışarak, anneannem; içinden lahavleler çekerek. Yaptığımın yanlış olduğunu uygulamalı gösteren tek insansa annemdi. Ani bir hareketle masanın altına eğildiğinde nedenini anlamamıştım. Her şeyi elinde bir terlikle ağzından köpükler saçarak bana bağırdığında çaktım.
– Çabuk banyoya!
Bu sefer gitmeyecektim. Bu sefer onların dediği olmayacaktı. Bu lavaboyu evden göndermek için bir yol bulmuştum ve o yolda sonuna kadar yürüyecektim. Omuzlarımı silkip dediğini yapmayacağımı belli ettiğimde kafamın tam ortasına annemin terliğini yemiştim ama bu kararımı değiştirmedi.
– Bir daha o lavaboda yüzümü yıkamayacağım, saçlarımı taramayacağım, dişlerimi de fırçalamayacağım. Ta ki evden gidene kadar.
Kız kardeşim takındığım tavrın uzun sürmeyeceğini düşünmüş olmalı ki alaycı bir şekilde gülüyordu. Babamsa her zamanki gibi anneme bunalımda olduğumu, alttan alması gerektiğini söylüyordu. Beni takmayan tek insan anneannemdi; önündeki tabaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu.
Kahvaltıdan sonra ellerimi, yüzümü mutfakta yıkadım. Önüme serdiğim bir havluya saçlarımı taradım, sonra da onu pencereden silkeledim. Bunların hepsini annem görmeden yaptım ki mutfaktaki arınma işlemlerimden sonra bir terlik krizi daha yaşamayayım.
İsteyen gülsün, isteyen söylensin, isteyen takmasın. Kimse beni o banyoya yeni bir lavabo gelmeden sokamayacaktı. Sahiden de öyle oldu. Bir ay geçmesine rağmen hâlâ girmemiştim ve hâlâ kimse yeni bir lavabo almak için teşebbüste bulunmamıştı. Yüzümdeki çiller de azalmıştı, sinir krizlerim de. Yaşadığım bu değişim bile her şeyin suçlusunun bu lavabo olduğunun kanıtı olarak gösterilebilirdi. İnadım inattı, gerekirse bir ay daha bekleyebilirdim. Ama ya daha fazla sürerse. O kadar sabrım var mıydı? Karşı dairemizdeki halamın tuvaletini bir ay daha kullanmam beni ne kadar zorlayabilirdi ki? Ya da her defasında hal hatır sormaya gelmiş havasıyla oturup sonra belli etmeden tuvaletini kullanmaya çalışmak. İki ay boyunca bu tuvalet koşturmacasını yaşadım. Evdekilere göre ağzımı açmaya hakkım yoktu. Bütün bunların sebebi bendim. Güpgüzel banyomuz ve henüz değiştirme gereği duyulmayan işe yarar bir lavabomuz vardı. Sadece birkaç yerinde çatlak, borularda sızdırma, çivileri tutmayan dökük bir duvar. Hepsi bu kadardı. Hayata bir de pozitif yönden bakıp elindekinin kıymetini bilmek gerekiyordu. Yeni bir lavabo yeni bir masraf demekti. Sizce ne oldu, bekleme süresi üç aya mı çıktı? Kararlılığım etkiledi mi annemi? Bunca zamandır girmiyor işte banyoya, gel alalım yeni bir tane dedi mi babama? Demedi. Her sabah yüzümü mutfakta yıkamama, dökülen saçlarımı pencereden silkelememe bir şey demedi. Eninde sonunda bu inadımın kırılacağını düşünüyorlardı; ama durumun ciddiyetini kavramaları geç olmadı. Üç ayda bir ziyaret ettiğim psikoloğumla konuşmak anneme de bana da iyi gelmişti. En azından yeni bir lavabo konusunda benim tarafıma geçen biri vardı artık. Babam annemin bu ani dönüşüne kızmış olacak ki eskisi gibi alttan almıyor, annemi sakinleştirmiyordu. Kız kardeşimse bütün bunları dikkatleri üstüme çekmek için yaptığımı düşünüyordu. Bazen de banyoyu yıkamamak için bu yola başvurduğumu savunuyordu. Evet, ettiğim yemin sayesinde lavabo yıkamaktan, gelen geçenin ıslak bıraktığı turuncu banyo terliklerimizi duvara dayamaktan, sulanan sabun tabağını her gün değiştirmekten kurtulmuştum ama uzun zamandır çillerime yakından bakamıyordum. Evimizdeki tek ayna banyodaydı ve ben oraya giremezdim. Kullandığım leke gidericinin işe yarayıp yaramadığını kontrol edebileceğim tek yer evin pencereleriydi. Daha ne kadar bakacaktım bu pencerelere? Makyajım, saçlarım istediğim gibi miydi? Üç ayda kaç kilo verdiğimi bu pencerelerden yeterince anlayabilir miydim? Anlayamazdım.
Bu kadar zamandır gittiğim yolun yol olmadığını, banyoda duran lavabonun bana bir zararının dokunmadığını, yeni bir tane almanın gereksizliğini her defasında anlatan babam da anlamıyordu beni. Ve galiba anlamayacaktı da. Annemin benim tarafıma geçmiş olması hiçbir şeyi değiştirmemişti. Sadece evde daha fazla kavga ve gerginlik oluyordu. Her şeyin sorumlusu bendim. Şu kapının arkasında insanı delirtircesine sırıtan ve her işe burnunu sokan lavabo da suç ortağı. Canım sıkılıyordu. Beni değil onu tercih etmelerine içerliyordum. Bir lavaboyu kırıp atmak insan kalbini kırmaktan daha mı güçtü? Bir müddet unutmalı mıydım? Banyoya girip o hiç yokmuş gibi mi davranmalıydım? Belki her şey kendiliğinden oluverirdi. Belki de hemen şimdi oraya gidip o aptal lavaboyla yüzleşmeliydim.
İçeri yavaşça süzüldüm. Aynanın karşısına geçip çillerime uzun uzun baktım. Ne kadar da solmuşlardı.
– Kurtuldum işte sizden kurtuldum.
– Tık tık, tık tık, tık tık!
Sallanıyordu. Görmeyeli duvardan iyice ayrılmış, düşmek üzereydi. Çivileri daha fazla tutamazdı onu. Can çekişiyor, sesi kulaklarımı tırmalıyordu.
– Tık tık – tık tık!