Firdevs Halaların evinin üstünde durduğu tepenin alt yamacında, âdeta bir kovuğa gizlenmiş gibi yerleşmişti Hüseyin Amcanın evi. Sade, her türlü iddiadan uzak, bütün haşmeti eskiliğinde tebarüz eden tek katlı, ahşap bir evdi bu. Bizim evlerde olmayan bir özelliği dikkatimi çekerdi hep; dikey ahşap panjurları, kalın bir demirle ortadan kapatılırdı. Evin giriş kapısının yanındaki pencere çoğunlukla kapalı olurdu. Sessiz, ketum ve yaşlı bir insana benzetirdim bu evi. O kadar eski olmalıydı ki, ahşap doğal renginden siyaha çalan bir kahverengiye meyletmiş gibiydi. Belki de malzemesini oluşturan ağaçtan alıyordu bu özelliğini, bilemiyorum. Benim için bu evin kendinden sonraki en güzel tarafı, hemen yanı başındaki erik ağacıydı. Özel bir aşıyla aşılanmış ve mahallemizdeki en güzel eriği verebilir hale getirilmiş, yaslandığı ev gibi mütevazı bir ağaçtı bu. Neredeyse bir elma kadar iri ve etli eriklere verilen ad bana çok ilginç gelirdi; papaz eriği. Eriklerin adı ile sahibi arasındaki tezat, çocuk muhayyilesinde cazibesini hiç kaybetmeyen bir soru olabilirdi ancak. Cevabı ise yaşlılık kadar uzaktı.
Hüseyin Amca ise kendisine soru sormak için bile insanın belli bir yaşa gelmesi gereken insanlardandı. Onda sanki her şey, hep aynı yerden başlamıştı; çabucak geçirilmiş çocukluğun akabinde aklın saltanatını kurduğu ve bir daha hiç terketmediği o merkezden. O merkezin adına herkes kendince bir isim verebilirdi; gerçekçilik, olgunluk, ciddiyet, basiret vb. Benim için onun adından ziyade bir nesnesi vardı; mizan ya da terazi. Hüseyin amcanın kendini üzerine oturttuğu merkez, her şeyi olduğu kadar tartmaya ayarlı bir teraziye benziyordu kanımca. Öyle bir teraziydi ki bu, herhangi bir şeyi kendisi için bile ne fazla ne de eksik tartabilirdi. Böyle bir insandı Hüseyin Amca, insan onun huzurunda biraz dursa, kendindeki mizansızlığı hemen hissederdi. Bu yüzden olsa gerek, çok hürmet gösterilen ama az temas edilen bir insandı.
Akşama yakın saatlerde çay toplamaktan, ot kesmekten ve bunun gibi tabiata nizam, insanlara ve hayvanlara menfaat getiren işlerden dönen kadınlar son bir posta dinlenmek üzre bizim kapıda oturur, bir bardak su içer, günün hasılasını bölüştürür, geçmiş günlerin atlanan mevzularından birbirlerini haberdar ederlerdi. “Duydun mi….” diye başlayan ve duyurulan onca cazip konu, bir öksürük sesiyle kesilirdi. Evimizin arkasındaki dönemeçten gelen bu erkek sesinin bir hastalığın işareti olmadığını kadınların ansızın kesilen sesinden anlayabilirdi insan. Bu ses, kadınların mizaçları icabı dağıttıkları şeyleri toplamak için bir uyarıydı sanki. Dağılan sözler, davranışlar, oturuşlar, çözülen çeşanlar birdenbire olmaları gerektiği nizama erişirdi. Kadınlar birbirlerine kaş göz işareti yaparken Hüseyin Amca, sanki bakmadan gören gözlerini hiç kaldırmadan yavaş yavaş geçerdi. Sohbet eden kadınların arasında eşi Pupuze Hala varsa, başını kaldırır ama belli bir hedefe bakmaksızın hafif sert bir ses tonuyla eklerdi: “Hayde, hayde akşam oldi, sizun lafunuz bitmez…” Sonra da sözünün ağırlığını diğer kadınların üzerinden çeker eşine yüklerdi tamamen; “ Çenenun lastiği gevşedi gene…”
Pupuze Hala sitemkâr bir sesle cevaplardı onu, “Bir dur da, konuşmağa bırakmazsun adami!” Hüseyin Amca geçer, kadınlar kaldıkları yerden devam ederdi. Üstelik bir de onu konuşurlardı. Kesik öksürüğü sayesinde düzeltme şansı buldukları ve bu yüzden mahcup olmadıkları münasebetsiz hallerden dolayı ona müteşekkirlerdi fakat, bir de sohbetlerine “dedikodu” muamelesi etmesi olmasa…
Hüseyin Amca çok sevilen insanlardan olurdu mutlaka, onda bu sarsılmaz nizam duygusu olmasa. Bilgisi, ağır ve ölçülü tavırları, düşünerek ve tane tane konuşması insanda bir güven duygusu yaratırdı. Sıradan bir insanla karşı karşıya olmadığını hissetmek ise merak. Kimdi bu adam? Hem eski hem yeni yazı okur, çok az konuşur, bir bakışıyla herşeyi anladığını hemen hissettirirdi. Siyah derin gözleri önce biraz ürpertir, herşeyi anladığını, ölçüp biçtiğini ve bir terazide tarttığını sezmek bir imtihanda olduğumuzu, hep unutmak istediğimiz o büyük imtihanda olduğumuzu hatırlatırdı hemen. Hüseyin Amcanın ölçüleri şahsi ölçüler değildi, bu yüzden onu gözardı etmek de kolay değildi. Dinin emrettiği ne varsa, insan vicdanının unutmak isteyip de unutmayı başaramadığı şeyler, işte onlar, Hüseyin Amcanın huzurunda canlanırdı. O bu sevimsiz rolü, insanlarla arasını açan rolü samimiyetle ve sonuçlarını daha baştan kabul ettiğini hissettiren bir istiğna ile oynardı.
İnsanlara bunca uzaklığına rağmen Hüseyin Amcayla yolumu kesiştiren şey, öncelikle fiziki şartlardı. Onların çaylığı bizim evin üstünde, bizim çaylığımızsa onun evinin yanındaydı. Her çay toplama sezonunda bu vesileyle belli günlerde de olsa beraber sayılırdık. Onlar çay toplarken, sularını bizden alır, hanımlar öğlen namazlarını bizde kılar eğer bizim çay bitmişse ben onlara yardıma giderdim. Hüseyin Amca köyümüzdeki birçok erkek gibi çay toplamazdı. Benim çocukluğumda altmışlı yaşlarındaydı ama daha yaşlı görünürdü. Yine de işiyle hep ilgili ve takipçiydi. Ben onu daha ciddi işlere uygun bulurdum, mesela camide hoca olsa, işte tam yerinde diyebilirdi insan. Tarım ve toprak onun bünyesine uygun bir iş değildi sanki. Vücudundan ziyade kafasını rahatlıkla kullanabilen insanlardandı. Düşünmek ve okumak ona kolay gelirdi muhtemelen ama yapmak, hem de tabiatla uğraşarak yapmak onda sakil dururdu. Kıyafetlerindeki tertip düzen, eski de olsa kendini hissettiren titizlik onu köyden ziyade şehre yaklaştırırdı.
Aslında hayatının ciddi bir kısmı da öyle geçmişti. Deniz yollarında yıllarca çalışmış, şehir şehir gezmiş, bir mektebi olmayan bilgisini muhtemelen bu yaşantıdan derlemişti. Kimden ve nasıl? Bunu çocukları da bilmezdi. Zekasıyla hemen farkedilen çocuklarını dini ilimlerde okutmak istemiş, Kur’ân kursuna, imam hatip lisesine göndermiş ama ilginçtir ki çocukları ona benzememişti. Oğulları ve kızları çok doğal bir espri gücü, taklit yeteneği ve muzip bir zekayla tebarüz etmişlerdi. Bu neşeli ailenin babası olarak bütün ciddiyetine rağmen onda da nüktedan bir taraf vardı. Ama Nasreddin Hocavari, güldürmek için değil, sadece gülümsetip düşündürmek için. Çok nadir gösterdiği bu tarafını, ona bağlanmak için bir köprü gibi görürdüm. Arada bir görünen ve bana cesaret veren cılız bir ışık.
Onun beni farkedişi ise yaptığım iş üstündendi; çay toplamak. Yaşıtlarımın seve seve oyun oynadığı yaşlarda, ben büyüklerle çaylığa gider, gün boyu pes etmeden çay toplar, çay toplarken kendimi unuturdum. Ardımda kalan çay setlerinin görüntüsü beni mutlu ederdi. İnsan eli değmiş tabiatın, tanzim edilmiş tabiatın suni fakat güzel görüntüsü. Koca bir köy, bütün çaylıklar bir ay içinde makaslarla kesilir biçilir, şekle girerdi. Bu çabanın içinde olmak, o makaslardan birinin de benim elimde olması hoşuma giderdi. Çay toplayışımı beğenen komşularımız zaman zaman beni de yardıma çağırırlardı fakat Halam yaşımı bahane ederek çok az yere gönderirdi beni. Onlardan biri de Hüseyin Amcalardı.
Hüseyin Amcanın beni yalnız, “küçük fakat iş görebilir” biri olarak görmediğini anlamam çok sürmemiş olmalı. O katı elbiselerin altında gizlenen insana ulaşmam da. Cümlelerinin arasına sıkıştırılmış küçük bir iltifat, kısa bir an gülümseyen bir çift göz, beni sanki benim bile bilmediğim yanlarımla görüyormuş gibi gören o derin ve müşfik bakışlar ve hepsinden önemlisi “büyüklerin dünyasına kabul edildiğimi hissettiren o küçük ama büyük rüşvetler” hangi kronolojiyle gerçekleşti, ne yazık ki hatırlayamam. Bana asıl yol gösteren unutamadıklarımdır; anlar. O anların içinde mühürlenmiş anlamlar, o anları genişleyen halkalar halinde bütün hayata yayan hep bildiğimiz ama hiç anlatamadığımız sırlar, hep gördüğümüz ama gösteremediğimiz resimler.
Bu resimlerden ilki, hafızamda bir “eşik” nesnesiyle kayıtlıdır. Vakit muhtemelen bir ikindi vaktiydi. Hüseyin Amcanın evinin yanındaki çaylığımızda çay toplarken su istemek için beni onlara göndermiş olmalılar. Çay toplama zamanları evin hanımları evde olmayacağından erkeklerle çocukları karşılaştıran ince bir hesap hüküm sürerdi. Böylece anlaşma ihtimali daima daha fazla olan insanların karşılaşma şansı açığa çıkardı; yaşlılar ve çocuklar. Ah o zıtların birbirini perdesiz görme yetenekleri. İnsan gördüğü şey olur sanki, göründüğü şeyden mutmain olur. Buna bir de çocukluğun sınır tanımaz genişliği eklenirse, o resim uzar uzar, dünyayı dolduran bir masal olur. Kahramanları ben ve Hüseyin Amca olan bu masal, ne ilginçtir ki benim gerçekle karşılaşmam demekti aslında, kendi gerçeğimle. Bütün çocuklar gibi büyüklerin dünyasında kendine yer bulamayan ben, o eşikten geçince anlamıştım ki, yaşlıların dünyasına daha yakındım.
Hüseyin Amcanın evi, köydeki bütün evler gibi iki kapılıydı yalnız eşiği diğer evlerinkiyle aynı değildi. Ayağını hafifçe kaldırmak suretiyle aşılan diğer eşiklerin aksine bir hayli yüksekti. Muhtemelen bazı hayvanların girmesine mani olmak için yapılmış bu yükseklik insanlar için, özellikle hanımlar için bir imtihan tahtası gibiydi. Adımın ölçülü bir şekilde atılması ve eteklerin nizamının bozulmaması bu imtihanın şartlarındandı. Hele de eşiğin öbür tarafında Hüseyin Amca gibi bir mizan varsa.
O gün o eşikten adım atışımı bugün hâlâ hem görür hem hissederim. Tam zamanında uyanan dikkatim, eteklerimi toplayışım ve gayet mevzun bir şekilde attığım adım, anında Hüseyin Amcanın yüzünden yansıyan bir onayla bana geri dönmüştü. Bütün onaylar gibi berraktı, açıktı. İnsanı kendini bilmemenin ağırlığından kurtaran bir şefkat vardı onda, insanı bütün acizliğiyle kuşatan bir merhamet. Bununla da kalmamış içeri girerken selam vermiştim ona. Kadınların selamını almayan Hüseyin Amca selamımı da aynı güzellikle almıştı. Ben artık iki kanatlı bir melektim, yer bana hiç olmadığı kadar yüksek görünmüştü. Kadınlarla erkekler, yaşlılarla gençler, kurallar, kaideler ve bana daima karışık gelen şeyler o gün biraz daha yerlerine yerleşmişti. Bunun verdiği cesaretle olsa gerek daha rahat konuşmuştum Hüseyin Amcayla; o sormuştu ben cevaplamıştım, mahcubiyetimden dilim tutulmamış latifesine karşılık bile vermiştim. Kesin o gün farklı bir gündü; bir eşikten geçmiş öte tarafında Hüseyin Amcayı bulmuştum.
Ama çok sürmeyecek, bütün bulmaları bir kaybedişin beklediğini tecrübe ederek öğrenecektim. Hüseyin Amca bundan bir belki iki sene sonra vefat etti. Köyde olduğum bir yaz vakti hastalandığını öğrendiğimde, ben de büyükler ve erkekler gibi ziyaretine gitmek istedim içten içe ama hiç cesaret edemedim. Söze dökülememiş dostluklar hep ürkek ve topal kalır, bir türlü içinden geçirdiği yola gidemez, içinden geldiği gibi söyleyemez. Ben de o yazı, en azından bir iki haftayı kulağım açık, dilim kapalı geçirdiğimi hatırlıyorum. Durumunun gittikçe ağırlaştığını her duyduğumda, yollarımızın zıt yönlere meylettiğini hissediyordum. Ben hayata akıyordum sanki o, ölüme. Ben içimde büyük bir merak ve coşku hayatı karşılamaya hazırlanıyordum, o ise ölümü çoktan buyur etmiş gibiydi. İkimiz de bunun böyle olması gerektiğinde mutabıktık sanki. Dünya denilen mekânda onun aşikâr gördüğü, benimse görmeye çalıştığım gizli kurallar vardı; terazinin iki kefesi vardı. Şimdi o terazinin kefelerinden birini ben doldurmalıydım sanki, diğerini de o.
Bir öğlen vakti, evimizin arka kapısında oturmuş gizli gizli yolu gözlerken oldu bu. Ben nihayet muradıma ermiş, bana hayatı daha güzel gösteren yüzü günler sonra görmüştüm, gördüğümle mesut ve mesrur iken gecikmeden gelmişti haber; Hüseyin Amca da muradına ermiş, hayatı boyunca titizlikle ölçe ölçe geldiği yolun menziline varmıştı. Bir tarafım dolu bir tarafım boş, onun görünmez terazileri gibi tam ortada kalakalmıştım.
Related Posts
AĞAÇLARIN SESİ
Ağaçları merak ediyorumBiz sonsuza kadarNeden onların sesine katlanmak isterizBaşka seslerden daha fazlaEvlerimize yakın olduğu için?Gün be gün katlanıyoruzKaybedene…
KARANLIK ŞARKI
Sabahın kurşunî zeminindeatlısuskun durmuşve atının uzun yelesi rüzgârdadağılıyor Tanrım, Tanrımatlıların durmaması gerekolayihtar edilince. Yanık çitin kenarındakızsuskun durmuşve ince…
Kendinden Kurtulamamanın Sokratesçi İşkencesi
Hastanenin bahçesindeki ince buz tabakasının üstünde yürürken kulağımızı, topuğumuzdan yükselen çatırtıya vermiş olmalıydık. Uzun süre birbirimize bakmadığımızı ve…
MUTLULUK
Sordum, hayatın anlamını öğreten hocalara:Mutluluk nedir, söyleyin bana.Ve binlerce adam çalıştıran meşhur patronlarındayandım kapılarına.Hepsi de başını sallayıp gülümsedi…