Hâkimiyet

Beyaz sarayın yapıldığı kayalıklardan çatır çatır sesler geliyor, bahçedeki dev mermer heykeller yerlerinden hareket ediyordu. 

Yaşlı krallığın genç bilgini, siyah pelerinine sarınmış, uzun kulenin yüksek tavanlı odasında, ellerini terasın demirlerine dayayıp bulutların savaşlarını seyrediyordu. Uzun sarı saçları darmadağınıktı. Bakışlarını bahçede kusursuz güzellikteki heykellere ve yanlarında nöbet tutan askerlere çevirdi… Akşam kralın huzuruna çıkacaktı.

Rüzgâr ulu zeytin ağaçlarını, ateşin kızgın demiri büktüğü gibi bükmüştü. Gölgelerinde asırlardır bekleyen heykeller, güneşi ister gibi uzaklaşıyorlardı. Kralın sadık askerleri, ellerindeki altın mızraklarıyla mermer adamların başında nöbette. “Hercules ve Cacus” ile “David”in yine hareket ettiğini gören askerler saraya haber verdiler. Genç bilgin, toprağa saçılacakmış gibi duran yıldızların aydınlattığı bahçeye inip kendi gözleriyle görmek istedi olup biteni. Vakur bir edayla heykellerin karşısına dikildi. “Ne yapmak istiyorsunuz?” der gibiydi. Cacus’un ayağının altına elini uzattı, bir avuç toprak aldı. İçindeki karıncaları üfleyip havaya savurdu ve kızıl kumu pelerininin cebine koydu.

Saray, mavi gökyüzüne ulaşmak için yüksek kayalıkların üzerine sarı saçlıların ataları tarafından asırlar önce yapılmıştı. Bulutları her zaman ayaklarının altında görmeye alışan halk senede bir defa dünyalarının dışına; dar patika yollardan güçlü beyaz katırlarıyla nehrin kenarına iner, kıyıda balıklarını avlayıp meyvelerini toplar ve askerlerin eşliğinde aynı yoldan geriye çıkarlardı… Bu sefer on yedisine gelmiş güzel Terra kaybolmuş, haber tez zamanda krala ulaştırılmıştı.

Alaycı bulutların gökyüzünü kapladığı o günün akşamında; yel ayaklı atının üstünde, zümrüt ve yakutlarla bezeli kırmızı pelerinine bürünmüş kral; bahçesindeki heykellerin önünde şimşekten daha parlak kılıcını havaya kaldırıp gök gürültüsü sesiyle halkına, “Kim ister ki yerin altında bir böcek gibi yaşamayı?” diye sormuş, beyaz kölelerinin önünde kılıcını toprağa saplamıştı. Derinliklerde boğulan kılıç işte o gün, yerin altındaki karınca yuvalarını darmadağın etmişti.

Kayalar yutamadı bu sesi. Kuleler hapsedemedi. Sözler gitmesi gereken yere taşındı. Yıldızlar, güneş kararacak, ay kana bulanacaktı. Heykeller yürüyüp yer sarsılınca, hikâyeleriyle büyüdükleri dört atlı geldi zannettiler. Elinde yay taşıyan biniciyle beyaz atı, kılıç taşıyan biniciyle siyah atı, terazi taşıyan biniciyle kızıl atı ve ölümü taşıyan biniciyle soluk renkli atı… 

Karıncalar fışkırdı deliklerden, açtılar kanatlarını. Taşıdılar kızıl kumları beyaz sarayın üzerine.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts