Büyük bir hediye paketi kondu sessizce çocuğun önüne. Paket, anne ve babasının bedenlerinin yarısını kapatsa da gülen yüzlerini kapatamamıştı. Çocuk, ince parmaklarıyla çözdü kurdeleyi; hiç acele etmeden açtı kâğıdı. Hediyeyi görünce beş yaşındaki Johann’ın gözleri bir anda büyüdü. Karşısında küçük sahnesiyle bir kukla tiyatrosu duruyordu. Yıllar sonra Şiir ve Hakikat adlı eserinde bu hediyeyle ilgili şunları söyleyecekti: “Bu çocukça eğlence ve uğraş, üretme ve hayal etme yeteneğimi; kurgulamayı ve belli bir tekniği, çok yönlü bir şekilde teşvik edip geliştirdi.”
Kız kardeşi Cornelia’yla ilk tiyatro denemelerini bu sahnede gerçekleştiren Johann, büyük bir kadere doğru yürüdüğünün farkında değildi. Çocukken işte buna benzer bir kukla tiyatrosunda karşılaşmıştı ilk kez o esrarengiz adamla. Kendi sözleriyle, “O kukla fablı zihninde çok sesli bir şekilde çınlıyordu.” Ve yine doğduğu şehirde, Frankfurt’ta yayınlanmıştı onunla ilgili ilk kitap.
Yıllar geçiyordu ama kader iki adamı sürekli karşılaştırıyordu. On dokuz yaşına giren Johann ailesinin evinde ağır bir hastalık geçirirken annesinin bir arkadaşıyla tanıştı: Susanna Katharina von Klettenberg. Gizli ilimlere vakıf olan kadın, bildiklerini genç adama da öğretti. Bu gizli ilimlerin en güçlüsü olan simya, Johann’ın ruhunu yeni bir hastalık gibi sardı. Ailesinin evinde bir laboratuar kurdu. Bazı gazları elde etmeyi başardı. Bu hazza kendini öyle kaptırdı ki 1770 yılında Katharina von Klettenberg’e yazdığı mektupta şunları söyledi: “Ve kimya (simya) hâlâ benim gizli sevgilim.”
Johann, yani Goethe üniversite eğitimi sırasında, bir tiyatro oyununda yeniden karşılaştı o esrarengiz adamla. Daha yaşarken bir efsaneye dönüşen bu gizemli adam Dr. Faust’tan başkası değildi. Goethe’den yaklaşık üç yüz sene önce yaşamış Dr. Faust’un hayatı macera ve efsanelerle doludur. Varlığıyla ilgili arkasında hep bir soru işareti bıraktığından gerçek ve hayal, o daha yaşarken iç içe geçmiş.
Rivayetlere göre Dr. Faust 1480-1540 yılları arasında yaşamış. Knittlingen şehrinde doğduğu tahmin edilen Faust, dünya tarihinin şüphesiz en kışkırtıcı döneminde yaşamıştır. O dünya, hızla yeni icatlarla, buluşlarla, keşiflerle ve savaşlarla tanışıyordu. İnsan, kimlik değiştiriyor ve gitgide her şeyi elde edebileceğini, kâinatı kontrolü altında tutabileceğini, bilinmeyenin ötesine geçebileceğini düşünüyordu. Var olan kavramlar, yerleşmiş kuramlar ve şeksiz şüphesiz itaat edilmiş bilgi yüzyıllarca durdukları zeminden oynatılıyordu. Artık:
Dünya? Yuvarlak.
Yıldızlar? Geleceğin habercisi.
Öbür dünya? Uzak.
Bu dünya? Gerçek.
İnsan? Tanrı’nın gücüne talip.
Fakat Faust dünyasının insanını baştan çıkaran bu bilimsel buluşlar değil; onları baştan çıkaran, bilim denince akla gelebilecek son şey: Büyü.
İspanya, Müslümanların son kalesi Granada’yı geri alınca nasıl bir açlığın kapısını araladığını bilmiyordu. Çünkü Müslümanlar, Avrupa’yı baştan çıkaracak bir miras bıraktılar arkalarında. Bu miras tıp, astroloji, simya ve büyüydü. İşte Dr. Faust’u da kışkırtan bundan başka bir şey değildi.
Aslında bir ilahiyatçı olduğu tahmin edilen Faust, unvan yelpazesini genişletmekte gecikmedi. Astrolojiyle uğraştı; Bamberg piskoposuna yıldız falı açtı. Tıpla uğraştı; adı doktordan çok şarlatana çıktı. Büyüyle uğraştı; bir keresinde ders verdiği üniversitede Homeros’un kahramanlarını amfi salonuna getireceğini söylediğinde izdihama neden oldu; başka bir gün Büyük İskender’i çıkardı kralın huzuruna. Bunlara rağmen dinmiyordu Dr. Faust’un açlığı. Yeni bilgilere, evrenin sırrına, simya gücüne, paraya, şöhrete… Her şeye açtı. Rivayetlere göre yine bu açlıktı onu şeytanla anlaşmaya sevk eden. İnsanoğlunun ulaşabileceği son bilgiye de böylece herkesten önce o vakıf olacaktı. Suç muydu bu şimdi?
Bir karabatak gibi farklı şehirlerde bir görünen, bir kaybolan Dr. Faust kanıyla imzaladığı anlaşmaya göre sonsuz güçle donatılacaktı. Öbür dünyada ebediyen şeytanın hizmetkârı olacaktı; varsın olsun. Hem kim ispatlayabilirdi öbür dünyanın varlığını?
Fakat yeryüzünde gününü gün etmiş görünen bu adamın sonu hazin olmuştur. Büyük ihtimalle simya çalışmalarının sonucunda laboratuarında bir patlama meydana gelmişti. Ama bir efsaneye yakışan son böyle olmamalıydı. 1548’de İsviçreli bir papaz, Faust’un cesedinin yüzüstü bulunduğunu, bunun şeytanın onu aldığına işaret olduğunu, gece yarısı Dr. Faust’u parçalara ayırdığını söylemişti. Çünkü insanları şeytana karşı korumanın iyi bir fırsatını bulmuştu din adamları. Çünkü şeytan vardı. Çünkü şeytan güçlüydü. Çünkü insan zayıftı. Çünkü her an onun ayartmalarının kurbanı olabilirdi. Çünkü Martin Luther bile vaazlarında uyarmıştı şeytana ve onun müttefiki Dr. Faust’a karşı insanları.
Goethe’nin sürekli karşısına çıkan Dr. Faust böyle bir adamdı işte. Fakat Goethe’ye ulaşıncaya kadar Faust, kâh bir kukla tiyatrosu karakteri kâh Christopher Marlowe’un oyununun kahramanı ve kâh gülünç bir panayır figürü olmuştu. Gülünç bir karakter olduğu günlerde, Aydınlanma Çağı’nın önemli ismi Lessing onun imdadına yetişmişti. Lessing, Faust ve Yedi Ruh adlı taslağını oluştururken arkadaşları böylesi gülünç bir kahramanla uğraşmaması gerektiğini tavsiye etmişlerdi. Fakat Lessing onları dinlemedi ve Alman edebiyatının yapıtaşlarından biri olan 1759 tarihli 17. Edebiyat Mektubu’nda şunları söylemiştir: “Ve ne kadar âşıktı Almanya Dr. Faust’una ki hâlâ da öyledir!”
Lessing’in iddiasını bir süre sonra Goethe devraldı. Lessing’in savunmasına göre Tanrı bu insana, arzuların en değerlisini onun yok edilmesi için vermiş olamaz. İnsanın bilgiyi arzulaması, hep daha fazlasını istemesi Tanrı’nın bir cezası değil, bir lütfu olmalıydı.
Ve Goethe bir adım daha ileri gitti. Önceki Faust konularından pek sapmadan öyle bir yenilik getirdi ki, onun Faust’u öncesinde ve sonrasında yazılmış bütün örneklerin ötesine geçti. Çünkü o güne kadarki Faust karakterlerinin hepsi zenginlik ve hayattan haz alma hırsıyla hareket ediyordu. Fakat bilgiye olan istek, bilinmeyenin ötesine geçmek yepyeni bir boyuttu.
Goethe’nin sabırla altmış yılda tamamladığı eserine ne kadar titizlik gösterdiği şu sözlerinden anlaşılır: “Faust’un başına en sonunda oturacağım; her şeyi geride bıraktığımda. Eseri tamamlamak için olağanüstü bir çaba göstermeliyim. Talihin bana bir alan oluşturabilmesi için, etrafıma büyülü bir çember çizmeliyim.”
Goethe Faust’u aklamıştır. Hayır, Faust’u değil, kendini aklamıştır. Çünkü onda kendisini görmüş ve bulmuştur. Goethe de bir süre simyayla uğraşmıştır; Goethe de herkesin Tanrı inancının ötesinde, kimsenin anlamadığı bir inançla bağlanmıştır Tanrı’sına; Dr. Faust’un yaşadığı sıkıntıyı ve onun arzularını o da yaşamıştır. Nitekim şöyle demiştir Goethe: “Ve ben de her tür bilgiyi öğrenmiş ve onun gibi kibre yakalanmıştım. Ben de hayatım boyunca her şeyi denemiş ama her seferinde daha tatminsiz ve daha huzursuz geri dönmüştüm. Artık birçok şey gibi bu bilgileri de ruhumda taşıyor ve yalnız saatlerimde onlardan keyif alıyordum, fakat onlardan hiçbir şeyi yazarak kaydetmiyordum.”
Goethe, insanın içinde sürekli çatışan ikiliği, evrenin işleyişinden örneklerle vurgulamıştır. Bu konuda dostu Schiller onu yalnız bırakmamış, bir mektubunda “İnsan doğasının ikiliğinin” eserin gidişatı için ne derece önemli olduğundan söz etmiştir. “Talihsiz arzulama, tanrısal ve fiziksel olanı insanda birleştirmek, Faust’un büyüklüğünü ve bedbahtlığını ortaya koyuyor.”
Ve Goethe kendini aklamıştır. Hayır, kendini değil, dinmeyen arzularıyla, daha fazlasını isteyen fıtratıyla insanı aklamıştır.
Related Posts
Veda: Kederlenme Sakın
Geçerken bu dünyadan sessizce erdemli insanlarFısıldarken ruhlarına gidecekleriniKederli bazı dostlar “işte son nefesini veriyor”Bazıları ise “hayır, daha değil”…
Hıdırellez Dileği
Güneş henüz doğmamıştı. Perdenin aralığından süzülen sokak lambasının ışığı, odadaki eşyaların üzerine loş bir aydınlık seriyordu. Leyla, onu…
Tanrının Yemeğine Uzanan Eller
Bulutlara doğru yükselen yolcuya eriyen ışıklar ne hoş gelir. Özgürdür. Gün gelir başka sahillere varır. Bir yengeci yıkar.…
O Ruh Kanatlarını Üstümde Çırptı
Üstü iri çivilerle süslü büyük kapının kanatlarını bütün gücümle ittiğimde etrafa boğuk bir gıcırtı yayıldı. İçerisi öyle karanlıktı…