GÖNÜL İÇİN SANAT YAPAN GARİP: Neşet Ertaş

Bozkır, insanoğlunun mekteplerde öğrenemeyeceği en kıymetli bilgiyi toprağında taşıyan çorak arazilerdir. Baharda yemyeşil görünen otların yazın sıcağında bozlaşan renkleri, doğmak ve ölmek arasındaki serüveni arifçe anlatır. Bu anlatımda insana düşen nasip ise bu dünyada yolcu olduğumuz bilgisidir. İşte bu bilgi gelenekle yoğrulduğunda cevhere dönüşür. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi.
Bozkırın evladı olarak 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar Köyü’nde dünyaya gelir Neşet Ertaş. Muharrem Ertaş gibi müzikle, tabiatla, gelenekle, Bektaşi kültürü ile kendini tanımış, bilmiş bir babanın oğlu olmak Neşet Usta’yı çocukluk yıllarından itibaren arif bir sanatçı olmaya hazırlar. Tokacı saz eyleyip babasını taklit ettiği yıllarda -ekmek parası için, köy köy düğünlerde gezerken- gönlün nasıl doyduğunu öğrenir. Mesele sazı iyi çalmak, tezeneyi ustalıkla tellerde gezdirmek, güzel bir sesle türkü okumak değildir. İşin özü şandan, şöhretten, hırstan uzak, aza kanaat ederek canı, cananı, Hakkı bilmektir. Neşet Ertaş’a göre insanlık da burada gizlidir. Babasının sazına düğünlerde “köçek” olarak eşlik eden sanatçı, eğlence unsuru olmaktan, aile bütçesine katkıda bulunmaktan öte bu minvalde ciddi bir eğitimin parçası olur. Aslında o dönem Muharrem Usta, oğlunun parmakları arasında titreyen zille, oğlunun içine doğal bir metronom yerleştirir. Bu metronom sağa ve sola belli bir ritimle gidip gelirken hep aynı yeri yani gönlü işaret eder. Nitekim 1960 yılında kaleme aldığı şiirinde Ertaş: “O zaman babamdan öğrendim sazı / Engin gönül ile Hakk’a niyazı” derken, sazında, sözünde gayesini ortaya koyar. Bu bilinç Ertaş ailesine şüphesiz soyundan geldikleri, Kaygusuz Abdal’dan, Pir Sultan Abdal’dan tevarüs etmiştir.
Sanatçı, çocukluk yıllarında büyük bir gayretle üzerindeki hamlığı atmaya çalışır. Bu süreci hızlandıracak olayı ise yukarıdaki ikiliğin devamında gelen dizelerde anlatır: “O yaşımda yaktı bir âhu gözü / Mecnun gibi çölde kaldın dediler”. 5-6 yaşlarında evlerine gelen misafir kızına vurularak ilk kez aşkla tanışan Ertaş, bu tatlı olgunlaşma dönemini şiirsel bir üslupla aktarır: “… Onlar içeride oturuyor, biz de, hani çocuklar ortalarda oynar ya, öyle oynuyoruz işte… Damın arkasına çıktık, tam da güneşten yana. O kadar sıcak ki, hani ‘it bile gölgeden çıkmaz’ derler ya öyle. Derken nasıl olduysa bir ara göz göze geldik. Tam güneşe karşı, evin arkasında. Gözlerimizi birbirinden ayıramıyorduk. Bir sinek bile uçmuyordu ki, onu bahane etsek de tılsımı bozsak… Ne o kımıldıyor, ne ben. Böyle ne kadar kaldık bilmiyorum… İşte her şey buradan başladı. O günden sonra, elime sazı alıp memleketten çıktığım güne kadar, gittiğim her yerde onu aradım…” Usta’nın yâr kimliğine bürünmüş aşkı arayışı daha sonraki yıllarda gezdikleri köylerde karşısına çıkan, bakmaya bile cesaret edemediği Türk kızlarıyla, her daim devam eder. 15-16 yaşlarına kadar süren bu yürek yangınları Usta’yı daha da hassaslaştırır. “Memleketimizde bizi ‘abdal’ olarak görürler, memleketimizin en aşağılayıcı kelimesi abdal ile cingandır. Bunların ikisi bir sayılırdı. Kaçıncı sınıf insan görünüyorsak…” Sanatçının birçok yerde dem vurduğu bu cümleler, gönlünde büyüttüğü sevdayı aşikâr bir biçimde dile getiremeyen ancak sazı vasıtasıyla duygularını ifşa edebilen soyu ve nesli âdeta hakir görünmeye mahkum edilmiş aşığımızın kırgınlığını ortaya koyar. Oysa insanı sevmek için insanın kendisi yeter sebeptir. Sevginin ne kuralı olur ne de ölçüsü. İnsanları birbirine eş, eşit kılmaya eğer aşk da yeterli gelmiyorsa âdem yitiyor demektir. Çünkü aşk âdeme kendini bilmeyi öğretir: “Neye yarar sevdadan uzak olan / Yaşayan ölüdür Allah etmesin” derken Usta, insanı insan kılan bu duygu itelendiği takdirde kişinin kendine yabancı olacağını vurgular. Âdemin aynası yine âdemdir. Aynaya bakamayan, aynadaki görüntüsünü beğenmeyen, aynaya sırtını dönen âdem kendinden, Haktan uzaklaşır. Bu ayrıksılığa duyduğu üzüntü türküsünde de belirttiği üzere onu sazına daha da bağlar: “Tüm canların hak olduğun bilmese / Hakkın aşkı yüreğine dolmasa / O güzel cemâle âşık olmasa / Kul Garib’im bu sazını çalmazdı.”
Kırgınlıklar biriktikçe ve geçim sıkıntısı kendini daha beter hissettirdikçe Ankara, ardından İstanbul, Usta için sığınacak mecra oluverir. Babasının yanında Hakk’la, gönülle pişen Ertaş, Ankara’dan sonra taşacağı yere, İstanbul’a göç etmeye cebindeki üç kuruşla niyet eder. Bayram Bilge Tokel Hoca’nın Usta’yla yaptığı bir röportajda Usta’nın bu göçüş hikâyesini anlatırken aktardığı anekdot sazı ve sözü yaşamı olmuş bir sanatçıyı anlamada önemlidir: “Atladım otobüse, geldim Ankara’ya… İstanbul’a gideceğim fakat, para bitti. Terminalde dolaşıyorum, boyu benim kadar bir çığırtkan gördüm, dedim ki, ‘Hemşerim, ben İstanbul’a gideceğim ama param yok…’ bir bana, bir elimdeki saza şöyle bir baktı… Hiç unutmuyorum, yüzünün yarısı yanıktı, adını bilmiyorum. ‘Sen bir saz çal, bana gerisi kolay’ dedi. Başka neyim var ki, sermayem saz…” Bu hatıra, Orta Anadolu’nun bozkırlarında olgunlaşmış, derdi hakikati söylemek olan bir adamın sahip olduğu tek şeyin sazı ve maharetli parmakları olduğunu gösterir.
Yalnız sazından ekmek yiyen, yediren Usta’nın bunca esere rağmen sermayesinden kâr etme ihtiyacı duymaması onun sufi müzisyen kimliğini en güzel şekilde ifade eder. Aslında bu kanaatkârlığın izlerini sanatçının çocukluk yıllarında sürmek gerekir. Usta, babasının askerde, kendisinin ise henüz 7-8 yaşlarında olduğu yıllarda Kırıksoku Köyü’nde sazıyla deşiricilik (dilencilik) yaparken verilenle yetinme geleneğini özümser. Sufilerin halka uzattıkları fukara keşkülü ile Ertaş’ın sazı arasındaki benzerlik onun hem yaşamı hem de sanat hayatında benimseyeceği duruşu şekillendirir. Keşküle atılan bir lokma ekmek nasıl sufiye yetiyorsa, sanatçıya da öyle yeter. O, babasının ifadesiyle gariplerdendir. Bu noktada Ertaş’ın Garip mahlasını eserlerinde kullanma hikâyesi mühimdir: “Babam arif kişiydi. Bir gün dedi ki, ‘Oğlum sen bir şeyler yapıyorsun, kendin türküler söylüyorsun ama sonunda bir şey demiyorsun.’ Hayli türküler üretiyorum, adım soyadım yok. ‘Sonuna bir şey ekleyeyim mi’ dedim babama, o da ‘Bizler garibiz oğlum, bize garipler derler, gönül de gariptir.’” Usta, o günden sonra Garip mahlasıyla havalandırır türkülerini. Kuşaklar boyu horlanan olmanın sonucu seçilmiş bu mahlas, son derece yerinde bir tercihtir aslında. Abdallara, abdal dışındakilere “ağa” diye hitap etmeyi bir kültür haline getiren zihniyet, bu tercihin doğruluğunu teyit etmede önemli bir örnektir. Bu sınıf ayrılığının sanatçının ruhu üzerinde bıraktığı tesiri, İstanbul’a ilk gittiği günlerde kapısını çaldığı Şençalar Plak’ta okuduğu ilk bozlağın “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” olmasında görürüz. Garip olma halini engin bir gönülle sahiplenen Ertaş, seküler, narsist, faydacı dünyamızı ilk bu bozlakla sorgular. Çünkü sanatçının icrasının zenginliği gönlündeki zenginlikle ilintilidir. Akşam kazandığını sabah ihtiyacı olana dağıtacak, sayısız çifti evlendirecek, türkülerini okuyan sanatçılardan telif istemeyecek ve birçok sanatçının aksine paralı konser vermekten hoşlanmayacak kadar zengindir gönlü. Oysa, seneler evvel Eskişehir’de Âşık Mahzuni Şerif’le birlikte katıldıkları konserde organizatör Mahzuni Şerif’in parasını vermeyince Ertaş, organizatörden aldığı üç yüz liranın yarısını Mahzuni’yle, kendisine düşen payı ise diğer sazcılarla paylaşırken, Şerif’in sözüyle “Ulu gönüllü bir Türkmen çocuğu” olduğunun farkında değildir.
Rahatsızlığı sebebiyle göç ettiği Almanya’da sanatçının başına talihsiz bir olay gelir. Hapishanede hasret, esaret, yalnızlık üçgeni içinde örselendikçe örselenir; “Hapishanelere güneş doğmuyor / Geçiyor bu ömrüm günüm dolmuyor / Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor / Yok mu hapishanede beni arayan / Bu zindanda öleceğim gardiyan” “Garibin yüzü gülmez / Derdini kimse bilmez / Bir kenarda kalsa da / Halini soran olmaz” diyen Usta hiçbir zaman dostlarına yüz çevirmez. Bu gönül genişliğinin sebebi kendini bilmek erdemidir. Bu kendini biliş sanatçının sazını Hakka, yâre ve insana çevirir. Bu yönelişin izahı ise sanatçının diliyle ancak cahillere edilir: “Ârife tarif ne hacet / Hak meydanda gördü isen / O sendedir, sen ondasın / Eğer bilebildi isen”.
Sanatıyla evrenselliği yakalamış Usta’nın sazının, üslubunun, sözünün taklit edilemez bir yetkinlikte olması yalnızca Allah vergisi bir sesin büyüleyici bir üslupla havada salınması ya da maharetli parmakların sazı en geniş alanıyla kullanmasına bağlanamaz. Evet, onun icrası sıradışıdır, orijinaldir. Saz çalma tavrı başkadır. Her notanın, her perdenin hakkını verir. Tokel Hoca’nın tespitiyle “Saz Neşet Ertaş’ın elinde aynı anda kendisine eşlik eden bir ritm aleti (davul) fonksiyonu gören; alt, orta ve üst tel gruplarına eklenen bam telleri (sırma tel) ile bir oktav pesten farklı ses renkleri veren, icra edilen eserin ve icracının ruh haline göre bazan inleyen, ağlayan, bazan coşan, asil bir çalgı hüviyetine kavuşmuştur.” O an ne hissederse ona göre çalar. Onun yorumu da benzersizdir şüphesiz. Metod, nota bilmez iken sesini sazı kadar iyi tanıyıp kullanması yalnızca teknik sebeplere dayandırılamaz. Oğuz Aral’ın dediği üzere “Neşet, yaptığı müziğin farkına varamayacak kadar cahildir. Yaptığı müziğin önemini, sosyolojik yapısını, notal yapısını bilemeyecek kadar cahildir, ama içgüdüsel müzikalite, o başka bir şeydir.” İçgüdüsel müzikalitenin anlamını en güzel sanatçı yüreğine bağlı parmaklarıyla verir Usta. Bu bağlılık Kırşehirli Mahalli Sanatçı’yı bizim gönlümüzde bambaşka bir yere taşımakla kalmaz, ona evrensel sanatçı hüviyeti kazandırır.
O, bozlak okurken bizi yaşadığımız zamanın tüm iğretiliklerinden, çirkinliklerinden alıp Anadolu’nun sahiciliğine, saflığına götüren bu toprağın yalın ve özgür sesidir. Unutulan kadim hakikatleri ukalalık etmeden, içten sazıyla anlatan bir gönül eridir. Geleneğimizden aldığı terbiyeyle kendisine yalnızca kul, garip denmesini isteyen mütevazı bir sanatçıdır. Modern dünyanın agresif dönüşünü isminin ekol, idol, önder gibi kelimelerle yan yana anılmasını reddederek sakinleştirir. Onun, aşkla çaldığı sazı hiçbir zaman tıngırdamaz. Ne sazı ne de sözü laf-ı güzaf eder. Ruhunu saf dışı etmiş gönülle dinlemesini bilmeyen günümüz insanı maalesef anlamakta zorlanır onu. O, bu toprakların üstünde suni bir zihinle üretilen ötekileştirme politikasını türküleriyle zedeleyen bir eylemcidir aslında. O yalnız bozkırın değil her yerin ve her iklimin tezenesidir. Onun taklit edilemez icrasının sırrı, acı ile tatlıyı, ayrılık ile sevdayı, ak ile karayı, Kürt ile Türkü, abdal ile ağayı bir gören zengin gönlünde saklıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

DELİ SU

Sırtını dayamış tahta köprüyeSöğüt dalları yüzüne vuruyorŞIRAKŞIRAKKŞIRAKKKDolunayOturmuşBelineKütürKütürKütürdetiyor