Harusi

Harusi, Swahilice “düğün” demek. Tanzanya’da bir ayımız bile dolmamışken bir harusiye davet edilmek hoş bir sürpriz benim için. Üstelik yerel bir düğün töreni bu; Sophia öyle söylüyor, kız evinin bahçesinde yapılacakmış. Gelinin ailesi, arkadaşlarım Sophia ve Raya’nın yakın akrabaları. “Sibel bir Tanzanya düğünü görmeli diye düşündük,” diyor Sophia gülümseyerek. “Asante sana, zuri sana…(Çok teşekkür ederim, çok güzel)” diyerek çat pat Swahilicemle memnuniyetimi anlatmaya çalışıyorum. Her zamanki gibi kelimelerin yetişmediği yerde kalp lisanı devreye giriyor, yol boyu birbirimizi kulaklarımızla değil gözlerimizle dinlemeye çalışarak sohbet ediyoruz.
Bu, gelin ve damadın ikinci evlilikleri. Damat ilk evliliğini Lübnanlı bir hanım ile yapmış. Tanzanya’da özellikle de Darüsselam’da aile yapısı, melezlik tanımına başka bir mana getirecek denli karmaşık. Şehirde neredeyse yetmiş iki milletten ve her dinden insan var. Yerli halk da kendi içinde yüzlerce kabileye ayrılmış durumda. Tek tanrılı dinler halkın çoğunluğu tarafından benimsenmiş gibi görünse de her kabilenin dili ve inançları farklı. Ortak dil Kiswahili ama kabilesi dışına hiç çıkmamış birisi için o bile yabancı bir dil. Aynı ailede pagan inançlarını sürdüren, yahut Müslümanlığı veya Hıristiyanlığı seçmiş bireyler olması alışılmış bir durum. İnsanlar evliliklerde din birliğini aramadıkları gibi, evlilikle birlikte bir dinden diğerine geçmeyi olağan sayıyorlar.
Arkadaşlarım ikinci evlilik deyince biraz endişeleniyorum. Şöyle dört dörtlük bir yerel düğün görme hayalim suya mı düşecek yoksa? “Biz ikinci evliliklerde sade törenleri tercih ederiz,” diyorum. “Bizde de öyledir,” diyor Sophia. Fakat şimdiki farklı, gelin ve damadın aileleri eksiksiz bir merasim olsun istemişler.
İşin düğün sahiplerine ait kısmı hakkında epeyce bilgilendikten sonra biz konuklara düşeni sormaya niyetleniyorum. Birbirine bağlayıp cümle haline getirmeyi bir türlü başaramadığım kelimeler zihnimde uçuşurken yol kenarındaki bir dükkânın önünde arabayı durduruyor Sophia. Dillendiremediğim merakım bu şekilde giderilmiş oluyor. Geline hediye alacağız. Kimisi tozlu raflarda, pek çoğuysa yerde üst üste yığılmış mutfak eşyalarını dokunmaktan imtina ederek süzüyorum.
İstanbul’un en yoksul semt pazarlarındaki zücaciye tezgâhları bile buradaki dükkânların yanında ultra lüks sayılır. En kalitesiz alüminyum malzemeden tencerelerin, camdan ziyade plastiği andıran su takımlarının, velhasılı hepsi de birbirinden kalitesiz ve kirli görünen onlarca öte berinin içinden hediye seçmeye çalışıyoruz. O sırada Raya yandaki kırtasiyeye gidiyor. Hediye paketi için kâğıt ve seloteyp alacak. Alışveriş yaptığımız mağaza hediye paketi yapmıyor, malzemesi yok. Hoş olsa da bunun için ekstra ücret ödememiz gerekecek. Bizlerin rahatlıkla çöpe attığı rafyalar, ipler, lastikler, kullanılmış kâğıtlar ve aklınıza gelebilecek ıvır zıvır nevinden her şey kıymetli burada.
Düğün evi sahile çok yakın. Bahari Beach’te. Geniş bir bahçe içinde büyüklü küçüklü beş ayrı evden oluşuyor. Sol taraf hanımlara ayrılmş. Beyler sağda. Tam ortadaki küçük bina iki bölüm arasında doğal bir paravan gibi. Erkeklerin bulunduğu yerde Kur’an-ı Kerim okunuyor. Ailenin oturduğu ev hanımların tarafında. Evin bir odasından kahkahalar yükseliyor. Gelin ve annesinin oturduğu birer koltuk hariç odadaki tüm eşyalar boşaltılmış. Davetliler yerlere serili hasırlar üzerindeler. Odanın ortasında sürekli konuşan ve herkesi anlattıklarıyla kahkahalara boğan bir genç kız var. Diğer iki arkadaşıysa onun her esinde tef çalıp zılgıt çekerek seyredenlerin coşkusunu artırıyorlar. Üç hanımdan oluşan bu grup düğünlere giden profesyonel bir ekip. Genç kız kimi zaman ezberden kimi zaman da elindeki deftere bakarak anlatıyor. Beden dili mükemmel, kulakları duymayan bir insan bile onu sadece seyrederek gülme krizine girebilir. “Her gün annenin evine gitmeyeceksin, kocanı güleryüzle karşılayacaksın, evini temiz tutacaksın, güzel yemekler pişireceksin” gibi şeyler söylediğini anlayabiliyorum. Sophia ve Raya söylenenleri anlayabilmeme hem şaşırıyor hem seviniyor. “Karı- koca ilişkileri, evlilikler dünyanın neresine gitsen hep aynı,” diyorum. Anlamak kolay o yüzden.
Adının Zeyna olduğunu öğrendiğim genç kız gösterisine ara veriyor. Sırada konukların gösterisi var. Tefli kızlar bir yandan çalıyor bir yandan yöresel şarkılar söylüyorlar. Gelinin yakın akrabaları tek tek ortaya, dansa davet ediliyor. Ayağa kalkan elindeki parayı havada tutarak folklorik figürlerle odayı dolaşıyor. En sonunda parayı çalgıcı kızların önündeki tefin içine atıp yerine oturuyor. Şarkılar fıkır fıkır, sadece davet edilen değil odadaki herkes oturduğu yerde dans ediyor. Hanımlar benim büyük bir keyifle izlediğimi ve figürlere uymaya çalıştığımı görünce mutlulukla gülümsüyorlar. Müziğin dili de kalp dili gibi; insanlar arasındaki farklılıkları bir çırpıda kaldırıveriyor aradan.
Bahçedeyse altı erkek ve altı kadından oluşan başka bir profesyonel grup var. Bu kez tef çalanlar erkekler. Hem çalıyor hem ilahi okuyorlar. Bir örnek giyinmiş hanımlarsa ilahiler eşliğinde koreografik dans ediyorlar. “İslamik Dans” diyor Sophia. “İslamik Dans?” Şaşırdığımı gören arkadaşlarım; “Sizde yok mudur?” diye soruyor. Cevap vermeden önce biraz daha seyrediyorum grubu. Erkekler; Taleal Bedru’yu söylerken hanımlar vücutlarını bir sağa bir sola kıvırıyor, bazen el çırparak bazen de zılgıt çekerek müziğe eşlik ediyorlar. Davetli hanımlardan bazıları da ara ara dansa katılıyor. İslamik Dans diye adlandırdıkları bu gösteriyi farklı bir kategoriye koyduklarını ve nazarlarında kutsal bir yeri olduğunu hissediyorum. Son derece dindar olan arkadaşlarım, kendilerinin evdeki eğlencede dans etmeyeceklerini söylüyorlar. Sadece İslamik Dans derken yüzünü öyle bir huşu kaplıyor ki bu görüntü bana bundan neredeyse ibadet hazzı aldıklarını düşündürüyor.
“Biz Allah’tan ve Peygamber’den bahseden müziklerde dans etmeyiz,” diyorum, “sadece dinleriz.” Bu sefer şaşıran arkadaşlarım oluyor. Çekinerek de olsa; “Bana biraz kilise korolarını anımsattı bu dans,” diyorum. “Hayır, hayır” diyor Sophia, “hani Resullullah Mekke’den Medine’ye hicret etmişti. Medineliler de onu karşılarken tef çalıp şarkılar söylemişti ya, işte İslamik Dans budur,” diye heyecanla devam ediyor sözlerine. O sırada Raya kolundan tutup dansçıların yanına götürüyor Sophia’yı. Ellerini göğüs hizasına kaldırıp bir sağa bir sola salınarak dans ediyorlar.
Davetlilerin bir bölümü ise bahçedeki büyük tentenin altına dizili sandalyelerde oturuyor. Masa yok, sadece önlü arkalı dizilmiş sandalyeler. Biraz sonra burada düğün yemeği yenilecek. Servis için bir yemek şirketiyle anlaşmış düğün sahipleri. Üniformalı görevliler servise hazırlanıyorlar.
Tanzanya’daki bir aylık yaşantımdan sonra burası hakkında ifade edebileceğim en temel kanaatim, tezatların bu ülkenin ilk kabullenilmesi gereken gerçeği olduğu. Düğün evini ve insanları incelerken bu gerçeği bir kez daha idrak ediyorum. On metre ötede okunan Mushaf, burada ilahiler eşliğinde dans, evin içinde yerel danslar. Hanımların kimi pür tesettür kimi kangasına bürünmüş; kimi ise straplez elbisesinin üzerine şifon başörtüsü örtmüş. Merdiven basamaklarında bir grup kadın neşeli bir sohbetteler; boynunda haç kolye olanı az önce kiliseden geldi, diğer iki hanım çarşaflı. Tayyör giyinmiş olan da var, jean pantolon giyinmiş olan da.
Birbirine tezat görüntüler sergileyen sadece insanlar ve giyim kuşamları değil. Evin yan tarafında yemek servisi için hummalı bir faaliyet var. Plastik kapların içinde yıkanıp temizlenen tabaklar kurumaları için çimenlerin üzerine ve su deposunun ayağındaki beton zemine yayılmış. Bahçeye iki tane taşınabilir musluklu su deposu yerleştirilmiş. Şaşmaz bir kuralları var: Her yemek öncesi eller mutlaka yıkanacak. Evlerde de yemek masası salonda olsa bile yanında mutlaka lavabo var. Sünna (sünnet) diyorlar ve yemeği de yine bu sebeple elleriyle yiyorlar. Başta çok yadırgadığımı ve yemek yiyebilmek için mümkün olduğunca karşımdakine bakmamaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Hâlâ alışmış değilim ama manzaranın düşünüldüğü kadar vahim olmadığını da belirtmem gerek. Dört parmak avuç içine doğru bükülüyor, baş parmak da onların üzerine doğru. Böylece el bir maşa haline getirilip tabaktaki yemek şaşılacak denli temiz bir şekilde yeniyor.
Davetlilerle birlikte el yıkama sırasına giriyorum. Ardından büfeden yemeklerimizi alıyoruz. Üç çeşit pilav var; sade, sebzeli ve etli. Ekmek bizim için nasılsa sade pilav da Tanzanyalılar için öyle. Onsuz öğünleri yok. Tabaklarına önce pilav alıyor diğer yemekleri onun üzerine koyarak yiyorlar. Kızarmış tavuk ve ndizi mshare (dizimişare: Muzla pişirilmiş et) ile menü tamamlanıyor.
Davetliler yemek yerken gelin hanım düğünün ikinci bölümü için hazırlanmak üzere makyöz ve yakın arkadaşlarıyla birlikte odasına çekiliyor. “Görmek istersin değil mi,” diyor Sophia, “gel hadi.” Gelin üzerindeki beyaz elbiseyi çıkarmış, gümüş rengi işlemelerle süslü turkuaz, şifon bir elbise giymiş. Saçları ince ince örülü, makyajı da tamamlanmak üzere. Beyaz ve mavi şifonlardan türbanı yapılacak. Elleri ve ayakları yaygın âdete uygun olarak kınayla yapılmış desenlerle bezeli.
“Şimdi geline hediyeleri sunulacak,” diyor Sophia. Verandaya kumaşlarla, çiçeklerle süslenmiş bir masa yerleştirilmiş.
− Damat, erkek tarafı, neredeler?
− Onlar biraz sonra gelecekler, buradaki tören sadece kız tarafı için, diyor Sophia. Gelini aldıktan sonra erkek evinde başka bir tören daha olacak.
− Buradaki davetliler bir de oraya mı gidecekler?
− Hayır, oradaki tören damadın akrabaları, arkadaşları için.
Gelinin görünmesiyle davetliler masanın önünde sıralanıyorlar. Ve elbette tefler ve çalgıcılar da. Konuklar dans ederek gelinin karşısına geliyorlar. Öpüşme, kucaklaşma yok; gelin oturduğu yerden bir baş işaretiyle teşekkür ediyor konuklarına. Hediyeleri bu iş için ona refakat eden ablaları alıyor. Çeşitli mutfak eşyaları, kangalar, kıyafetler… Anneden gelen hediye; bir çift ayakkabı. Gelin arada bir dansa eşlik ediyor. Ama rastgele değil figürler; bazen ayakta, bazen oturarak, bazen de ellerini dua eder gibi kaldırarak. Bir ritüel sergilendiğini anlamam uzun sürmüyor.
Damat ve akrabaları hediye töreni bitip konuklar yavaş yavaş ayrılırken düğün evine varıyorlar. Artık gelinin de baba ocağından ayrılma vakti. Bu ilk ayrılığı değil ama bazı şeylere alışılmıyor işte. Ana-kız sarmaş dolaş oluyorlar. Ablalar, kardeşler… Damat, konukların takılmaları, alkışları eşiliğinde eve giriyor. Gelinle kol kola dışarı çıktıklarında bahçede tekrar bir cümbüş. Tefler, zılgıtlar, danslar, dualar, havaya savrulan pirinç taneleri, şekerler…
Gelinle damadı çevreleyen insanların arasında son birkaç fotoğrafı güçlükle çekiyorum. Arabalar hızla uzaklaşırken, açık havada geçen onca saatten sonra ikinci bir düğüne daha katılabilecek denli zindeyim. Merak, insanı dinç tutuyor. Sophia’ya sesleniyorum:
− Sophia, siz damadın evindeki törene davetli misiniz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Musikar

O evi su bastı sürahi devrilince. Bu şehir zamanında o eve gitmemen gerektiğini söylemiştim. Bu şehir zamanının geçmesini…