İki Çöl Arasında

Mekke çöllerinde koşturan çocuğu gördünüz mü? Çıplak ayakları sarı alevlere dokundukça yanıyor. Beyaz entarisi fırtınada dalgalanan bir ateşkes bayrağı gibi uçuşuyor. Gür saçları kıvır kıvır, bembeyaz dişleri kalın dudaklarının arasından nadiren görünüyor. Cılız bedeni her an havalanabilir, ayakları yerden kesilip gökyüzüne uçabilir. Ama pes edecek gibi değil, ayakları kumu şiddetle dövüyor. Kara gözlerine biriken kumlar her adımda çoğalıyor. Rüzgârın savurduğu kumlar bir tül gibi örtse de yolunu durmuyor çocuk. Ellerini havaya kaldırıp yakalamaya çalışıyor savrulan iki yaprağı. El sallıyor ama nafile. Bağırıyor, “Hey! Durun diyorum size!” Kimin umurunda! Arkalarına bakmadan gidiyorlar. İki yaprak, iki adım. Her şey ne çabuk da olup bitti. Rüzgâr ne zaman hırsızlığa yeltenmişti? Kitabını açtığında yaprak kımıldamıyordu oysa. Dudakları, okumak için aralanmış, gözleri satırlara takılmıştı. Arkasında bekleyen sinsi yeli fark edemedi. Kara yel nefesini tutmuş bekliyordu. Aç bir hırsız gibi kaptı sayfaları, kumlar havalandı ardında. Çocuk yapraklara yetişebilmek için koştukça koştu. Kum dolan gözleri kararıncaya, ayakları sıcaktan yanıncaya kadar. Yapraklar, iki kara kuş olup lacivert gökte kayboldu. Çocuk bitkin düşüp yere sırt üstü uzandığında gözlerinden kumlu yaşlar akıyor, göğe asılı binlerce yıldız ışıl ışıl parlıyordu. Dudaklarında takılı kalan ilk kelime yorgun argın çıktı ağzından: “Allah’ın adıyla.”
Bundan yüz yıl önce iki sayfa havalandı Arabistan çöllerinden. Nereye gideceklerini bilmeden uçuyorlardı. Kara gözlü çocuğu yalnız bıraktıkları için üzgündüler. Yine de rüzgârın okşamasıyla süzülüyor, sıkı iplerle bağlandıkları kitaptan kopmanın heyecanını yaşıyorlardı. Kızgın çöllerden kurtulup nehirlere, yağmurlara kavuşmuşlardı. Develerin hörgüçlerine, fillerin hortumlarına, aslanların yelelerine kondular. Mecnun olup gezdiler diyar diyar. Neler görmediler ki şu dünyada. Nasırlı ellere dokunup buğulu gözlere değdiler. Birçok ırka, binlerce renge şahit oldular. Altın varaklı salonlara, yer sofralı mutfaklara, küçük odalara girip çıktılar. Masal diyarı Şam’ın dar sokaklarından geçip, asma yapraklarının arasına karıştılar. Taş taş üstündeydi o zamanlar. Büyülü masal bozulmamıştı. Emevi Camisi’ndeki peygamber mezarları sessiz ve huzurluydu. Kapalı çarşıda şerbet satan esnafın tek derdi sırtlarındaki yükü hafifletmekti. Şahit oldular tüm güzelliklere. Sonunda kambur bir hamalın küfesine kondular. İki büklüm hamal, küfesini kaldırıma koyduğunda iki yaprağın havalandığını gördü. Gözlerini kocaman açıp elleriyle yakalamaya çalıştı. Ne yazıyordu bu kâğıtlarda? Önce hamalın kamburuna kondular, sonra meyve pazarına doğru uçtular.
İstanbul’da da konakladı bu iki yorgun yolcu. Yaprakların kenarları kıvrılmış, sayfalar eskimişti. Sırlarını gözlerinde saklayan iki yaşlı derviş gibi susuyorlar, kara gözlü çocuğun ellerini ne zaman bıraktıklarını hatırlamıyorlardı. Ne vakittir dudaklarını bıçak açmamış, nefes bile almamışlardı. Ak entarileri yılların yorgunluğu ve şehirlerin tozuyla sararmıştı. Buruşuk, temiz elleri tutunacak yeni bir el arıyordu. Meraklı gözlerin satırlarına değmesi için yanıp tutuşuyorlar, sırlarını yeni tanıştıkları bir yabancıya fısıldamak istiyorlardı. Bir hüzün çökmüştü satırlarına. Başları eğik, sırtları kambur, rüzgârın kucağında uçuyorlardı.
Sultanahmet’in ıssız yollarını arşınlayan gece bekçisi onları gördü. Hava aydınlanmaya yüz tutmuştu. Bekçinin dili damağına yapışmış, ayyaş ve serserileri kovalamaktan bitap düşmüştü. Bir an önce evin yolunu tutmak istiyordu. Gökyüzünde uçuşan yapraklar pek de ilgisini çekmemişti. Cağaloğlu’ndan Nuruosmaniye’ye doğru uçtular. Bekçi düdüğünü sıkıca tuttu. Yan gözle baktı iki kaçkına. Henüz herkes uykudaydı. Dükkânlar kapalı, sokaklar ıssızdı. Açık bir pencereden içeriye girdiler. Babaanneyle torun karşılıklı uyuyorlardı. İki yatağın arasına konup yere uzandılar. İlk önce çocuk uyandı. Yerde duran kâğıtları yüzünü yıkadıktan, üstünü değiştirdikten sonra fark etti. Alıp kaldırdı. Kaşlarını çatıp okumaya çalışırken babaannesi kâğıtları kaptığı gibi öpüp başına koydu. Oğlan da öptü, tam başına koyacaktı ki elinden kurtuldular. Geldikleri pencereden uçup gittiler. Onları bir daha ne bekçi görebildi, ne de babaanneyle torun.
Dünya tıngır mıngır dönmeye, güneş her gün doğup her akşam batmaya, iki yaprak gökyüzünde uçmaya devam etti. Çöldeki kara gözlü çocuk kamışını eline alıp hokkasına batırdı. Rüzgârın alıp götürdüğü sayfaları yeniden yazdı. İki firari, yuvalarından o kadar uzaklaşmışlardı ki yönlerini de yurtlarını da şaşırmışlardı. Bir yerde durmak istiyor ama uçtukça uçuyorlardı. Çeşitli ülkelerin ahalisi kâh onları görüp şaşırıyor, kâh farkına bile varmıyorlardı. Bilinmez bir şehre vardılar. Büyük mü büyük, geniş mi geniş, sessiz mi sessiz. Çekirgelerin şarkısı, yılanların tıslaması duyuluyordu yalnız. Bataklıklara birikmiş sineklerin uğultusu, kuşların cıvıltısıyla yarışıyordu. Houston, 1950’li yıllarda ağaçlarla çevrili, tenha bir şehirdi. Birden bir müzik çalmaya başladı. İçli bir ağıt gibi yankılanan ses, şehrin geniş sokaklarında kasvetle ilerliyordu: Kiliseden gelen çan sesleri halkı pazar ayinine davet ediyordu. Yapraklar da kiliseye doğru uçtu. Çan kulesine geldiklerinde, sesin şiddetinden paramparça olacaklardı. Kilisenin çatısına kondular. Satırlar, çan vurdukça titriyor, hiddetten mi, korkudan mı sarsıldıkları anlaşılmıyordu.
Kilisenin tepesinde, çan kulesinin ortasında konaklayan bu iki firariden kimsenin haberi yoktu. Hurma kütüğünün liflerinden yapılan kâğıtlar, her Pazar sabahı titreyerek sarsılıyor, yine de uçup gitmiyor, belki de bir şeyleri bekliyorlardı. Kiliseye toplanan halkı seyrediyor, papazın konuşmasına kulak kesilip, çocukların ilahilerini dinliyorlardı. Beyazların kibrini o zaman öğrendiler. Zenciler şehirden uzak mahallelerinde yaşıyor, farklı okullara gidip ayrı yollardan geçiyorlardı. Bu bir lütuftu: Beyazlar onların insan olduğunu kabul etmiş, yine de pek içli dışlı olmak istememişlerdi. Fakat zenciler bununla yetinecek gibi değildi. Kilisenin çanları çaldıkça sopalar havalanıyor, silahlar ateşleniyordu.
Bu gürültü patırtının ortasında bir adam sakin adımlarla kiliseye doğru yürümeye başladı. Başında hasır şapkası, gözleri yerde ilerliyordu. Kuledeki yapraklar, çan bir sağa bir sola sallandıkça sarsılıyor, kiliseye doğru ilerleyen adamı yakından görebilmek için telaşlanıyorlardı. Kâğıtlar titredikçe, kulenin beton duvarları çatırdıyordu. Çan sustu. İnsanlar taş kesildi. Adam, kilisenin kapısına gelmişti. İki yaprak kuleden aşağı uçuverdi. Kapının eşiğinde iki yetim gibi durdular. Adam, kâğıtları yerden kaldırdı. Üzerlerinde biriken tozu sildi. Ömründe ilk defa kapıdan içeri girmeden gerisin geri dönüverdi. Evinin yolunu tutarken ne yanından geçen zencileri, ne arkasından seslenen papazı fark etti. Çekirgeler susmuş, yılanlar deliğine çekilmişti. Evine geldiğinde kapıyı içeriden kilitledi. Elinde tuttuğu sayfalar, bir solukta yılların sırrını fısıldayıverdi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun; derken kökünden koparıp savuranlara. Yaydıkça yayanlara. Böylece ayırdıkça ayıranlara, zikir (vahiy, öğüt) bırakanlara; özür (suçu, eksikliği ortadan kaldırmak) veya uyarmak için. Şüphesiz size vaat edilen gerçekleşecektir.” Adam hasır şapkasını çıkardı. Sokak kapısının kilidini açıp bahçeye çıktı. Bulduğu bir tahta parçasına kara bir kömürle şunu yazdı: “MOSQUE” Kömürden kapkara olmuş ellerini pantolonuna silerken garajına astığı yazıya gülümseyerek bakıyor, gözlerinde yaprakların sırrını taşıyordu. İki firari derviş, bir çift göze yerleşmişti. 1954 yılı Ramazan ayında, soğuk bir Cuma günü, ülkelerinden ayrı düşmüş iki adam, soğuktan yaprak gibi titriyor, Houston’ın ıssız yollarında arabalarını yavaşça sürerken nefesleri camda buğu olup yolu görünmez kılıyordu. Buğuyu silerken, geçtikleri her evin kapısına dikkatle bakıp soluklanacakları bir cami arıyorlardı. Bir mescit! Bu bir delilik değil de neydi? Birbirlerine itiraf edemeseler de bir cami bulacaklarına pek inanmıyorlar, yine de pes etmeyip dolanmaya devam ediyorlardı. Çölde su arayan iki avare, sonunda serap görmeye de başlamıştı. Garaj kapısının önündeki tahta tabelayı fark edince frene bastılar. Gözlerini kısıp, tahtaya doğru eğildiler: “MOSQUE”. Şimdi de hayal âlemlerine mi dalmışlardı? Genç olanı, fısıldadı, “Burada ‘Cami’ mi yazıyor?” Yaşlı adamın dudakları aralanırken sokak kapısı da açıldı. Kapının eşiğinde duran ev sahibi pek de meraklanmadan sordu, “Birine mi bakmıştınız?” Yaşlı adam, adının Kemal olduğunu söyleyip ellerini önünde kavuşturdu ve bir cami aradıklarını söyledi. Ev sahibi gülümsedi; “Garajımı cami olarak kullanıyorum.” Kime sitem ettiğini bilmeden ilave etti, “Ama hiç cemaati yok!” Kemal’in soğuk elleri sevinçle havalandı, “Haydi o zaman Cuma namazını kılalım!” Ev sahibi gülümsemeye devam ediyordu, “Ben, Cuma namazını Pazar günü kılıyorum.”
Kemal, Hasan ve David Cuma namazı kılmakla kalmadılar, iftarı da birlikte açtılar. David, her zamanki gibi gülümseyip elindeki bardağı gösterdi; “İki günlük orucumu bu suyla açıyorum.” Yorgun yolcular sustu, David konuştu. Önüne düşen yapraklardan bahsetti. Yıllardır arabasını park edip sakladığı, ıvır zıvır eşyalarını biriktirdiği garajını, bir gün nasıl olup da temizlediğini anlattı. Yaprakların fısıldadığı sırrın coşkusuyla garajını mescide çevirmişti. Bundan böyle garaj, eski eşyaları depolamayacak, arabasını hırsızlardan saklamayacak, herkese açık bir mescit olacaktı. Houston’un ilk camisi işte böyle kuruldu. David, Pazar günü Cuma namazı kılınamayacağını, iki gün üst üste oruç tutulamayacağını Kemal’den öğrendi. İslam’ı ise iki eski yapraktan.
Sonrasında David’e ne olduğu bilinmez. Bir zamanlar bulduğu kâğıtlar gibi o da kayıplara karıştı. Fakat ardında güzel bir mescit bıraktı. İki dervişin Arabistan çöllerinden bulup taşıdığı sır, Houston’da yayıldıkça yayılıyordu. Yıllar geçtikçe küçük garaj sır sahiplerine yetmez oldu. David’in bir dal parçasına kara bir kömürle yazdığı “M*OSQUE” yazısını kaldırdılar. Cami, o günden bugüne iki kere yıkılıp yeniden inşa edildi. Şimdiki adı “Main Center.” Houston’ın ana merkezi. 2012 yılı Ramazan ayında da tüm Müslümanlara ev sahipliği yaptı. Her hafta Cuma namazı kılınmakla kalmadı, her akşam vakti güneş batınca davetler verildi. Kimse çekinmedi bu kapıdan girerken. Kimsenin üstü aranıp kimlik kartı sorulmadı. Hayret! Hep bir ağızdan, “Hoş geldiniz!” diyorlardı. Gönüllüler, sofralara her akşam su, hurma, meyve ve yemek taşıdı. Bıkmadan sordular, “Baklavadan aldınız mı?” Israr ediyorlardı, “Ekmek isteyen var mı?” Herkes doymalıydı bu sofrada. Misafirler gülümseyerek ayrılsın diye, hep gülümsediler. Suriyeli, Iraklı, Pakistanlı, Meksikalı, Faslı, Arap, Türk ve Amerikalı Müslümanlar aynı sofraya oturup, aynı yemeği paylaşıp, aynı duaya, bir ağızdan, “Amin,” dediler. Arabistan çöllerine dönerek, bir safta Teravih namazlarını kıldılar. Allah’a ülkelerinin acılarını gidermesi için hüzünle dua ettiler.
Her yıl, küçük bir tohum düştü Houston çölüne. Küçük tohumlar, David’in mütevazı garajı gibi kapısı açık bekliyordu. Bu tohumlardan birini de Türkler ekmişti. Şimdilerde, ülkelerinden ayrı düşmüş yabancılar Kemal ve Hasan gibi yollara düşmeden kolayca buluyorlar istediklerini. İki yaprağın sırrı her geçen gün yeni bir kulağa fısıldanıyor. Yapraklar rüzgârda hâlâ uçuyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar