DUENDE YOK, SAYIN BAYLAR!

Sanatla büyünün ne türden bir alakası vardır? Ya da büyü dediğimiz şeyin, insanın damarlarında akan kanla ne türden bir ilgisi vardır ki oradan akıp şiire vardırsın kendini? Bu iki soru, dünya üzerinde yaşıyor olanın anlamını kavrayabilmekle alakalı. Bu iki sorunun şiire matuf olmaları, tam da bu yüzden manidar… Dünya üzerine yayılıp çoğaldıkça insan evladı, bunun türlü biçimlerde kontrol altına alınması, yönetilmesi ve yönlendirmesi de gerekli olacaktır. İnsan aklının, boyundan büyük işlerin altına girmesi; tarihi serüveni içinde tesadüfen olmuş değildir. Kendi çapında tutunduğu bir şey olmalı! Çapı dışına göz kulak kesilmeden, dairenin içine hapsederek kendini…
Büyü, büyücü… İnsanın, varla yok arasında; olanla olması istenen arasında; ne pahasına olursa olsun, kendi haddinin sınırlarıyla uğraşmasına değin koşan kelimeler… Büyüye olan meyil, insanın tutkularıyla alakalı. Bazen, tutkuları yüzünden en garip hallere maruz kalsa da insan; tutkularını kaybettiğinde bambaşka belalara rast gelmemesi için, yeni dallar bulmak zorunda kalıyor. Eğer ki bu dallardan da yoksunsa, o zaman, kendi kurduğu kalede kendi başına yaşıyor. Bu kendi başınalık, yaratıcı, tetikleyici bir nüve olmaksızın; öğütücü bir yan ile önce duyguları, sonra düşünceleri en son da duyumsamayı öğütüyor.
Dokunup görebildiği şeylerin hükmüne giren bir insanlığa doğru gidiyor yolumuz. Bu yolda, sarf ettiğimiz bütün adımlarımız, bizi ileri götürdüğü söylense de bu, “ileri” kelimesi, içi boş bir anlama denk düşmektedir. Neden içi boş? Şu yüzden: Eğer kastedildiği şekliyle, uygarlaşma türünden bir ilericilikse maksat, bunun böyle olmadığı artık anlaşılmıştır. İnsan toplulukları içinde görülen her türlü psikolojik hastalıklar, türlü bunalımlar, insanlar arasında baş gösteren geçimsizlikler ve bunların devletler bazında iz düşümleri… Bütün bunlar, “ileri” kelimesinin anlam alanına denk düşmemektedir. Daha garibi, bugün, bu hamlenin insanı geri götürdüğü bile söylenememektedir. Geride kalan yaşam, bugünkü yaşamdan pek çok anlamda daha “ileridir” kimilerine göre. Son dönemlerdeki Vintage merakı, bu görüşü, suni kısmından bile olsa, haklı çıkarmaktadır.
Hayatın içinden kopup giden bir şeyler var. İnsanlık için en kötüsü, neyi kaybettiğinin farkında olmaması. Bunun elemini duyanların olmadığını söylemek de doğru değildir. Şiir mevzu bahis olduğunda, kaybedilenin farkında olmamayı geçelim, hatıra getirmemek için bile türlü taklalar atılabiliyor. Hayatımızı dört bir yandan işgal altına alan bakış açısı, sanatımıza, edebiyatımıza ve bilhassa da şiirimize sirayet ediyor. Bu dile getirildiğinde, tahkir edilmek şöyle dursun; umursanmıyor bile. Bu umursamazlık, aslında, bakış açısının bizzat kendinde var. Kendi yanlışlığını haklı çıkaran doğru görünümünde bir refleks.
Duende eksikse tamam olan nedir?
İspanyol şair Lorca’nın bize bıraktığı bir hikâye var. Lorca’nın şiirleri müzisyenler tarafından bestelenmektedir yaşadığı zamanda. Bu besteler, pek çok kesimce beğenilip dinlenmektedir. Eşi dostu, Lorca’ya bestelenen bu şiirlerini muhakkak dinlemesi gerektiğini telkin eder. Sopranoyu dinler Lorca. Ardından kendisinden besteyi nasıl bulduğu, beğenip beğenmediği sual edilir. Bestelerin ve sopranonun yorumunun enfes olduğunu söyler; ama kendisinin pek de mutmain olmadığını ilave ederek bugün bize kadar ulaşacak şu cümleyi ekler ardından: “Duende yok, sayın baylar!”
Lorca’nın bestede eksik gördüğü “duende” de ne oluyor? Lorca’nın bu işareti üzerine çok konuşulmuş. Pek çok yazar, bu ikazdan kendince tesirler almış; bu ikazı kendince yorumlamış; çeşitli çıkarımlara varmış. Cin, büyü, ruh, efsun, sır… Anlam, sanat içerisinde çok çeşitli yorumlanmaya açık. Lorca’nın tam olarak neyi kastettiğini anlamaya da çok gerek olmadığını düşünmekteyim. İşaret ettiği yeri görebilmek, bu hikâyenin maksadına en uygun tavır olur diye düşünmekteyim. Bu kavram, Lorca’nın poetik dünyası için de bir temel teşkil eder. Kendi poetikasını ve estetik kuramını bu kavram etrafında şekillendirdiğini de söyleyebiliriz. Buenos Aires’te 1933 yılında “Juego y teoria del duende” (Duende Kuramı) başlıklı bir konferans verir.
Bu konferansta Lorca, büyük Endülüs halk ozanlarından Manuel Torre’nin, kendisine şarkılarından okuyan bir müzisyene şöyle dediğini nakleder: “Sende ses var; tarzı da yakalamışsın; ancak başarılı olman pek mümkün görünmüyor. Çünkü sende “duende” yok.” Bu alıntı, “duende”nin neyi işaret ettiğini göstermesi bakımından önemli. Sanat mevzu bahis olduğunda, sanatçının yaratıcı bir sermayeye sahip olması gerekmektedir. Kendine üflenmiş bir şey o. Arayıp bulabilmesi; çalışıp edinebilmesi güç. Goethe’nin deyimiyle; herkesin hissettiği; ama hiçbir düşünürün izahını yapamadığı gizli güç…
İpek örtü kayarsa kraterler nasıl parıldar?
İster büyü diyelim, ister ruh diyelim istersek hale… Nasıl tarif edersek edelim “duende”, sanatın içinde bu dünyaya ait olmayan bir yeri işaret etmektedir. Bu dünya aidiyetinden sıyrılması; yine bu dünyaya hizmet ediyor olmasından gelmektedir. Fakat bu dünyaya hizmet ediyor oluşunu yanlış değerlendirmemek gerekmektedir: Pragmatist bir nazardan değil; bilakis, uzandığı, heveslendiği, dert edindiği menzile erişinceye dek, kalınan mevzide barınma ihtiyacı… Bu ince nokta, sanatların bizim için ifade ettiğini idrakimiz için elzem. Kelimelerle ifade edemesek dahi bugün, izlediğimiz bir sinema filminden tutalım da, müzik eserlerine ve bunların hem temelinde hem zirvesinde bir sanat olarak şiire kadar bütün sanat eserlerinde “duende”nin eksik oluşunu hissetmekteyiz.
Flamenko’da müziğin etkisiyle kendinden geçilen an, diyor sözlük “duende” için. İnsan kendinden geçerse nereye gider? Gidecek bir yeri olmayan için bu soru anlamsızdır. Bugünün sanatçısının gidecek bir yer edinme derdinde olmadığını düşünüyorum. Gözlerini dünyaya dikmiş olanların, bir gece vakti, dolunayın etrafını sarmış haleden bihaber olmaları gerekir. Oysa onun etrafındaki o hale olmasa, parıldar oluşunu bir güneşten aldığını anlamak ne de zor. Hayatın içinden kaybettiğimiz ne ise şiirimizden çekilen su da odur. Kuru çakıl taşlarında yürümek, bir damla yağmura dahi büyütülemeyen arzu, grinin hükmüne girip pastel renklerin büyüsünün ışıltısını hissedememek… Coşku, heyecan, ruh, efsun, derinlik… Sıkışıp kaldığımız hayatın içinden buharlaşan kelimeler… Ortada kalan ise: Eli ayağı tutmayan, cılız, kara kuru bir şiir… Herkesin halinden memnun olmasının sebebi, kanı çekilmiş bir yalnızlık. Oysa kanı deveran eden bir yalnızlık gerek şaire ki her dem yeniden doğarız, demeye hakkı olsun.
“Arap müziği, folkloru, şarkıları ve ağıtlarındaki meyanlarda kendinden geçercesine ‘Allah Allah’ nidası yükselir; boğa güreşlerindeki ‘Oley’e benzer bir şeydir ve bunların aynı şey olmadığını da kim bilir ki? Güney İspanya şarkılarında da meyandan sonra ‘Viva Dios’ denir, Tanrıyla beş duyu sayesinde gerçekleşen iletişimin derin, hisli ve insancıl ağlamaları… Sesi ve dansözün bedenini titreten meyan, bu dünyadan gerçek şiirsel bir kaçıştır; on yedinci yüzyılın müstesna şairlerinden Pedro Soto de Rjoas yedi bahçesiyle ya da John Climacus’un titreyen gözyaşı merdiveniyle eriştiği kadar saf bir kaçış.” Duende Kuramı’nı izah ettiği konferansında Lorca’nın dilinden dökülen bu satırlar, büyüsünü yitirmemiş şiirin, insana bir kaçış sunduğunu fısıldıyor kulaklarımıza. Kaçacak bir yere olan inançtır bunu söyleten. Bu inancın, bu gücün insanı nasıl diri tuttuğunu ima ediyor. Çünkü saf bir kaçış, ancak diri bir kalbin yordamıyla gerçekleşebilir.
“Büyüsünü yitirmiş dünya,” diyordu Marx. Benjamin, “aura”dan dem vuruyordu. Marcuse, “tek boyutlu insan”dan şikâyet ediyordu. Lorca ise “duende” derken bulundu. Hayatımızın dört boyutunu kuşatan ruh kaçışı, bütün dermanımızı götürüp gitti. Hayatın kendisinde, kültürde, sanatta, insani ilişkilerde… Ve hem sebebi hem sonucu olmaklığıyla şiirde. Kaybolan ruhu geri çağırma işini kimin üstleneceği ise hâlâ meçhul.
Bir arkadaşım anlatmıştı: Eğer önünüze bir yemek gelir de tadı tuzu berbatsa, yiyemeyecek gibiyseniz, ayıp olmasın diye serpebildiğiniz kadar karabiber serpin, denirmiş. Ne güzel bir tabir “ayıp olmasın diye”… Ayıp olmasın diye, kaçıp giden ruh geri dönene dek hayata ve sanata ve şiirlere karabiber serpmeye devam edeceğiz gibi görünüyor. Hiç düşünmeden, bir gün karabiberin de tükenip gideceğini…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts