Film yapmak dua etmeye benziyor

Çocukluğunuz Karşıyaka’da, Tire’de, Buca’da zengin bir ortamda, doğa, ev ve sinemayla geçti. Babaannenizden kalan Hicaz hikâyeleri, mucizeler, evliyalar, Yahudi ve Hıristiyan komşular, bir kütüphane dolusu Arapça ve Osmanlıca kitaplar… Bütün bunlar sizde nasıl harmanlandı?
Herhalde bütün bunların toplanıp birleştiği yer sinema oldu.
Yani pergelin sabit ayağı nerede durdu? Sizi meydana getiren…
Konuşmayı seven biri değilim. Hele kendim hakkında konuşmayı hiç sevmiyorum. Söyleşi kitabında bile çok zorlandık. On beş gün sürdü. Kusura bakma… Ha bir film yaparım, sen filmde gördüğün ipuçlarından yola çıkarsın ve konuşuruz. Benim yaptığım iş ne? Kalem. O halde kalemden yola çıkıp, kalem hakkında konuşayım seninle.
Üzerinizde en büyük etkiyi yapan filmler “Ayna” ve “Andrei Rublev.” Peki, en büyük etkiyi yapan kitap hangisidir?
Bu konuda tek bir kitap söylemek çok zor ama belli yazarlar olduğunu söyleyebilirim. Son zamanlarda en çok başvurduğum kitap, Füsûs. Evet, İbn-i Arabi hazretlerinin “Füsûs-ul Hikem”i ve Yunus Emre’nin şiirleri.
Kitaplarla aranızdaki bağdan bahseder misiniz? Üzerinizde emeği olan doğulu ve batılı yazarlar kimlerdir?
Şiirle bir bağım var, yani Mehmet Akif’ten başlayıp Ece Ayhan’a, oradan günümüz şairlerine kadar uzanan bir yol. Kendim de yazıyorum ve bütün Türk şiiri aslında beslendiğim kaynak. Niyazi Mısri’yi de burada anmak isterim. İbn-Arabi, Yunus ve Mısri benim vazgeçilmezlerim oldu zaman içerisinde… Dünya edebiyatı dersen, Dostoyevski ve Nabokov. Bizim yazarlarımızdan Tanpınar, Haşim. Haşim’in denemeleri benim için mühim bir kaynaktır. Ayrıca Sait Faik, Turgut Uyar. Ki Turgut Uyar zaman içinde daha fazla değerleniyor gözümde.
Bir filmi baz almamızı istiyorsunuz ama biz sizi de baz almayı hedefliyoruz ve bu da karakterinize uygun değil…
Çünkü o zaman bir magazinleşme başlıyor. İnsanın birtakım sırları vardır. Bu sırlar, sınırlar, insanı var eden gizler, mahremler… İnsanlık öyle bir noktaya geldi ki her şey anlatılabilir, her şey sorulabilir oldu. Bu sınır tanımazlıklar da “Benim içim dışım bir”e bağlanıyor. Oysa insanlar ancak birbirlerini yaptıkları işlerden, ettikleri sözlerden yani ortaya koydukları eserlerden anlamalılar. Aklımıza gelen her şey hakkında konuşuyoruz, sonra? Sonrası yok. Fakat esas iş hakkında konuşmaya başladığın zaman, oradaki samimiyet, oradaki hâkimiyet ve nerelerden beslendiğin asıl o zaman çıkıyor ortaya. Hep sözünü ettiğim şey bu.
Asıl itibariyle haklısınız hocam ve belki dervişane bir duruş bu, ama siz bir son söz söylemeyince medyada ya da sanal medyada dedikodulardan, asılsız söylemlerden bir kaynak türüyor. Bunun önüne geçmek gerekiyor bir şekilde.
Evet, mesela şimdi “Derviş sinemacı” diyorlar. Hâşâ. Kimdir derviş, biz nasıl derviş olacağız. “Derviş sinemacı” dersen, “Kamil insan kim?” diye sorarlar adama. Kim diyeceksin, Tarkovski mi diyeceksin?
Şiir yazdığınızı söylediniz. İlk şiirinizi nerede, nasıl yazdınız? Sinemayla devam ettiğiniz için mi yazdığınız şiirleri yayınlamıyorsunuz?
Herhalde on beş, on altı yaşlarımda yazmışımdır diye düşünüyorum. Çünkü on sekiz ya da on dokuz yaşımda galiba ilk şiirim yayınlanmıştı. Şiir yayınlama konusu edebe aykırı gibi geliyor bana. Çünkü disiplinli bir şekilde ve bütünüyle şiirle yaşayabileceğim, varlık anlamında dünyaya bakabileceğim ve algılayabileceğim bir hayatın içinde değilim. Şiiri, yazmak ihtiyacı duyduğumda yazıyorum. Burada benim için ahlaki bir mesele var. Hem şiir yazıp hem gazetede köşe alıp hem film çekip hem okulda ders verip hepsine yetişme yetisini kendimde görmek bana doğru gelmiyor.
Radikal’de yazıyordum. Film çekme ihtimali doğduğu anda yazmayı bıraktım. Çünkü köşe yazarlığı, kamuya ulaşabilme bakımından bir güç teşkil ediyor. Film çekiyorsunuz, sonra çektiğiniz film hakkında yazı mı yazacaksınız? Ya da eleştirilere cevap mı vereceksiniz? İnsan bir şeye kendini adayabilir, arada tabii bir yazı da yazılabilir, yayınlanabilir de ama bunu bir süreklilik halinde devam ettirmeyi doğru bulmuyorum. O kadar yetkin insanlar mıyız?
“Hâşâ şair değilim”i biraz açar mısınız?
Dağlarca şairdir. Ece Ayhan şairdir. Turgut Uyar şairdir. Sezai Karakoç şairdir. Bunların kendileri için “Ben şairim,” ya da “değilim,” deme gibi bir durumları yok, çünkü şairdirler. Ama ben değilim.
Senaryolarınızı başta Orçun Köksal olmak üzere hep kendi ekibinizle kaleme aldınız. Uyarlamayı düşündüğünüz bir roman, hikâye var mı?
Aslında birkaç teşebbüsüm oldu. Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerinde düşündük, bir buçuk, iki yıl uğraştık, baktık ki olmuyor. Onu sinemanın diline çeviremedik. Aslında yapılabilir ama çok klişe, çok düz bir şey olur. Tanpınar’ın kurduğu dünyanın sinemadaki karşılığını aradım, olmadı. Biliyoruz ki televizyon dizilerinde, sinemada birçok eser kendi derdinin, meramının dışında bir şeye dönüşüyor. Bu sebeple Tanpınar gibi bir yazarın romanının bu anlamda yer almaması gerektiğini düşünüyorum. Ama o yetkinliği sinemada karşılayabilecek bir yapıyı, formülü kurabiliyorsanız pekâlâ olur ama yapamıyorsanız zorlamanın bir anlamı yok. İnsanlar bugün esere değil, filmine bakıyorlar. Yani görüntüdeki dünyaya bakıyorlar.
Öte yandan Dostoyevski’nin “Ecinniler”ini düşündüm. Ama onu da bugünün dünyasıyla mı karşılaştırmalı, zamanımıza mı uyarlamalı, yoksa ona kendi havzamızın, kendi dünyamızın içinde bir karşılık mı aramalı, emin olamadım. Ama hâlâ bu eser başka bir formun içerisinde olabilirmiş gibi geliyor. Bize dair bir karşılığı var. O dünyanın bizdeki karşılığını tarihsel olarak görebiliyorum. Orayla irtibatlandırılırsa sonuç alabiliriz diye düşünüyorum. Ömrümüz yeter mi yetmez mi bilmiyorum. Kitapların filme uyarlanması konusunda biraz muhafazakârım. İyi örnekler var ama uyarlama, sinemada sorunlu bir alan.
Filmleştirmek nedir? Niçindir? Sinema sanal mıdır? Eğer öyleyse bütün bu yapaylığı hakikate hizmetçi kılmaktaki güçlükler nelerdir?
Filmleştirmek gibi bir kavramın bende yeri yok. Bir edebiyat eserini filmleştirmekten bahsedebiliriz. Bunun dışındaki eylemler için bunu diyemeyiz. Çünkü şiir nasıl şiir olarak geliyorsa (şiir şairle şiirleşmiyor yani) film de öyle bir şeydir. Hakikati o zaman içinde barındırır. “Ben bunu filmleştireyim,” ya da “Bundan iyi film çıkarırım,” mantığı, aslında hakikati örtüyor. Film de şiir de kitap da kendi hakikatiyle gelir. Hakikatten zuhur eder. Geldiği yere, aslına tekrar geri dönme sürecidir o. Hayatına geri döner ve oradaki belirsizlikle, sorularla ya da izleyicinin hayat deneyimiyle bir yerde buluşur. Buluşabilirse ilişki kurulur. Herkesin tek hakikati var çünkü. O tek hakikatin izdüşümü bendekiyle sendekinin buluştuğu anda bir tamamlanma, birlik duygusu oluşur. İnsanın varlık meselesine dair sorduğu sorulara cevaplar gelmeye başlar. Ya da o soruları sordurabilir. Bütün mesele de budur.
“Susuz Yaz”dan 46 yıl sonra Altın Ayı ödülünü aldınız. Ödüller sizin için ne anlam ifade ediyor?
Benim için ödüllerin önemi -aslında faydası- filmlerin yaygınlaşmasına, daha çok insana ulaşmasına verdiği katkıdır. Ödüllerin benim için en önemli kısmı bu. İkinci kısmı maddi boyutu. Filmlerimiz seyircilerin akın akın geldiği filmler olmuyor, keşke olsa. Dolayısıyla ödüller yeni filmler yapabilmenin maddi imkânlarını da bir şekilde sağlayan mekanizma haline dönüşüyor. Bizler büyük bütçelerle, geniş ekiplerle ya da büyük oyuncularla değil, teknik malzemenin daha sınırlı olduğu daha küçük filmler yapıyoruz. Bunları finanse etmek için ödüllerin getirdiği maddi katkı, bütçe içerisinde çok önemli bir yer kaplıyor. Bir de jüri faktörü var. Değer verdiğiniz bir jürinin ödülü anlamlı ve önemli. Esinlendiğiniz bir sinemacının size ödül vermesi, bir tür el vermek gibi bana göre. Bunun ötesinde ödüller çabuk unutulur, geçer gider. Onlarla yaşanmaz yani, unutman gerekir, yeni yapacağın işe bakman gerekir.
“Şiirde kelime neyse, sinemada görüntü o,” diyorsunuz. Görüntü ve kelime bir arada gevezelik midir?
Sözcüklerin işaret ettiği bir manada adam yolda yürüyorsa ve “Ben yolda yürüyorum” diyorsa, orada bir algı sorunu olduğunu düşünüyorum. Sözler ve görüntü düzlemi boşa harcanmayacak kadar değerlidir. Bir şair roman da yazabilir ama neden o kadar irdeliyor, damıtıyor ve hiçbir sanatın yapamayacağı bir etki uyandırıyor sözcüklerle? Azla, aslında ne kadar derin anlamlar meydana getiriyor. Sinema da benim için -belki şiirle aramda olan bağdan kaynaklanıyor- sözcüklerin, görüntülerin fazlalığından kurtulup onların arka planına bakmaktır. Arka plana bakmanın tek yolu azaltmaktan geçiyor. Burada hep şu duygu sadır oluyor: Selçuklu mimarisinin ya da Mimar Sinan’ın taşla olan ilişkisinde bir fazlalık var mıdır? Selçuklu mimarisi biraz daha sadedir. Ve baktığın zaman hiçbir fazlalık ya da eksiklik göremezsin. Sanki o öyleymiş gibi.
Sizin eserleriniz biraz daha Selçuklu sadeliğine yakın.
Diyebiliriz ama ben bunun böyle olması gerektiğini, tek doğrunun bu olduğunu söylemiyorum. Kendi adıma en iyi anlatımın bu olduğunu düşünüyorum. Diğer türlü anlatılabilir, hatta belki ben de bir gün karakterlerin çok konuştuğu bir film yapabilirim. Başka insanlar da çok farklı şeyleri bir araya getirerek bir âhenk oluşturabilir, başka bir dünya kurabilirler. Günümüzde her şey çok fazla. Bir yanımız hep toplamaya çalışıyor, diğer yanımız atmaya. Çok fazla eşyayla, çok fazla sözcükle, çok fazla konuşmayla, çok fazla duyguyla ve durumla var oluyoruz ve bütün bu fazlalıklar içerisinde aslında bizi tek olana bir olana ulaştıracak yolumuz hep çeliniyor. Tevhidin izini süzemiyor, algılayamıyoruz. Çünkü o kadar çok şeyle dolu bir dünyanın içerisinde sürekli meşgul oluyoruz ki arkadaki ilahi planı göremiyoruz. Onu görebilmenin tek yolu bir tür tefekkür yolu geliştirebilmekte. Filmlerimdeki yapıda seyirciye bir tür tefekkür hissi verip, onu o tefekkürle hemhal edip hayatına o şekilde bakabilir mi, o hale girebilir mi diye düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım sinema bir hâl sineması aslında.
Şimdiye kadar hiç konuşmadık ama bunun müzikle de çok ilintili olduğunu düşünüyorum. Filmlerimde müzik kullanmıyorum çünkü filmin bütününün bir müzik duygusu taşıması gerektiğini düşünüyor, buna çalışıyorum. Bir tür ilahi formun, bütünün bir his yaratması gerektiğini düşündüğümden müziğe ihtiyaç duymuyorum. Müzik bize bir ön haber veriyor sinemada. Şu müzik sana diyor ki âşık olacak; diğerini kullandın, anlıyorsun ki ölecek; bunu kullandın, bir macera gelişecek. Bunlar bizi, seyirciyi kodluyor aslında. Ama filmin bütününün bir müzik olması mümkün. Kâinatın sesini bir müzik olarak duymuyoruz. Oysa bütün seslerin, örneğin kuşların, derenin, ormanın, rüzgârın sesini birleştirdiğinde ya da onları tek tek ele alıp bir âhenk oluşturduğunda bunun bir müzik olduğunu anlarsın. Sinemada müzik kullanılmasına karşı değilim ama kâinatın sesini duymak için müziğin sesini kısmak lazım.
Görüntünün bittiği yerde sinema başlıyor size göre. Konuşmayan bir sinema. Bunu açar mısınız? Üslubunuzu oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz, yoksa bu hakikat arayışı gibi arayıştır ve hakikati bulmak için ona doğru tekamül edeceğiz nazarı mı hakim?
Bir tür Seyr-i Sülûk gibi bakıyorum filmlere. Bir hâle, oradan başka bir hâle, oradan daha başka… Üslup konusunda aşırı bir değişim olmaz herhalde. Ama masanın başına oturup, şöyle film yapacağız, böyle film yapacağız gibi bir tasarı yoktu. Yapmak istediğimiz filmin formu, biçimi bu şekilde meydana geldi. “Yusuf Üçlemesi”nin biçimi bu oldu ama daha derin, daha ince, daha kuşatıcı bir anlam kurabilir miydim, bunu konuşabiliriz. Belki daha çok seyirciyle buluşacak bir sinema dili, anlatım şekli bulunabilir. İnşallah bundan sonra gelecek olan yeni ve genç yönetmenler bunu başarabilir.
Kendim de dâhil olmak üzere bütün sinemacıların en büyük eksiği “tefsir”den uzak kalmış olmamız. Kur’an-ı Kerim’de geçen kıssaların hemen her yüzyıllık dilimlerde yazılmış tefsirleri üzerinde yoğun okumalar, yorumlar yapmamız, derinleşmemiz gerekiyor. Ancak o zaman bugünün sineması ve sinemacıları bir şeylere vesile olabilir. Bir yerden ehliyet almış değiliz ama bugün sinema yoluyla bir tür tefsirini yapabilir miyiz kıssaların. Çünkü o kıssalar bir zamanla ya da bir durumla sınırlı olarak oraya konmamışlar. Onlar insanlığın temel yapısını, hikâyesini, duygularını ve temel varlık meselesini işaret ediyorlar. Ayrıca birkaç yüzyıl önceki tefsirin bugünkü karşılığı nedir, bugünü anlamamız açısından nasıl haberler içeriyorlar, buna akıl yormamız lazım. Sinemada bizim sinemamızda hikâye anlatmak, bu süzgeçlerden geçmelidir. Manevi, metafizik varlıkla ilgili bir sinemanın bu coğrafyada atacağı adımların en başında bu geliyor bence.
Görüntünün bittiği yerde başlıyor ya sinema, Yusuf görüntüyü bitirdi mi?
Görüntünün bittiği yeri şu anlamda diyorum: Sinema görüntü değil. O, zamanla ilgili bir sanat aslında, zamanın sanatı. Filmi yaparken ya da kurgularken sürelerle ilişki kuruyorsun, görüntüyle değil. Benim için görüntü ikinci safha. Görüntü iyi ve güzel ama o bir yalan. Görüntünün ötesine geçmeyen bir sinema, manasız bir sinemadır. Zamanın, sesin ve görüntünün birlikteliğinden bir anlam çıkarmamız gerekiyor.
Resulullah’ın (s.a.v.) “Bana eşyanın hakikatini göster,” duasıyla sizin sinemanızın buluştuğu yer tam burası mıdır?
İşte tam da burasıdır. Allah razı olsun. Oraya doğru bir yaklaşma çabası aslında. Bir dua gibi. Film yapmayı dua etmeye benzetiyorum. Efendimizin duası gibi hakikati, eşyanın hakikatini görme çabasındayım.
İnsan hakikat için sinemanızda bir araç mıdır? Bal’da Yakup, geleneği temsil ediyor ve ölüyordu. İnsana dair görüşleriniz nedir?
Ve’l-Asr. Diyeceğim başka bir şey yok. Ve’l-Asr.
Yusuf’un özel bir karakter olmaktan ziyade genel bir karakter olmasında insanı mı yakalamayı amaçladınız? Yoksa Yusuf, biz hiç farkında olmadan aynı kişi mi?
Bir insanlık halinden yola çıktım. İnsana dair bir hâl Yusuf. Tefsir dediğim şey o aslında. Kur’ân-ı Kerim’de geçen bütün kıssalar, “İnsan bu hale gelecektir, bu hâli yaşayacaktır”ı işaret ettiği için oradalar bence. İnsanın özünden haberler. Ben de filmlerimde o anlamda bakmaya çalıştım insana.
Cüz’i bir tefsir mi hocam, bunlar daha önce dile gelmedi pek?
Evet, “Yusuf Üçlemesi”nde haddim olmayarak cüz’i de olsa bir tefsir yapmaya çalıştım. Yusuf (a.s.) kıssasının bugünün insanında nasıl bir yerde durduğunun arayışı. Baba ile oğulların arasında, kardeşler arasında durum nasıl bir hal almıştır, neye tekabül ediyor. Yoksa bu birey psikolojisi değil, daha ötesi, insanın hali. Tek tek bireylerle değil, onu kahramanlaştıran bir nazariyeyle de değil. Daha ilahi bir boyut var. Bu şekilde bakmaya çalışıyorum. Kaldı ki bu da yeni bir yol değil. Bütün divan edebiyatında temel sorunsal budur. Yunus’a bak! Ne anlatıyor Yunus? Bireysel düzlemde insanın sıkıntısını, bencilliği anlatmıyor. İnsanın ilahi boyutla olan ilişkisini anlatıyor. Sinema da bunu yapabilir.
Sinemanızın karşılık bulduğu her izleyici, izlediğini bir şekilde tahlil yoluna gidiyor. Buna sebep olan şey, sinemanıza hakim olan bilinmezlik mi? Bu bilinmezlik şüpheden mi sadır oluyor, hayretten mi?
Şüpheden değil, hayretten sadır oluyor. Çünkü bilinmezlik planlı bir bilinmezlik. Bilinmeyi ve bilinmezliği külli ve cüz’i anlamda yaşamıyor muyuz? Bütün derdimiz aslında bilinmezlikle bilmek arasında gidip gelmiyor mu? İnsan, bilmekle kalmayıp inandıklarının dışında durduğunda kâinattaki her şey onun adına bilinmez hâle gelmiyor mu? Zaten o yüzden, “Biz burada ne arıyoruz?” “Buraya niye geldik?” “Burada neyiz?” soruları bilmezliğin acziyetinden kaynaklanmıyor mu? Burada hayret önemli bir etken. Yönetmen olarak hayret içinde olmak gerekiyor. Ama anlattığımız hikâye “hayret”i karşılamıyor olabilir. Bütün bunları topladığımızda tasvir edeceğimiz dünyada insanın ve varlığın bir bilinmezlik içinde olması gerekiyor. İzleyicinin kendi bilmezliği hatta bilinmezlikleri, korkuları, umutları, hayretleri bu sayede devreye giriyor. Korku ve umut arasındaki her şey; arası bilinmez. Bu ikisinin arasında olup bitiyor her şey.
Hikemiyat mı felsefe mi? Hakikati aramanızda ışığınız hangisidir?
Tabii ki hikemiyat. Bence felsefenin de kökeninde ilahiyat var. Ama zamanla uzaklaşmış, aklını yitirmiş, dünyayla ve sadece insanla kendini sınırlamış bir alan. İnsana takılı kaldığından belki de bugün öldü felsefe. İnsanın acısına, sıkıntısına artık ne soru bulabiliyor ne de cevap verebiliyor. Bu sebeple beslendiğim taraf felsefe olamaz. Hikemiyat…
Mekân ve doğa sinemanızda başat bir karakter. Bunun yanı sıra “Süt”te Allianoi’ye, “Bal”da Hes projelerine dikkat çektiniz. Bunu sloganlaştırmadan karelere yüklediniz. Ayrıca bu konuda basın açıklamalarınız oldu. Genel olarak çevre ve doğa politikaları hakkında söyleyeceğiniz bir şey var mı?
Benim meselem, yani dert ettiğim şey, baraj yapılmasın vesaire değil. Yapılan yer konusunda sıkıntı var. O vadilerde dereler üzerine inşaat yapmak, derenin güzergâhını değiştirmek, bütün bunlar doğanın canına okuyor. Güzelim dağı, ormanı öldürüyor. Ben diyorum ki, bu projelere imza atan insanlar gidip o yerlerde üç gün değil, bir saat kalsalar bundan vazgeçerler. Tabii insanlıklarını yitirmemişlerse.
Başka yolları var ama pahalı…
E, o zaman yapacak bir şey yok; pahalıysa pahalı. Eğer doğayı koruyacaksa her şey yapılmalı. Doğayı biz yaratmadık. Suyu biz yapmadık. Emanete nasıl sahip çıkıyorsun? Doğayı değiştirmek Kur’an ayetlerini değiştirmek gibi bir şey. Su, toprak, ağaç, zeytin ayet değil mi? Denizler, ormanlar, karıncalar… Bunlar yazılı değil, mevcut ayetler. İnsana verilmiş emanetler… Her şeyin kimyasıyla oynanan bir dünyada yaşıyoruz. Bu ne şimdi? Kur’an-ı Kerim’de biri bu konuda söz veriyor. Kim bu? Şeytan. Şeytan söz veriyor; “Ben onların fıtratını bozacağım,” diyor, “Ben onların yapısıyla oynayacağım.” Şu anda olan şey bu. Filizin, ekinin genetiğiyle oynuyorlar, doğanın genetiğiyle. Bir yol var. Doğadan, ziraattan, hayvandan sonunda insana gelen bir yol. Değiştirdiğiniz mısır geni insanın genini değiştirecek gün gelecek… Özetle insanı değiştiriyorlar. İnsanın genetiğiyle oynuyor, onu bozuyorlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar

GÖÇEBE

Adım asiKabul görmüyor göçebeliğimSonbahar kapıdaKışın geleceği şüpheliAy nefesiyle ıslık çalıyorArşın alevinden kaçanlarKapkara dilimdeKazlarını salıyor üstümeGöçebe diyor SarıkızGöçebe diyorVe…