ÇIPLAK AYAKLA YÜRÜYEN ŞİİR

Yazı, insanoğlunun kısıtlı anlamlarının kısıtlı karşılıklarını oluşturan semboller haritası olarak ona bir saha, bir çerçeve çizmiştir. Yazıda tasvir ve tahrif bir arada damalı bir tahta gibi birbirine bitişik ve birbirini takip eden kısımlar olarak onun oyun sahasının bütün imkanlarını imler. Bu yüzden gerçeği tespit ve yozlaştırma beraber gerçekleşir. “Sun” kökünden gelen sanat; insanın soyut ve geniş alemini, düşünce ve his dünyasını açığa vuran yazın türlerinde onun karakterine uygun olarak bu satranç tahtasının üzerine çekilir ve ama bu kökten uzanması itibariyle de daha ziyade yozlaşan alanda dönenir. Bu alan zaten arzda salt gerçekliğin üzerindeki buğu, kafanın içindeki harflerin bitimsiz parlamalarıyla yürüyen insanın sürekli okşadığı, sürekli mayaladığı zanlarının üzerinde onun sürgit gerçekliğine katkıda bulunur. Yeniden üretilen bütün bu gerçeklik arzın üzerinde yürüyen insanın yürüme esnasındaki hareketinde olduğu üzere ayakların tekrar tekrar ona temas edip ondan kopması gibi bir süreç izler. Yürümenin durmasıyla ancak ayakların “gerçek”ten kopuşu engellenebilir ki bu da susmak anlamına geliyor. Ancak salt susku gerçeğe sürekli temas edebilir.
Ancak insan, yürümek üzere yaratılmış bir varlık, yürüyen tek varlık olarak bu eylemle korkunç derecede ilgilidir. Ve onun yazıyla oynaması kaçınılmazdır. “Yazın”ın içinde şiir diğerlerine göre daha farklı bir yürüyüş biçimi, ayakların yere daha sağlam bastığı bir gezintidir. Bu gezintide vücut yürüme eylemine bütünüyle katılır ve üzerinde yürüdüğü alanla bir cereyan içindedir.
“İnsan değişiyor” düşüncesi her çağda popülerdir. Ve insan gerçekten de değişir. Ama onunla ilgili bazı şeyler asla değişmez. Bunlardan biri de yürümek dediğimiz bu eylemdir. Ve bu olgunlaşmayan eylem, zihnin kontrolünden koparılarak dünyevi amaca giydirilir. Ama bu uyuşan devinim kesinlikle olgunlaşmış zihnin zorlayacağı bir kapı, upuzun bir menfezin eşiğidir. Şiirin dilin içinden zorlayarak açtığı menfez, o uyanış da tam olarak buna karşılık gelir. Ve ki yürüyüşler arasındaki fark, yürüyüşteki çocukluk izleri, yürüyüşün taşıdığı gövdeye göre çeşitliliği ve diğer bütün şeyler bu metafora ufak bir hava deliği bile bırakmaz.
Yürüyüşünü değiştiremezsin! Gülüşünü ve senden koparak oluşan diğer bütün temel eylemlerini değiştiremeyeceğin gibi. Sana yedirilen ekmeğin, yüzüne bulaşan dalların, öğretilerinin, şarkılarının içinden yürürsün. Ve temponu, ritmini beraber yürüdüklerine göre ayarlarsın. Ve bazen de yalnız yürürsün, yalnızca kendi iç ritmini yudumlayarak. O, aynı zamanda bir dans biçimi de değil midir?
Şiirle yürüyen adam, şair. Göz ve gövdesini göğe bulaştırarak doğanın, halkın ve metafizik buğuların içinden yürürken, ayaklar da devamlı onu som toprağa yani kendi esaslı çemberine bağlar. Zaten gerçekle kurulan kısıtlı bağlantı, şairin yürürken küçük zamanları ve ona ait enstrümanları kuşanmasıyla daha da bulanıklaşır ve azalır. Çarık, sandalet, bot ya da kundura hepsi bir şekilde o akışı tıkar ve toprakla zihin arasındaki bağı silikleştirir. Bu enstrümanlar şairin kendi çağıyla ilgili modalara ona ait renk ve kıvrımlara denk geliyor. Bu bir anlamda da bir güven yanılsamasını ortaya çıkarıyor. Çağıyla kuşanan şair, bir zaman sonra yalnızca onunla söyleşmeye başlıyor ve yürüyüş ilerledikçe aslında yeri değil ayakkabısını duyumsadığını görüyor.
Çağdan [popülerden] soyunan insan, bu akışı tekrardan canlandırabilir. Ve kendi vücudundaki elektriği toprağa göndererek, varlığın sonsuz uğultusunu içine alabilir. Kurulan bu bağlantı, hâlihazırda işlenmekte olan insan dilini, bir bebeğin cümlelerine ya da bir delinin vaazına benzeterek akıl almaz bir muştu ya da bir lanet gibi çağlara uğrayarak tekrar mahzenine çekilen o “şiir”e yeniden açar. Ve şair, fertleri tarih içine yayılmış tuhaf kavminin son temsilcisi olarak gezintisine başlar. Bazen daha önceden yürünmüş yerlerden geçer, bazense bakir bir vahaya açılır yolu. Ve fatihi olduğu bu vahada bıraktığı izler kendinden sonrakilere de bir işaret olur.
Demek ki şiir derken tek bir şeyden bahsediyoruz. Ve şiir hakkında konuşuyorsak eğer aynı şeyi söylüyoruz. Ve ayak izlerinden yola çıkarak bunun yalnızca bir insanın değil aynı zamanda bir yürüyüşün de izleri olduğunu görmeliyiz. Şiiri anlamak için bakmamız gereken yer toprağın bir parça üstüdür. Şiir oradadır. Şiir dergilerin, kitapların içinde yitip giden bir şey değildir. O olan ve süren bir şeydir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts