HAMAM SEFASI

On beş yıl oluyor. O zamanlar, Erzurum’un nahiyelerinde arazi çalışmaları yapıyorduk. Karın, çamurun içinde haftalarca çalıştıktan sonra birkaç günlük işimiz kalmıştı. İşlerin azalmasını fırsat bilip çok sevdiğim asker arkadaşım Muharrem’i ziyaret etmek için şehir merkezine indim.
Dükkânının Rüstem Paşa Çarşısı’nda olduğunu hatırlıyordum. Bereket taşınmamış oradan. Bir iki dükkâna girip çıktıktan sonra Muharrem’i buldum. Karşısında beni görünce ne yapacağını şaşırdı. Kucaklaştık, öpüştük. Eski günleri yâd ettikten sonra, Muharrem, “Bu böyle kuru kuru olmaz devrem, gel sana bir sofra kurayım,” dedi. Benim de canıma minnet. Dükkânı kapatıp eve attık kendimizi. Çeşit çeşit mezeler, yemekler masaya dizildi. Muharrem’in muhabbeti de iyidir hani. Sohbete öyle bir kaptırdık ki kendimizi, nasıl olduğunu anlamadan sarhoş olduk. Nihayet -nereden lafa girdik hatırlamıyorum- Muharrem, cin hikâyeleri anlatmaya başladı. Ama ne hikâyeler! Aslında cinmiş periymiş bu masallara pek inanmam ama şu muhabbet yok mu, her şeye inandırıyor insanı.
Muharrem, dere kenarında destursuz işeyen arkadaşının bir grup cin tarafından nasıl çarpıldığını ve iki yıl cinci hocaların peşinde dolandıktan sonra ancak açıldığını, bir gece ineklerinden birinin uçarak ahırdan çıktığını, ertesi gün hayvanın parçalarını dere kenarında, tam da arkadaşının çarpıldığı yerde bulduklarını falan anlatıyordu. O anlattıkça tüylerim diken diken oluyordu tabii.
Vakit gece yarısını bulduğunda bizimki ayaklandı. “Kalk gidelim, şimdi güzel bir hamam sefası çeker, kendimize geliriz,” diyerek koluma yapıştı. “Yapma etme, gecenin bu saatinde hamam sefası mı olurmuş,” demeye kalmadan, kendimi Erzurum’un o iliklere işleyen soğuğunda hamama giderken buldum.
Daracık ve sessiz sokaklardan geçiyor, gecenin puslu karanlığında sallana sallana yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Bu sırada, dinlediğim hikâyeler bir gölgede ya da biçimsiz bir tümsekte kanlı canlı suretlere dönüşüyordu. Her seferinde bunların sarhoşluktan kaynaklanan zihin oyunları olduğunu kendime söylesem de içimden bir ses tam tersi olduğu konusunda ısrar ediyordu. Bunca şeyin uydurulmasına imkân var mıydı? Kafamın içindeki düşüncelerle uğraşmak yetmezmiş gibi Muharrem yeni bir hikâye anlatmaya başlamıştı. “Gece hamama giden kambur bir adam göbek taşının etrafında dönüp duran ve şarkı söyleyen bir cin taifesinin içine karışmış…” Hâlâ hatırlarım, korkudan tir tir titriyor, bir an önce eve dönmek, o karanlık sokaklardan, karabasan gibi üstüme çöken hamam fikrinden kurtulmak istiyordum.
Başaramadım tabii. Uzun bir yürüyüşün ardından hamama vardık. Taş oymalarla süslü kapıdan girer girmez dondum kaldım. Bütün gece dinlediğim hikâyelerdeki en karanlık, en ürkütücü yer, şimdi kocaman sütunları ve bu sütunların üzerinde yükselen kubbeleriyle karşımda duruyordu. Muharrem’le göz göze geldik. “Geri dönelim,” dedim. Bakışlarımdaki korkuyu fark etmiş olacak, güldü. “Amma da tırsakmışsın, haydi oyalanma!” diyerek soyunma kabinlerine doğru ilerledi. O, kasıla kasıla kabine girerken korkuyla etrafıma bakındım. Karanlık burada daha ürkütücü bir hal almıştı. Bir sürü şekilsiz gölge, her an arkasından biri fırlayacakmış gibi duran sütunlar ve duvar kenarına sıralanmış, cılız ışıklar altında metruk birer kulübe gibi görünen soyunma kabinleri. Geri dönmek için ısrar edersem Muharrem’in bu halimi diline dolayıp benimle dalga geçeceğini biliyordum. O an için bu fikir cinlerden daha korkutucu gelmişti. Cesaretimi toplayıp kabinlerden birine girdim. İki dakika geçmedi asık suratlı, pala bıyıklarının altından sağ kulağına kadar derin bir yara izi olan, dev gibi bir adam geldi. Ses çıkarmadan elindeki havluları ve peştamalı önüme bırakıp hamamın karanlık bir köşesinde kayboldu! Ben bu adamı görünce iyice tırstım. Karanlıktan, cinlerden falan kurtulayım derken böyle bir adamın eline düşmüştüm.
Üstümüzü değiştirdikten sonra sıcaklığa doğru yürümeye başladık. Muharrem’in keyfi yerindeydi. Çenesi iyice düşmüş, abuk sabuk şakalar yapmaya başlamıştı. “Bak bunlar en çok hamamda bulunur. Aman, üstlerine basayım deme, çarpıverirler,” falan diyordu. Kuyruğu dik tutmak için bu şakalara gülerek cevap veriyordum ama yine de rahat değildim. Aklımın bir köşesinde cinler, başka bir köşesinde az önceki adam vardı! Herif sanki yer yarılmış da dibine girmişti. Öyle ki; belimi saran peştamal olmasa hayal ürünü olduğuna yemin edebilirdim.
Dar ve uzunca bir koridora girdik. Buhar ağır bir sis gibi zemini kaplıyor, sıcaklığa yaklaştıkça iyice yoğunlaşıyordu. Bir ara ayaklarımı göremez oldum. Kendimi Muharrem’in anlattığı hikâyelere öyle kaptırmıştım ki; mazallah bir cinin üstüne basar da gazabına uğrarım diye her adımımı dikkatle atıyordum. Ya o adam! Sanki yapış yapış duvarların arkasından fırlayacak, güçlü elleriyle boğazıma sarılıp nefessiz kalana kadar sıkacak, sıkacaktı.
Her an bir şey olacakmış gibi tedirgin yürürken, başıma bir kaza bela gelmemesi için dua ediyordum. Tam hamama alışıp rahatlamaya başlamıştım ki sıcaklıktan bazı sesler duydum. Durup kulak kabarttığımda kendimden geçecek gibi oldum. İçeride birileri vardı! Sıcaklıktan gelen sesler takunyalardan çıkıyormuş gibiydi ama hayır! Metalik, zaman zaman çın çın öten sesler! Sanki birçok adam veya başka bir şey ritmik hareketlerle sallanıyordu. Aynı anda aklıma bizimkinin anlattığı son hikâye geldi. Kapının önünde kalakaldım. Ne ileri ne geri gidebiliyordum. Nefes almakta zorlanıyor, kalbimin vuruşlarını ensemde hissediyordum. Muharrem beni sarsıp “Hadisene,” dediğinde ne yaptığımı bilmez halde kapıya yüklendim. Kapının gıcırdayarak açılmasıyla birlikte bir buhar bulutu çarptı yüzüme. Ardından onunla göz göze geldik.
Sisin içinden fırlayan yarım insan boyundaki yüzü iki taraftan şıkıştırılmış gibi yamyassı, boynuzu andıran kulakları dimdik, gözleri kafasının iki yanında koca koca açılmış, dudakları çenesinin ucundan aşağıya sarkmış, büyük dişli, her tarafı kıl içinde bir mahluk!
Ben, “Allah!” diye narayı basıp kaçmak için geri döndüğümde çoktan yere yığılıp kalmış Muharrem’e takıldım ve tepetaklak devrildim. Can havliyle ayağa kalkarak bağıra bağıra koşmaya başladım. Bu sırada takunyalar ayağımdan fırlamıştı. Nemli taşlarda kayıyor, ayağımı, parmaklarımı sağa sola çarpıyor, yaşadığım acıya aldırmadan sırtımda duyduğum kavurucu nefesten kurtulmaya çalışıyordum. Tam soyunma kabinlerine açılan kapıya gelmiştim ki ikinci darbeyi yedim. Keşke cinin pençelerinde can verseydim de o karşıma çıkmasaydı!
Hızla koşarken kapı bir anda açıldı ve çarpıştık. Ben yere devrildim. Herif olduğu gibi duruyordu. Sanki kendisine yetmiş kilo ağırlığında bir adam değil de bir sinek çarpmıştı. Son bir gayretle sürünerek kaçmaya çalışırken, adam üzerime doğru eğildi, o kocaman elleriyle omzuma bastırdı. Öyle büyük bir korkuya kapılmıştım ki; elim ayağım boşalmış, hareket edecek mecalim kalmamıştı. Aynı anda cin, ayaklarını takır takır vurarak bana doğru geliyordu. Kurtuluşum olmadığını anlayınca bildiğim duaların hepsini okumaya başlayıp gözlerimi kapadım. Çok geçmeden bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda saçı sakalı birbirine karışmış bir adam beni tokatlıyordu. O ana kadar yaşadığım her şey hayal olmalıydı. Evde sıcacık yatağımda uyuyakalmıştım ve aslında saçlı sakallı gördüğüm bu adam işe geç kalmamam için beni uyandıran annemdi. Ama düşlerimin içine sıkıştırdığım bu tatlı hayaller adamın arkasından bana bakan o korkunç mahlukla göz göze gelince uçup gitti. Adamın kucağında çırpınıp salavat getirmeye başladım. En son, “Cin bu, cin,” derken bir daha bayıldığımı hatırlıyorum.
Tekrar kendime geldiğimde, beni tokatlayan adam karnını tuta tuta kahkaha atıyordu. Gürültüye koşup gelen ve kapı önünde benimle çarpışan tellak da ona katılmış, başımda dakikalarca gülmüşlerdi. Nihayet kahkahaları kesildiğinde el ele verip hâlâ kendine gelemeyen Muharrem’i ve beni karga tulumba kabinlerimize götürdüler. Elimize birer gazoz tutuşturan tellak, kapının ağzında dikilen adamı işaret ederek konuşmaya başladı.
− Bu adam, bizim arabacı Salih. Senin cin diye korktuğun da onun beygiri. Hayvan soğuk almış. Bir güzel terlesin, soğuğu atsın diye aldık hamama. Gerçi içeriyi pisletiyor ama rahat ol beyim. Onlar çıktıktan sonra çamaşır suyuyla yıkayacağım taşları.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar

Kirli ve Sıcak

Nehrin üzerindeki taş köprüden hindi sürüsü geçiyordu. Arkalarında ince sopasıyla küçük bir kız… Yanakları soğuktan kıpkırmızı, sarı perçemleri…