Ekim – Krakov’a Yolculuk

Keşke daha kalın bir çorap giyseydim, ayaklarım üşüdü. Bu nasıl yağmur? Sırt çantamdaki kıyafetler ıslanacak. Islansın, kurur; olmaz, kokar. Of Raşit, gecenin şu saatinde beni soktuğun telaşa bak! Nerede bekliyor bu çocuk, iskelede mi? Büfelerin önünde yağmurun dinmesini beklesem, geç kalırım. Neyin telaşı insanlardaki!.. Ne kadar kalabalık Üsküdar! Adamın üstüne yürüyorlar. Bana mı bakıyorlar? Pardon, affedersiniz… Saatiniz var mı? Hayır, yok! Çok mu kabayım? Güzel de kızdı. Cebimde telefonum var, çıkarıp saate bakabilirdim. Olmaz, telefonum ıslanırdı. Hem saatimi sormadı mı? Saatim var mı, yok. O zaman sorun da yok. Kesilmez mi bu yağmur? Ayaklarım üşüdü.
Şeyden beri sırılsıklam oldum. Tam buraya uygun bir zaman zarfı koyamıyorum. Ayrıca herkeste şemsiye var, ben de neden yok? Tek ahmak ben miyim? İşte şemsiye satan bir çocuk… “Bay bayan, bay bayan…” Ve bir tane daha… “Yağmura şemsiye, yağmura şemsiye…” Ve bir tane daha… “Abi, ister misin?” Hayır yanılmışım, hiç kimsede şemsiye yok. Herkes şemsiye satıcısı olmuş. Geçimini ıslak kaldırım üstünde flüt çalarak sağlayan kirli sakallı amcalar hariç. “Abi!.. Abi, ister misin?” Ben ve flütçü amcalar hariç, herkes yeterince esmer ve kimliksiz. “Hayır istemem! Severim yağmuru ben!” Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler. Sonunda iskele… Raşit, (flüt bilmez, sakalı yok, yeterince esmer ama kimlikli…) onun da şemsiyesi yok, sırılsıklam olmuş. Tek ahmak kim?
Motor iskelesi
Gecenin bu saatinde nereye be Raşit! Kalem, kâğıt getirdin mi? Getirdim, çantamda ama ıslanmıştır. Olsun. Nereye gidiyoruz? Hadi çabuk, halatları çözüyorlar! Nereye be, nereye?! Krakov’a tuzdan heykelleri görmeye. Motorla mı?! Evet, ne var? Beşiktaş iskelesi ulan burası! Saçma, Krakov iskelesi olacak hali yok ya! Raşit, nereye? Motorun kenarına… Yağmur yağıyor. Ne yani, içeri mi oturacaksın? Doğru söylüyor, biz değil miydik içeri oturanlara acıyan? Tamam, geldim. Al işte, yağmur da dindi. Gerçekten dindi. İyi oldu. Üzüldüm. Boşver yağmuru, balıklara bak! Ne bu balıkların cinsi? Sanki hatırlar gibiyim. Tanıdık geliyorlar, daha önce görmüş olmalıyım. Vezirköprü’de veya Adriyatik’te… Babama ya da sakallı bir Hırvat kaptana sormuştum. Belki muz balığıdır. Çok karıştırdık burayı Raşit, nasıl anlaşılacağız?
Bir kere götürmedin beni balığa. Anlayamadım, gerçekten sitem mi ediyor bana Raşit, yoksa dalga mı geçiyor? Ankara’daydın. Gelirdim. Nerede tutacaktık? Karaköy, Bebek, Kuleli… Tutar mıydık ki? Neden olmasın? İsterdim de, başka zaman artık. Dalga geçmiyor. Keşke öyle demeseydi. Ne de güzel olurdu balığa gitseydik. Bilye büyüklüğünde taş var sinüslerimde, anlamıyorum.
Motor kalkıyor
Gel Raşit içeri geçelim, hava aydınlanıyor. Olur, zaten deniz de kabardı. Fırtına kopacak. Biliyorum. Yağmur, yine yağsa. Hani ıslanmıştın, iyi oldu diyordun. Bilmem. Yine o bilye… İçerisi sıcakmış. Evet, sevmedim çıkalım. Hem çok kalabalık. Bekle, ayaklarım üşüyor biliyorsun, biraz ısınsın. Aa Raşit bak kim var motorda? Kim var? Arkada, bak ona benzeyen kızın yanında. Her kız zaten biraz ona benzemiyor mu? Ayağa kalktı Raşit. Bizi gördü, buraya geliyor. Ne işi var burada, Ankara’da değil miydi? Ben de Ankara’daydım. Ekim Ayı Sanat Ödülü’nü de, Raşit ve anlamsız cevapları adlı öyküsüyle kendime… Sıkıldım. Kâğıdı, kalemi ver. Kendin al, çantamda en ön gözde. Islanmış. Demiştim. Olsun, yine de iş görür. Tamam. Ben yağmur duasına çıkıyorum. Tamam.
İşte geliyor. Kaç yıl geçti? Bilmem, çok yıl. Sakin ol, yoksa yine şarkı söyleyeceksin. Evet, tamam, geldi. “N’aber? N’apıyorsun?” (Raşit motorun kenarından ilk uçağı fırlatır.) “Asıl sen burada n’apıyorsun? Ankara’da değil miydin? Hem Raşit de Ankara’daydı, o neden burada, anlamadım.”, “Raşit de mi burada? Hani nerede?”, “Dışarıda, yağmur duasına çıktı.”, “Nasıl yani?” (Raşit ikinci uçağı fırlatır.) “Kâğıttan uçak yapıyor, kanatlarına yağmur yazıp boğaza atıyor.”, “Ama bu çok saçma.”, “Neresi saçma?!” Çok mu sinirlendim? Hayır, haklıyım. O bizim kutsalımız, dokunamaz! “Neyse, özür dilerim.”, “Asıl ben özür dilerim, sanırım biraz sert tepki verdim.” Laf olsun diye söyledim. “Önemli değil. Sahi siz nereye böyle?” (Raşit üçüncü uçağı fırlatır.) “Krakov’a, tuzdan heykelleri görmeye.” (Ve yağmur başlar.) “Ama bu Beşiktaş vapuru!”, “Ha-ha! Krakov vapuru olacak hali yok ya!..” Sağol Raşit, şimdi anladım. Flüt bilmesen de sakalın çıkmasa da seni seviyorum. Ne de olsa kimliğin var. “Ne?”, “Krakov diyorum. Burası da mı soğudu? Ayaklarım hâla üşüyor da, inanamıyorum!”, “Anlamıyorum.”
Anlamayacak ne var abiler, sadece yorgan kısa geldi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar

Gölge Vuruşu

On dediğimde düşerse mendil, yere değmeden tutmam için bırak beni. On dediğimde uyanmazsa gökler, arzın halısını çek ayaklarımın…

Dr. Faust’u Aklamak

Büyük bir hediye paketi kondu sessizce çocuğun önüne. Paket, anne ve babasının bedenlerinin yarısını kapatsa da gülen yüzlerini…