Tıp fakültesinden mezun olmuş insanların önüne bir yol ayrımı çıkar. Bir konuda uzmanlaşmak sureti ile yeni diplomalar sahibi olarak meslek hayatını sürdürmek, yeni diplomaların peşine düşmeden meslek hayatını sürdürmek veya sahip olduğu diplomanın da etki alanı dışında bir işte çalışmak. Doktor olmak, tanışmakla ilgili insan ilişkilerine bir soru davet eder: “Ne doktorusun?” Bu aslında başka meslek alanlarında da zaman zaman karşımıza çıkabilen bir sorudur. İnsan kendini “mühendis” olarak takdim edince de ardından, “Ne mühendisi?” sorusu gelmez değil. Hayatımıza giren insan hikâyeleri, kelimeler, eşyalar, hep kendilerine atfedilecek ağırlıklı bir mana olmaması halinde reddedilecek olsaydı, buna hakkımız olsaydı, zaten elimizde kalacak olan belki de sadece bir “hiç”ti. Böylece ne doktoru, ne mühendisi, ne öğretmeni olursa olsun bana ne, demeyi seçemeyiz. Manasız tarafları sayesinde manalı tarafları da olabilen bir hayat kalır elimizde. Kalır mı gerçekten?
“Doktorum gelip muayene ederken beni
Muayene ettim ben onu
Baktım ki durumu neymiş
Neymiş doktorumun başına gelen.”
Bu satırları İmam Şafii’nin divanından aldım. Genceciktim ve saçları simsiyah bir doktordum. Goethe’ye dair bildiklerim Nejat Uygur tiyatrosu sınırlarında kalan günlerdi. Hastalar İnsandır demek gelmişti içimden. Bu bir gözyaşı davetiyesi, bir kınama, bir eleştiri olmaktan ziyade bir yakarıştı: “Sanki hasta diye bir insan grubu vardı. Her şeye müstehak. Hasta olması dışında bir şeyi olmayan, olamayan insanlardı sanki hastalar. Sanki onların evinde mutfak deterjanı ihtiyacı olmazdı. Sanki onların vaktiyle sevdikleri ve kızdıkları bir şeyleri olamazdı. Sanki onların da ağladıkları ölümleri olmazdı. Sanki onlar insan değildirler de sadece hastaydılar.”
Büyüdüğümü düşündüğümde, “Büyüyünce Ne Olacaksın: Doktor” demekle sorumlu hissettim kendimi: “Her zaman yer değiştirebileceğimizi hatırlamak zorundayız. Yani şimdi teşekkür etmek durumunda kalan biziz ama yarın karşımızdaki olabilir. Şu anda bize teşekkür ediliyor ama yarın biz teşekkür etmek durumunda olabiliriz. Karşımızdakilerle her an yer değiştirebileceğimize olan inancımız bizi zalim olmaktan kurtarabilir. Değilse zalim olmak çok kolay. İşte doktorlar her an hasta olacaklarını bu yüzden hatırlamalılar. Bu bir tür şefkati beraberinde getirir. Empati diyorlar, yani karşındakinin yerine kendini koymak.”
Saçlarımın bembeyaz olduğu günlere ermiştim ki, yaralar, kanlar, ilaçlar, serumlar, ameliyat ipliklerinden kafamı kaldırıp öğrenemediğim bir ismi öğrenmekle sorumlu buldum kendimi: Doktor Faust.
Lütfü Amca, eşi mutfakta bizlere akşam yemeği hazırlarken televizyon seyretmekte olduğumuz odada, biraz kederli bulduğu bana şunları söyledi: “Ne düşünüyorsun, kuşun uçuyorsa ve karnın doyuyorsa, senden iyisi yok, bak keyfine.” Lütfü Amca’nın söyledikleri Faust’un söylediklerinden zerre farklı değilse de üzerinde bir saat bile durulmayacağı açık. Bu Faust’un üzerinde insanlar yüzyıllardır neden duruyorlar acaba?
Faust isminin ilk kez tarih sahnesinde gözükmesi, Goethe’den önce. Bir kitabın kahramanı o: Johann Fausten. Çocukken Faust oyununu izleyip etkilenen Goethe daha sonra ömrü boyunca Faust kitabı yazıyor. Bizdeki Karagöz Hacivat gibi, kukla oyunlarına bile konu olmuş bir öykü, Doktor Faust öyküsü.
Goethe’ye ve yazdıklarına şöyle bakmak yararlı olabilir: O her şeyden önce devlet yönetiminde bakanlık yapmış bir insan. Babası imparatorun danışmanı ve fakat pek çalışmadığı, hep seyahat ettiğine vurgu var yararlandığım kaynaklarda ve annesi de meclis üyesi. Bugünün gözlükleri ile bu tabloya yaklaştığımda iyi bir sonuca ulaşamıyorum. Eğer sorgulanan şey yaşamak ve ölümün anlamı ise Faust’un doktorluğundan başlanmalı o zaman. Faust ne doktoru? Hatta Faust diye bir doktor gerçekten yaşamış mı? Gerçekten de Johannes Faust adlı bir doktorun yaşadığı ve 1538 yılında vefat ettiği tahmin edilse de Batı Edebiyatı’nın efsane kahramanı Faust ile Doktor Faust’un sınırları ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmiş. Her şeyi, ama her şeyi öğrenmek sevdasına düşmüş. Büyücülük, hekimlik, falcılık yapmış. Harikalar da yaratmış, karanlık işler de çevirmiş.
Marlowe’un doktoru Faust, aslında ilahiyat alanında doktor, ancak kendini tıp doktoru olarak da gökbilimci olarak da matematikçi olarak da takdim eder. İlahiyat doktoruna toplumda doktor namı kalmayacağına göre, Faust’un gerçekten tıp doktorluğu yaptığına hükmedebiliriz. Ancak burada kendisi de doktor olmayan, bir avukat olan Goethe’nin, Faust’u tıp doktoru yapmakla neyi amaçladığını sorguladığımda, bulabildiğim cevap benlik, ego dışında bir şey olmadı. Doktorların tanrılaşması. Bir cüret söz konusu yani. Cüret söz konusu olduğunda doktorluktan, hele hele cerrahlıktan daha uygun bir meslek bulamayız. Cerrahlıkta cüret vardır, çünkü Tanrı’nın yarattığı vücuda müdahale vardır. Cüret bizi şeytanlaşmaya yaklaştırır. İnsanın kanı, eti, kemiğiyle uğraşan bir cüretkâr, günün birinde artan sayıda işe yaramayan cesetlerle karşılaşınca aslına, ruhuna doğru bir yolculuğun yollarını aralayabilir. Yüksel Pazarkaya çevirisinden Faust’un bu yolculuğa çıkışının aşağıdaki sözlerle başladığını öğrendim:
“İşte, ah! Felsefe,
Hem hukuk, hem hekimlik,
Hem de ilâhiyat ne yazık
Okudum hepsini, hummalı hevesle!
Okudum da ne oldum, zavallı ahmak!
Hâlâ önceki çaylak;
Sanım master, hatta doktor,
Nerdeyse on yıl oluyor,
Aşağı yukarı eğip büküp,
Öğrencileri avutup eğitip –
Görüyorum ki, bilemeyiz hiçbir şey!
Bu da yakıyor yüreğimi epey.
Gerçi zekiyim bütün o boşboğazlardan,
Doktor, master, yazar ve papazlardan;
Ne vicdan azabı duyuyorum, ne kuşku,
Ne cehennem, ne şeytan korkusu –
Buna karşılık bütün sevincim bitti,
Aklım hiçbir şeye ermedi gitti,
Taslamıyorum, bir şey öğretebilirim diye,
İnsanları iyiye, doğruya yöneltebilirim diye.
Üstelik param pulum da yok,
Dünyanın şanı şöhreti bana tok.
İt bile istemez böyle yaşamak!
Bu yüzden istedim sihirle uğraşmak”
Varlığın Anlamı adlı kitapta yazar daha mukaddime de bile Yunus Emre’ye atfen, “Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı,” sözlerine yer vermiş olmasına rağmen, ilerleyen sayfalardan birinde “Rahmetli Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver Hocam derdi ki: ‘Dikkat namustur’” diye yazmıştır. Madem öyle bu da benim dikkatim ve namusum olsun diyerek şuna vurgu yapmak isterim ki yazara sadece “rahmetli hocam” dedirtmeyip, araya “ordinaryüs profesör” ifadelerini sokturan da yine o “varlık”tır. Yani Faust’un macerasını başlatan cüret. Oysa Attar der ki: “Sen yok ol, olgunluk buluşma ancak budur.” İçimizdeki, benlik, ego, cüret, şeytanlaşmak yok olmadan, bir olgunluğa erişmek, nihayet bir olgunlukla buluşmak mümkün gözükmemektedir.
Goethe’nin hayatı söz konusu olunca aşkları, resmi, gayrı resmi evlilikleri ile dedikodulara çokça konu edildiği görülür. Son aşkını yaşarken kendi 71, sevdiği kadın 17 yaşındadır. Goethe’nin aşklarının sayısı üzerine bile kitap yazılır. Keşke Goethe, Japon şarkıcı Nakajima Miyuki’den şu şarkıyı dinlemiş olsaydı: “Bir kadın arıyorsun öyle mi / sen aslında kendini arıyorsun.”
Related Posts
AYŞE ŞASA İÇİN NE DEDİLER?
Berat DemirciYeşilçam Günlüğü tefrika halinde yayınlandığında okumuştum, satırların arkasında daha derin ve söylenmeyen olduğunu fark ettim kendimce. Oturup…
RENKLERİ AZ BİLİRİM
bu coğrafyanın damarları kadaryeşildir ekmeğimportakalın elbisesi kısa gelseakar çırılçıplak bu ince nehir kar yağıyorsa yorgun düşerbu şehrin ışıklarıbil…
Süvari
Bir yolNalları parıl parıl yanan doru bir atın üstünde, bulutlarla geliyor. Zaman ki onun ardınca kıvrılan tozlu bir…
Hâkimiyet
Beyaz sarayın yapıldığı kayalıklardan çatır çatır sesler geliyor, bahçedeki dev mermer heykeller yerlerinden hareket ediyordu. Yaşlı krallığın genç…