İnsanın her türlü çevre ve dönemden etkilendiği şüphe götürmez bir olgudur. Ancak bu etkilenmenin hangi yollardan ve iletişim hatlarından geçerek gerçekleştiği ve ne netice verdiği tartışılabilir. Toplumların siyasi ve sosyal olaylarla yoğrulduğu uzun süreç içinde görüş ve düşüncelerimizin değişime uğraması ortaya yeni eğilimler ve ifade şekilleri çıkarır.
Toplum tarafından bir simge olarak ortak kabul gören unsurlar için insanlar fazladan düşünmeyi, kimi noktalara itiraz etmeyi, eleştirmeyi ve irdelemeyi pek akıllarına getirmezler. Çünkü bunların kendilerini kanıtlamış ve toplumun ortak değerlerini oluşturan kavram ve eserler olduğu konusunda fikir birliği bulunmaktadır. Fakat bu konularda kendimizden emin olmamız acaba yeterli ve yetkin bir yaklaşım mıdır? Yoksa simgeler üzerinde daha dikkatle durmamız mı gerekmektedir?
Bir saray, meydan, caminin veya eski eserin sanat eseri olup olmadığını tartışmak pek sıklıkla görülen durum değildir. İnsanların bu eserlere bakış açısı onların temaşa edilmesi gereken ve estetik değerler içeren mekân ve nesneler olduğu yönündedir. Onların tarihi ve simgesel değerlerinin toplum için bir doğru, bir ön kabul olduğunu söyleyebiliriz.
Mimari açıdan sorgulamadıklarımızın kişi ve toplum üzerideki etkisinin ne olduğunu aramaya çalışmak bu yazının amaçlarından birini oluşturuyor. Ancak yeni bir mimarinin insanı tepeden tırnağa değiştirebileceği gibi hayalî bir düşünce taşımadığımın önceden bilinmesini isterim. Bu yönde sınırlı bir başarı bile büyük bir adım sayılmalıdır.
Plastik sanatların toplumu nasıl etkilediği konusunda şüpheye mahal bırakmayan örnekler mevcuttur. Bu etkilenme önce en basit şekliyle kronolojik verilerde kendini ortaya koyar. Kübist ressamlar Cézanne olmadan ortaya çıkamazdı. Fikirler ve akımlar birbirleri üzerine inşa edilerek gelişirler. Tıpkı basamakların birbirini takip etmesi gibi basit ama temel bir şeydir bu. Bazı fikirler başta önemsiz olabilir ya da önemsiz, pratik bir geçerliliği yokmuş gibi görülebilir ama sonraki nesiller bu fikirden hareketle çok önemli işler başarabilirler.
Pek tabii ki büyük yenilikler, dâhiyane fikirler veya olağanüstü çözümler herkesin harcı değildir. Bunu her mimar veya sanatçı başaramaz ama ondan da beklenen hiç olmazsa kötü, seviyesiz ve kopyacı olmamaktır. Eğer bu tuzaklara düşecektiyse bunu tedris görmeden de yapabilirdi. Dâhilere gelince; eğer onlar daha sık yetişselerdi dünyamız zaten farklı olurdu. Dâhileri arayacağımıza sıradan olanların seviyesini yükseltmeye çalışmak daha doğru olur kanısındayım. Çünkü dâhiler de gökyüzünden inmezler, onları ortam doğurur.
Sanatın bütün dalları insanoğlunun kendini ifade etme ihtiyacından doğmuştur ve tesadüfî bir faaliyet değildir. Başka bir iddia sanatın toplumsal farklılaşma yaratma ve toplumun güdülmesi ihtiyacından doğduğunu ortaya atsa ve kimilerince kabul görse de sanatın çıkış noktasında öncelikle mahir ellerin bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Kişisel bir dürtü olmadan sosyal direktiflerin ne denli başarılı olacağı da tartışılır.
Son yüz yıla bakalım ve sanatla daha doğrusu özel konumuz olan mimariyle manevi hayatımız arasında bir irtibat kuralım. Cumhuriyet döneminin mimari alanda karnesine tarafsız bir gözle bakarsak ne yazık ki bu konuda karnemizin pek de başarılı olmadığını görürüz.
Ayakta durmakta ekonomik zorluklar çeken yeni rejimin yani cumhuriyetin öncelikleri herhalde başkaydı ve bu sebeple günümüzden bir asır geriye gidip haksız bir eleştiri yapmak doğru olmaz. Çünkü o dönemin taleplerini ve çalkantılı sosyal hayatın karmaşık etkenlerini bilmemiz pek kolay değildir. Ancak devletin dini mimariye olan ilgisinin azalmış belki de tamamen ortadan kalkmış olduğunu söyleyebiliriz.
Örneğin cumhuriyetin elli yılını anlatan ve İş Bankası Yayınları’ndan çıkan kitapta dini mimari hakkında bir eser bulmanız mümkün olmayacaktır. Anlaşılan, dini eserlerin bu incelemede yer almamasının sebebi kayda değer bir bina görülmemiş olmasıdır. Herhalde kendimize bunun nedenini sormamız gerekir. Acaba daha sonra yayımlanan eserler daha mı zengindir dini yapılar açısından? Ellili yıllar kuşağının bazı mimarlarının eserlerinin toplandığı Mimarlık Antolojisi adlı kitapta Prof. Dr. Enis Kotran da sadece iki esere yer veriyor. İlki Vedat Dalokay’a, ikincisi ise Prof. Dr. Bülent Özer’e ait. Oysaki ülkemizde büyük bir çoğunluğu Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş, yetmiş bin civarında cami bulunmaktadır. Konuya özel bir ilgisi olmayanların bile, eğer yaşları uygunsa, hatırlayabilecekleri eser Vedat Dalokay’ın Ankara Kocatepe için tasarladığı camidir. Bilindiği gibi bu proje de uygulanma olanağı bulamamıştır. Netice itibarıyla kesin olan bir şey varsa o da bu iki kitabın Cumhuriyet döneminde yapılan yetmiş küsur bin caminin içinde kayda değer bir şey görmemiş olmasıdır. Bu iki eseri zikretmemizin nedeni genel durum hakkında bir fikir vermekten ibarettir.
Tüm binalar iç mekânlardan oluşurlar ve buna göre bir programları vardır. Mekânlar, büyüklükleri, diğer mekânlarla olan ilişkileri ve kardinal yönlerle bağlantıları, dolaşım alanları, binanın şehir trafiğiyle bağlantıları ve imar durumu diğer saymadığımız ve binanın özelliğinden doğan etmenler projelendirme sırasında göz önünde tutulur. Havaalanları bu konuda çok belirgin özellikler sergilerler. Kaybolma olasılığı göz önüne alındığında, bir havaalanında bavul trafiği insan trafiğine göre daha hassas bir konudur ve binanın yolculara kapalı kısmını neredeyse bir fabrikaya dönüştürür.
Camilere gelince onların zorlukları başka bir noktada yatmaktadır. Cami bina içi işlevler açısından sade bir yapıdır, karmaşık mekânlardan oluşmaz ve genel olarak tek bir hacim hatta tipine göre tek bir kütle olarak görülüp algılanabilir. Tabii yaptığımız tariften farklı örnekler de sayılabiliriz. Büyük eserleri yani külliyeleri, bu kategori içinde mütalaa etmek mümkün değildir. Bu eserlerde azla çoğun, ağırla hafifin, yatayla dikeyin ve küresel formun inanılmaz bir dengesi vardır ve mimarisi bir bütün olarak algılanır. Camide ince, mütenasip bir ya da birkaç minare, sayı fark etmeksizin sadece siluetin yarattığı güce ve etkiye dayanarak, kütlesel ve kendisinden çok daha büyük bir hacim işgal eden kubbeyi dengeler.
Selâtin camilerinin hatta önemli aileler için inşa edilmiş olan camilerin -ve onları günümüzde anakronik olarak yaşatmaya çalışan ardılların eserlerinin- en azından irili ufaklı kubbelerle yarattıkları etki de farklıdır. Ana binaya, kubbeye ve yarım kubbelere karşı itaatkâr bir biçimde ama mesafeli duran revak kubbeleri bile oluşturduğu küçük bir orduyla onları durdurmaya çalışır. Külliyelerin farklı binalarını bir kenara bırakırsak bile tarif etmeye çalıştığımız medrese ve şadırvanın bulunduğu revaklı avlu eski dönemin agora ya da forumu olmasa da kendine özgü ve şehircilik değeri taşıyan bir mekândır hiç şüphesiz. Kentsel açıdan yoğunluk düşürücü bir etkileri olduğunu inkâr edemeyiz. Cami avlularının işlevleri geçmişte şüphesiz ki günümüzünkinden farklıydı ama bir hareketlilik her zaman aynı yoğunluk ve mahiyette olmasa da yaşanıyordu. Bu mekânı Venedik’teki San Marco kilisesinin karşısında uzanan aynı adlı meydanla paralel düşünebiliriz. San Marco Meydanı yanı başındaki çok önemli kütüphaneyle birlikte elbette ki ticari bir alandı ve bizim revaklı avlumuzun böyle bir ticari iddiası yoktu ama kentin hayatı açısından, iki farklı toplumda oynadıkları önemli rol sebebiyle, aralarında benzerlikler olmadığı kesinlikle söylenemez. Hiç değilse yoğunluğu düşürücü ve kente nefes aldırıcı bir etkileri vardır.
Cami avlusu ilahiyat öğrencilerinin mekânıydı ve din âlimleri burada yetişmekteydi. Mensup oldukları din, bilgi ve yetenekleriyle mütenasip olarak her ikisinde de insanlar kuşkusuz kendilerine bir tartışma ve yaşam ortamı yaratmışlardı. Kısaca Osmanlı döneminin bu büyük dini yapılarına külliye olarak bakıldığında bunların sadece güzel ve mütenasip eserler olarak kalmayıp, San Marco’nun Venedik’e yaptığı gibi, şehirciliğimize yön veren eserler olduğunu da hatırlarız.
Bugün aynı boyutlarda bir eser yapsak aynı işlevleri yerine getiremez çünkü günümüz toplumunda o zaman mevcut olmayan yeni kurumlar vardır. Birkaç örnek durumu aydınlatmaya yeter. Bursa’daki Yeşil Cami külliyesi cami, türbe ve medreseden oluşurken Edirne’deki Beyazıt külliyesi çok daha kapsamlı bir yapıdır. İstanbul’daki külliyeler ise daha da kapsamlıdır. Günümüzde bu kompleksi meydana getiren yapıların çoğu bu yapı kümesiyle olan organik bağlarını kopartmışlardır. Medreselerin yerini ilahiyat fakülteleri almış, ilköğretim okulları kurulmuş, tımarhaneler hastanelere taşınmış, hamamlar modern evlerin içine girmiş, çarşılarsa modern Avm’lere tahvil olmuştur. Fakat tabii ki Avm’lerde bedestenlerin tevazu ve şirinliğini bulmak kabil değildir. Şimdi o boyutta ibadethaneler yani camiler yaparken daha dikkatli olmak gerekmektedir çünkü ana binanın yanında onu dengeleyecek mimari unsurlar bulunmamaktadır. Selâtin camileri bir külliye mimarisidir. Külliye mimari literatüre Osmanlıların bir katkısı olarak girmiştir. Bu sebeple külliye bir yandan Osmanlı İmparatorluğunun gücünü ve azametini simgelerken bir yandan da toplum yararına inşa ettiği binalarla ana binanın diğer binalar üzerine kuracağı tahakkümü ve dolayısıyla haşmet ve büyüklük duygusunun yaratacağı kibri kırar. “Böbürlenme padişahım senden büyük Allah var” sözü gücünü İslam’ın felsefesinden alır.
Ama bu son saydığımız yani külliye özelliklerini ihtiva etmeyen cami sayısının ekseriyetini göz önüne alırsak cami son cemaat mahalliyle birlikte ve içindeki bazı ayrıntılar göz ardı edilirse, tek mekândan meydana gelir. Yani bir otel veya hastane gibi teknik, işlevsellik, dolaşım alanları vb benzeri sorunları son derece karmaşık binalar kategorisinde değildir hatta sade bir yapı türü olarak tebarüz eder. Bu bakış açısından cami abidevi ve sanatsal bir yapı olmaya çok uygundur. Binanın bütünündeki proporsiyonlar, iç mekânda arzu edilen ışık ve buna bağlı olarak duvarlardaki dolu boş oranları ön planda olup onu mihrap, minber ve diğerleri izler. Her halükarda oranlar bu binanın tek hâkimi olarak kabul edilmelidir. Ancak oran belirli mimari formların tekelinde olmadığı gibi bir dönemin ya da akımın tekelinde de değildir. Oran bir bütün içindeki çeşitli unsur ve kısımların birbirlerine göre aldıkları ağırlık ve değerdir. Bu imtizaç içinde olduğu kadar zıtlık içinde de kendini ifade edebilir. İşte bunu anladığımız nispette ve bu yönde çalışmamız sayesinde mimaride güzel olanı bulur ve yaratıcılığımızı geliştirebiliriz. Bir bina ziyaretçiler tarafından gezildiğinde ayrıntılar değil de bütünü dikkati çekiyorsa mimar kendisini başarılı addedebilir. Bu mesela Sinan’ın Süleymaniye’sini gezdiğimizde kapıldığımız histir. Ayrıntılar bir bütün olarak düşünülüp gerçekleştirilmiştir. Biri diğerinden çok farklı olsa da Batı dünyasından bir örnek verirsek bu Filippo Brunelleschi’nin 1430’da inşa edilen Cappella Pazzi eserini gördüğümüzde kapıldığımız duygudur. Ortak yönleri saf olmaları, okunaklılıkları, tevazu telkin etmeleri ve yakalamayı amaçladıkları oranlarda ne denli başarılı olduklarıyla orijinallikleridir. Her ne kadar Rönesans’ta Batı âleminin kendisine örnek aldığı klasik grekoromen değerlere atıf varsa da örnek verilen her iki eserde de hangi çağda ve nerede bulunduğumuzu biliriz.
Uzun bir liste yapmadan buraya bir nokta koyalım. Fakat dünyanın dört bir yanının bu türden büyük eserlerle bezeli olduğunu da unutmayalım.
Yeniliğe doğru
Netice olarak hiç kimse cami gibi en azından mimari açıdan önemli bir bina yaparken düşünmeden sıradan ve kötü bir iş yapmamalıdır. Ama ülkemizde bu tür binalar yapıldığına göre artık inşa edilmemelerinin yollarını aramalıyız! Ne yazık ki bunun karşısında duran ve bu durumu engelleyecek bir teşkilat, mekanizma ya da özgün bir kurul marifetiyle sanatsal kısıtlama bulunmamaktadır. Ancak -uygun görülüp yozlaşmaya karşı yeni kaideler getirilirse- bu kaidelerin en büyükten en küçüğe her yerleşim bölgesinde uygulanmasını beklemek de hayalcilik olacaktır. Ulusal ölçekte simge olacak eserler için göstermemiz gereken itina ve hassasiyet mutlaka farklı olmalıdır. Bu sebeple küçük yerleşim birimleri için çok iyi etüt edilmiş, esnek tip projelerden uyarlamalar yapılabilir. Tabii kimsenin aklı polisiye tedbirlere gitmesin çünkü polisiye tedbirler ve katı bir düzen de kesinlikle zararlıdır, çünkü bu kabil yaklaşımlar yaratıcılığın tam aksi yönüne götürür insanı. Ülkemizde bazı resmi binalar için uygulanan tip projeler çok kötü neticeler vermiştir. Sözde maliyeti düşürmek için üretilen bu tip projelerin maliyetler açısından hiç de arzulanan neticeyi vermedikleri, ülkemizin değişik bölgelerinde uygulanan bu projelerin kesin hesapları yapıldığında sabit olmuştur. Ama toplumun ihtiyaçlarının düzenleyicisi var saydığımız, çeşitli ölçeklerde imar planları yapan ve onaylayan, inşaat ruhsatı veren ve tip projeler üretmiş olan devleti yeni bir politika uygulamak için pekâlâ katı kurallar koymadan göreve çağırabiliriz. Bu ise birçok açıdan yeni bir eğitim ve yapılanma demektir.
Açıklığa kavuşturmamız gereken bir noktayı unutmayalım. Cumhuriyet dönemi, dini değerleri seleflerinden daha önemseyenler de dâhil olmak üzere, birçok hükümetin iktidarını içermektedir ve bu dönemler ve iktidarlar arasında en azından dini mimariye bakış açısından farklı bir eğilim ortaya çıkmamıştır. Kısacası konu iktidarlar tarafından kendi kaderine terk edilmiştir. Bunun neticesinde bizim tezimize göre kötü ve taklit binalar yapılmıştır.
Kötü paranın iyi parayı kovması gibi kötü eserler de iyi eserleri kovuyor olabilir mi? Eğer bir konuda özensizlik gösteriyorsak başka konularda özenli olduğumuzdan ne denli emin olabiliriz? Ülkemizin bütün gücüne rağmen marka yaratmaktaki zorluğu bu olguya ne denli bağlıdır? Yoksa bunun bir sorun teşkil etmediğini mi düşünmeliyiz? Bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz daha akıllıca ve temkinli bir tutum olacaktır.
Mimari bir sanattır ve vücut bulup sanat mertebesine yükselmesi için dört unsura dayanır. Bu unsurlar önce ruh, sonra teknik-teknoloji, inşa ve işlevdir. Birinci husus olmadan diğer üçü yani teknik-teknoloji, inşa ve işlev bize ancak bir bina verir. Binaya ruhu verecek olan sanatçıdır.
Bu koşullarda hiç unutulmaması gereken en önemli unsur sanatta taklit ve kopyanın tasvip görmemesi gerektiğidir. Yani gerçeğinin yanında hiçbir taklit eserin kıymetinin olamayacağını anlamamız ve kabul etmemiz gerekir. En sıradan nesnenin bile sahtesinin yani taklit olanın kabul görmediği dünyamızda bir mimari eserin taklit olanının tasvip edilmesi fikrinin ne denli yanlış olduğunu anlamak için özel bir zekâya gerek yoktur. Hatta başka bir açıdan bakarsak kim kendi eseri üzerinden başkalarının kendilerine paye biçmesine seyirci kalıp bunu tasvip edebilir? Yaşayanların itiraz hakkı varken aramızdan ayrılmış insanların bunu dile getirmeleri olanaksızdır ve bu yüzden intihal ahlaki açıdan daha da büyük bir sorun teşkil eder. Bir dönem Mimar Sinan’ın ülkemizde çok taklitçisi vardı.
“Modern” dediğimiz mimarinin en azından ülkemizde hatta dünyanın birçok yerinde vardığı nokta hiç de iç açıcı değildir. Ama bu sığlığın sebepleri cami mimarisinin içine düştüğü durumu doğuran sebeplerden pek farklı sayılmaz. Suçu modern mimaride değil, insanı temel almayan mimari ve her türlü uygulamada aramalıyız. Aksi halde bu alanda nitelikli eserler vermiş insanların ve emeklerinin hakkını yemiş oluruz. Bu hiçbirimizin haddi olan bir iş değildir. Kabahatin büyüğü kısıtlayıcı şartlarda ve kimi mimarların onu anlama ve uygulama biçimindedir. Ama mimariyle uğraşan ya da bir şekilde onunla ilgili olanlar bilirler ki modern mimari birbirinden çok farklı hatta kimi zaman taban tabana zıt akımlardan meydana gelir. Yarattıkları formlar, değişik binanın işlevlerine göre seçtikleri kütleleri kullanış ve irtibatlandırma biçimleri ve cepheleri bakımından çok farklılık gösterirler. Alvar Aalto, Mies, Gropius, Tange, Utzon, Le Corbusier, Hans Scharoun modern yani modern kavramının içini çağdaşlıkla doldurmuş mimarlardır. Hepsinin eleştirilecek yönleri mutlaka vardır çünkü her birinin ayrı bir felsefesi var. Ve işte bu sebeple her birinin eserleri ayrı bir yöne bakar. Daha başka isimler saymak da olasıdır. Ama hepsinin ortak noktaları modern dünyanın sunduğu teknolojiyi kullanarak ortaya attıkları prensipleri eserlerinde ellerinden geldiğince yansıtmaya çalışmalarıdır. Altı çizilmesi gereken konu modern-çağdaş mimarinin kendisinden önceki büyük akımlarla kıyaslanmaması gerektiğidir. Çünkü modern mimari dediğimiz olgu misal olarak bir gotik veya bir Rönesans kadar birlik göstermez. Tam tersine, yukarıda verdiğimiz örneklerden anlaşılacağı üzere, birbirinden tamamen farklı anlayışlardan meydana gelir. Biz onların başarılı olanlarında bir ruh, olmayanlarındaysa bir ruhsuzluk yani sanat yoksunluğu görürüz.
Ayrıca yukarıda isimlerini saydığımız mimarlar aramızdan ayrılmış, o günlerin teknolojileri çoktan aşılmış, arkalarından yeni akımlar, yeni teknolojiler ve yeni mimarlar gelmiştir. Mimari alanında değişim durmamaktadır ve bu değişime ayak uydurmak kaçınılmazdır. Ortak bir kabul olarak görmekteyiz ki ülkemiz de her türlü değişime ayak uydurmaya çalışmaktadır. Ama bu tutum değişimi ve dünyaya ayak uydurma arzusu yüzeysel, öze dokunmayan bir olay olarak görülemez. Değişimin bilinmezlikle eşdeğer bir yönü olduğunu ve bazı uyumsuzluklar doğurduğunu söyleyebiliriz. Ancak değişim sonunda veya esnasında ortaya çıkan mahsur ve uyumsuzluktan sorumlu tutulacak tabii ki bu değişimin kendisi değildir. Kabul görmek için başarılı örneklerle başlamak son derecede önemlidir. Bu sebeple “cami ve çağdaş bir arada olur mu” sorusunu sormak abesle iştigaldir. Osmanlı klasik mimarisi de kendisinden önceki örneklere kıyasla yenilikçi ve çağdaştı. Bunu anlamak için Sinan ve eserleri üzerine yazılmış bir tek eseri okumak bile yeterlidir. Yavaş yavaş ama emin adımlarla Selimiye Camiine nasıl vardığını ve bunun bir dizi denemeden geçtiğini görürüz. Kendisine bu imkânlar sunulmasaydı şüphesiz ki biz de bu şaheserlerin mirasçısı olamayacaktık ve onun dehası olgunlaşamayacaktı.
Üzerinde durmak istediğimiz bir başka husus üslup ve üslup birliğidir. Üslup kullanılan mimari elemanlarla elde edilir ve üslup birliği bir ülke veya bir dönemin mimari eserlerinin bu elemanları çeşitli şekillerde içermesi olarak tanımlanabilir.
Eski Antalya’nın içine girdiğinizde bir üslup birliği ve zarafet görürsünüz ama evler tek tek ele alındığında birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Burada gene de onları bir bütünün parçaları olarak algılarız. Üslup konusunda malzeme, form, yapı tekniği, detaylar vb önemli rol oynarlar. Daha geniş bir örnekle üslup size bir ülkedeyken başka bir ülkede olmadığınızı ya da bir binanın başka bir ülke, iklim, kültür veya döneme ait olduğunu hatırlatan bütün öğelerdir.
Antalya’dan İstanbul’a kadar iklim koşullarını bile yok sayarak inşa edilen camiler görmek insanı şaşırtıyor. Oysaki bu iki kentin mimarilerinde geçmişte farklılıklar vardı. Oysa günümüzde bu farkı göremiyoruz. Dini mimaride bu farkların yeniden ortaya çıkmasında belki Cumhuriyetin yasal varlıklarına son verdiği tarikatlar ve uzantıları olan cemaatler bir katkıda bulunabilirlerdi. Yeni yapılan camilerimizde üslup birliği tarikat ve cemaat temelinde sağlansaydı en azından mimari yönden bir yenilik, bir farklılaşma yaratılabilirdi. Her kentin daha iyi ve güzelini yapmaya çalışması gibi her dini topluluk da daha iyi, daha özenli ve kendine özgü olanını yapmaya çalışırdı. Belki bu şekilde Eski Antalya örneğinde verdiğimiz gibi hem üslup birliğini hem çeşitliliği hem de zarif ve birbirinden farklı, anonim olmayan bir cami mimarisine ulaşabiliriz.
Bu yazının içinde bazı tedbirler daha önce dile getirildi. Önemli eserler için daha köktenci tedbirler gereklidir. En azından tıkanıklığın nesnel sebeplerini bulup çıkartmak için bu şekilde bir tarama yapmak gerekir. Bütün düğüm noktalarının gözden geçirilmesi sağlam bir kanaate varmak için izlenmesi gereken yoldur. Bizi bugün içinde bulunduğumuz noktaya ne, ne zamandan itibaren getirmiştir? Eğer bir sorun olduğuna inanıyorsak ve bu sorunu çözmek istiyorsak bunu bilmemizde yarar vardır. Zaten yapmak istediğimiz öncelikle bu konuyu tartışmaya açmak, insanların dikkatini bu konuya çekmektir; çünkü burada söz konusu olan bir simgedir. İlgili ve taraf olan herkes bunu mimari ve toplumsal bir sorun olarak gördüğü ölçüde öneriler sunmalıdır.
Sorunu esas olarak mimarlarımız verdikleri eserlerle çözeceklerdir. Mimarlık tarihi bize ancak bir üslup üzerinde durmadan çalışarak onu mükemmel hale getirebileceğimizi söylüyor. Bu tek başına bir mimarın çabalarıyla ulaşılacak bir nokta değildir. Atılmış tohumların yeşerdiği bir ortam olarak düşünebiliriz mimari üslupları.
Günümüze dönerek sorunun ne boyutta olduğunu anlamak için aklın bulduğu en iyi yöntemlerden birine başvuralım ve genel kabul gören bir sınıflandırma veya tasnif yapalım:
Cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrası diye yapılacak bir tasnif konunun irdelenmesinde temel bir öğedir. Nedeni de on yedinci asrın başlarıyla birlikte, eğer bu klasik dönem yeterli sayılmazsa buna bir de barok dönemi katabiliriz, cami mimarisinde stil unsuru ve bazı detaylar hariç amaçlanan siluet açısından durağanlığa vardığımızı kabul etmeliyiz. Evet, binayı incelemek için yakına gittiğimizde yeni anlayışı ifade eden unsurları hemen fark ederiz ama bu mimari unsurlar akımlara ve ayrıntılara aittir. Kubbemiz ve minaremiz mimari kompozisyonun ana unsurları olmaya devam ederken bu esas unsurlar arasında oransal ve boyutsal ilişkilerde rahatsız edici, abartma, zevksizlik ve görgüsüzlük gibi tuzaklara düşmemek için olanca titizlik içinde çalışıldığını da görürüz. Bu dönemlerin eserleri kendi içlerinde mükemmelliğe hatta en sıradan olanı bile hiç olmazsa tutarlılığa kavuşmuş olup mimari ayrıntılarıyla da temsil ettikleri dine saygıda özenli ve dikkatli olmuşlardır. Bu konuda kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyoruz. Daha da ileri giderek şunu söyleyebiliriz; gayrimüslim Balyan ailesi tarafından yapıldığı kabul edilen Dolmabahçe ya da diğer adıyla Bezmialem Valide Sultan camiini hatırlayalım ve biz de camilerimize ve mimarimize en az onun kadar saygılı olalım. Osmanlı’nın o dönem mimarisini özellikle sevmeyebiliriz ama caminin çalakalem yapıldığını iddia edemeyiz. Biri kalkıp “Benim elimde de o kadar bütçe olsaydı ben de o kadarını yapardım” deme hakkına sahip midir? Hayır değildir. Kimse o camii yapmak için paranın bol olduğunu düşünmesin çünkü sarayın mütemmimi olan bu cami de muhtemelen Galata bankerlerinden alınan borç parayla yapılmıştı ve mimar da harcadığı paranın her kuruşunun hesabını vermekle yükümlüydü. Batılıları etkilemek ve yeni protokol kurallarına cevap vermek için inşa edilen Dolmabahçe’nin eleştirilen çok yanı olmuştur ama cami için aynı şeyi söyleyemeyiz. Mimar Osmanlı baroğunu beğenelim veya beğenmeyelim orada son derece zarif olmasını bilmiş ve Osmanlı mimarisinin oranlara verdiği değerin bu yapıda da sürdürülmesini sağlamıştır. Yani Osmanlı dini mimarisi, çoğumuz tarafından daha az beğenilen ve takdir edilen döneminde bile hep seviyeli olmuştur.
Devraldığımız çok büyük bir mimari mirası bilinçsizce heba ettiğimizin bilincine varmamız gerekiyor.
Le Corbusier’nin hayran kaldığı İstanbul’un silueti konusuna atıfla bu şehre iyi seçilmiş bir noktadan baktığınızda camiler arasındaki farkları müşahede etmek hemen mümkün olur. Başka bir çağdan gelen Ayasofya’nın ana kitlesinin daha hantal, daha kütlesel bir bina olduğunu her mimar görür. Klasik ve Barok dönemin camileri iki ana unsuruyla yani kubbe ve minareleriyle farklı bir etki yaratırlar. Diyebiliriz ki hepsi hem benzerler hem de farklıdırlar. Güzellikleri ise yaratmak istedikleri zarafet ve etkiyle ve her birinin kendi içlerindeki tutarlılıkla doğru orantılıdır.
Günümüzde ise örnek alınmaktan ziyade kötü kopyaları yapılarak üretilen camiler barok minare ve klasik dönemlerin kubbe kütlesinin gelişigüzel harman edilmesiyle elde edildiğinden bunlar bizi afallatır. Sanki yan yana gelmeyecek en zarif elemanların kakofonisi yaratılmak istenmiştir.
Anadolu baştanbaşa cami ve diğer dinlerin ibadethaneleriyle doludur ama bugün Selçuklu ya da beylikler dönemini hatta Osmanlı’nın kendinden öncekilerden miras olarak aldığı az sayıdaki Ulu Camileri bile taklit etmeyi düşünmemiştir mimarlar. Her nasılsa bir eklektizm adına bu evreyi atlamışlardır. Hâlbuki Ulu Camilere dönselerdi belki de yeni ve daha özgün çözümlere ulaşabilirlerdi. Ulu Cami takdir edileceği gibi bir şehre mühür basmak gibidir, zapt edilen kente bir Ulu Cami yaptırılır. Şimdi ya zapt edilecek yer olmadığından ya da Ulu Camilerin demode olduğuna inanılmasından olmalı ülkemizde her nedense cami mimarisinin takılıp kaldığı nokta Osmanlı dönemi olmaktadır. Sanki kubbe yapmak ana amaç haline gelmiştir. Ancak sorunun sadece bize özgü olduğunu düşünmek kendimize haksızlık olur. Başka ülkelerde de basmakalıp dini mimari işler yapılmaktadır ama bunun yanında yeni bir yorum arayanlara rastlamak mümkündür.
Önerilerden biri bugün camilerden beklediğimiz hatta kimi zaman beklemediğimiz bütün fonksiyonların, farklılıklar gösteren ama gene de bir bütün olarak düşünülüp tasarlandığı belli olan bir tek çatı altında toplanmasını sağlamak olabilir. Unutulmaması gereken konu cami ve külliyenin sosyal bir proje olduğudur. Bu sosyal proje dini, ticari, kültürel ve daha başka işlevleri içerebilir. Dolayısıyla külliye dini olduğu kadar laik -din dışı- yapılar topluluğudur.
Günümüzde bir katı otopark haline getirilmiş camilere bile rastlamak mümkün. Gerçekten İstanbul’un trafik sorununun geldiği noktada bunu önemli bir uygulama olarak kabul etmek gerek. Çünkü edinilmiş alışkanlıklar dolayısıyla camii şadırvan ve yanında birkaç dükkânla birlikte tahayyül ederiz. Bu bizde külliye kültüründen kalma bir alışkanlıktır. Arsa fiyatlarının çok yüksek olduğu anakentlerimizde bazı yerlerde caminin zemin katın üzerine yapılması da eski fakat etkili bir uygulamadır. Sosyal hayat kendi kurallarını ve günlük hayat da otopark gibi yeni unsurları birleştirerek kalıpları zorlamaktadır. İzmir’de Salepçioğlu camiinin zemin katı spor kulübü olarak hizmet vermekteydi. Camiyle bütünleşecek bu yeni unsurların neler olabileceği bugünden sınırlanamaz; fakat görülüyor ki bu konuda bir çeşitlilik mevcuttur. Mimari açıdan önemli olan tasarlanan yapıların uyum içinde bütünleşebilmesidir. Burada pek tabii arazi koşulları, parsel büyüklüğü, ihtiyaç programı vb gibi unsurlar göz önüne alınıp tasarımcı yeni bazı formları denemeyi ilke olarak reddetmezse değişikliğe doğru bir adım atılmış olur. Yeni işlevsel bölümlerle beraber büyük bir ihtimalle zaman içinde alışageldiğimiz kitle tanzimi de değişime uğrayacaktır. Bu alanda ne yazık ki zaten klasik çağdan günümüze doğru bir fakirleşme söz konusu olmuştur. Büyük külliyeler yerlerini camilere terk etmişlerdir. Sosyal bütünleşme ve çeşitlenme sağlanabilirse kitle tanzimi yeni binalarla birlikte değişik şekiller alacaktır. Bu durumda mimari kompleks de değişik formlardan oluşabilir. Çünkü bazı binaların işlevlerinden ötürü kendilerine özgü formları olacaktır. Yeni kitle ve mekânların kendi aralarındaki geçiş ve eklemlenmeler mimarların en iyi şekilde çözmesi gereken sorun olacaktır. Ancak altını tekrar çizmekte yarar gördüğümüz nokta bütün bunları yaparken oransal mükemmeliyet ve cesaretin tasarımcıya çözümlerde rehber olmasıdır. Gerisi mimarın kendisine kalmıştır, herkes kendi yaratıcılığı çerçevesinde eser ortaya koyacaktır. Umarız bu önerme külliye olarak düşünülmüş eski camilerimizin geleneğini de bir anlamda günümüze taşır.
Küreselleşen dünyamızda devleti bir duruşu olmaya davet ettik. Bunu yadırgayanlara vereceğimiz cevap ulusal kimliği olmayanın uluslararası kimliğinin asla olamayacağıdır.
Related Posts
Musikar
O evi su bastı sürahi devrilince. Bu şehir zamanında o eve gitmemen gerektiğini söylemiştim. Bu şehir zamanının geçmesini…
Çil
Bu lavabo sallanır. Sallanmasın diye denenmedik yol bırakmasak da sallanır. Türlü türlü çiviler, altına dayadığımız kalın tahtalar kâr…
YAĞMUR
Ansızın bu bozgunBu yağmurMaviler ağardıVe kül rengine döndü kahverengilerVe sarılarKorkunç bir amberSoğuk sokaklardaSenin sıcak vücudunBütün odalardaSenin sıcak vücudunBunca…
Harusi
Harusi, Swahilice “düğün” demek. Tanzanya’da bir ayımız bile dolmamışken bir harusiye davet edilmek hoş bir sürpriz benim için.…