Hıdırellez Dileği

Güneş henüz doğmamıştı. Perdenin aralığından süzülen sokak lambasının ışığı, odadaki eşyaların üzerine loş bir aydınlık seriyordu. Leyla, onu uykudan uyandıran rüyasının heyecanıyla, merakla yatağından doğruldu, minik, çorapsız ayaklarının üzerinde yükselerek camdan dışarı baktı. Kornası, kırmızı gidonu, tekerleğindeki boncuklarla göz kamaştıran, selesinde şarkı söylediği kırmızı bisikleti kapının önünde yoktu. Az evvel bisikletiyle yanlarından geçtiği arkadaşları, paslı demirlerini gıcırdatarak neşe içinde tahterevalliye biniyor, Leyla’nın kırmızı bisikletinden gözlerini alamıyorlardı. Pencereyi araladı, gözleri, karanlıkta koyu birer gölge gibi görünen çocuk parkındaki boş oyuncaklara takıldı. Lambalarından ikisini yukarı mahalledeki haylazların patlattığı parkta, iki köpek kıvrılmış uyuyordu. Siyah bir yün yumağına benzeyen vücutları nefes aldıkça inip kalkıyor, silik bir buhar karanlıkta kayboluyordu. Leyla, rüyasındaki bisikleti düşünürken, açık pencereden içeri bahçedeki gül ve tomurcukları yeni açan leylakların kokusu doldu.
Naftalinin, anneannesini hatırlatması gibi, gül kokusu, ona akşam çizdiği hıdırellez dileğini hatırlattı. Çiçekli meyve ağaçları, erken açmış sakızlar, sardunyalar, pıtırak gibi sarmaşık gülleri esen cılız rüzgârla durgun denizdeki sandal gibi oynuyor, geceyle sabahın birleştiği bu anlarda kokularını buram buram yayıyorlardı. Gözleri, akşam üzeri bahçedeki gülün dibine çizdiği dileğini aradı. Küçük taşları dizerek yaptığı kırmızı bisikletini görmek için balkonun lambasını yaktı, çıplak ayağına giydiği naylon terlikleriyle dışarıya çıktı.
Hıdırellez günü, hangi bahçeye girilse, ekseriya gülün dibine, bazen de kuru toprağın üzerine hızlıca çizilmiş bir dileğe rastlamak, baharda badem ağaçlarının pembe çiçeklerini görmek kadar normaldi.
Ebruli, beyazlı kundak gibi goncalar, bugün sadece kokularını yaymıyor, taşıdıkları emanet dileklerle insanların ümitlerini besliyorlardı. Yükünü sırtlanmış, çölü geçmeye hazırlanan deve kervanının gösterişiyle, güller yükleriyle hıdırelleze hazırdı.
O akşam Leyla; dileğini, taşlarını, duasını önüne koydu, kuru toprağa oturdu. Bisikletin iskeletini ve gidonunu, yediği çikolatanın kırmızı jelatinden ambalajına sardığı çubuklardan hazırladı, temeli atılan bir ev gibi iyice toprağa itti, sağlamlaştırdı. Ellerinin yanı ve serçe parmağıyla, tekerlekler için toprağı temizleyip, düzledi. Grili, siyahlı çakıl taşlarının dizilmesiyle oluşan tekerlekler, dönüyormuş gibi görünüyor, hızını kesmek için frene basma hissi uyandırıyordu. Kuyumcu titizliğiyle dizdiği taşlar, küçük parmakları arasında incilere, yakutlara dönüşüyordu.
Taşlar arasında sağa sola koşuşan karıncalar, etrafındaki kuru dal ve yapraklar, dileği üzerinde taşıyan toprak, sonradan içlerine sokulan bu nesneyi oturma odasında olması tabi karşılanan bir konsol veya zigon sehpa gibi görüyor, yadırgamıyordu.
Bu ufak, şirin, dileğini emanet ettiği ağaçcık, dallarındaki pembe goncalarla Leyla’ya pek sevimli gelirken, gözleri süslü bisikletinin yanında, eğreti ve manâsız duran yüzükle kartpostala takıldı. Üstünkörü bırakılıverildiği her haliyle belli olan. Otuz küsur yaşındaki teyzesinin gül dalına bağladığı kararmış gümüş bir alyans, abisinin annesinin zoruyla koyduğu soluk, kenarları kıvrılmış, üzerinde “İstanbul Üniversitesi” yazan bir kartpostal. Bu haliyle bisikleti, boyası solmuş, tozlu ayakkabıların yanındaki bayramlık iskarpinler gibiydi.
Teyzesi, zaten Çırpılı Dede’ye gidip kısmet açmak için çaput bağlayacaktı. Annesi, abisinin üniversiteyi kazanması için Bardak Kıran Dede’ye iyisinden bir takım ince belli çay bardağı adamıştı. Kartpostalı yırttı. Yüzüğü çöpe attı. Sabah ezanının ürperten makamıyla, daldığı hayalden hızlıca uzaklaştı. Sokak hareketlenmeye başlamıştı. Genelde ihtiyarlardan oluşan bu vaktin cemaati, baston tıkırtısı eşliğinde, usulca camiye doğru yol alıyordu. Sabah ayazında üşümemek için kollarını çekerek uzattığı penye pijamasının içinde ıslak kedi yavrusu gibi titredi. Onu uykusundan uyandıran o gürültülü rüyadan şu ana kadar, kim bilir ne kadar zaman geçmişti? Eve girmeye hazırlanırken, hıdırellez ateşini yakmaya hazırlanan komşu kadınların telaşı, hareketliliği dikkatini çekti. Sokağın ortasında ellerindeki saman yastıkları, kuru dalları tutuşturan kadınlar, gün ağarmadan alevlerin üzerinden atlamak için hızlı hızlı hareket ediyorlardı. Sabahın bu erken saatinde konuşacak konu bulmada zorlanmıyor, hem sohbet edip hem de topladıkları hıdırellez kamçılarıyla vücutlarına vurarak iyilik sağlık istiyorlardı.
Leyla, komşulardan birinin seslenmesiyle üşümesini unutup kendini sokağa attı. Gelinli kaynanalı neşeli kadınlar, küçük bir kızın sabahın bu vaktinde bahçede olmasını yadırgamıyor, gülüşmeleri hıdırellez kamçısının şaklayan sesine karışıyordu. Önce başına, sonra sırtına, en son ayaklarına inen kamçıya benzeyen bu çiçekli, taze dal “İyilik, sağlık” diye diye vücudunda geziniyordu.
Leyla, komşuların yardımıyla hıdırellez ateşinin üzerinden atlarken, sokağa bakan evlerin kapıları bir bir açılıyor, gözleri çapaklı, nefesleri uyku kokan çocuklar, neşeyle ateşe koşturuyorlardı.
Güneş bir hıdırellez sabahına umutla doğarken, Leyla, kırmızı bisikletini gülün dibinden el sallayarak, dualarla uğurluyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Oyun-Cak!..

Kumdan kaleler yapmak gibidir bazen, oyun… Muhkem bir inşaatın temellerini atıyor gibisindir. Kalıplara kumu doldurur, bir güzel baskılar…