Kadavra Nakli

Salzburg’da yaşadığım sürece değişik talebe yurtlarında kaldım. Hem kira olarak ucuz, hem de farklı milletlerden farklı insanlarla tanışma fırsatı bulduğum yurtlardı bunlar. Sırayla Kolpinghaus, Kapellhaus ve St. Josef yurtlarında kaldım. En son kaldığım yurt, yani St. Josef Öğrenci Yurdu, kültürlerarası bir yurt idi. Dünyanın her yerinden; Kamerun’dan, Çin’den, Lübnan’dan, Bangladeş’ten, Filipinler’den gelen insanlar vardı. Bu yurt, o ülkelere gitmeden, o ülkelerin yemek kültürlerinden tutun da edep adap kurallarına kadar birçok şeyi öğrenebildiğim bir sığınak idi. Yurt üç katlı bir binanın son iki katından müteşekkil bir yerdi. En alt katı meslek lisesi olarak kullanılıyordu. Hemen yanı başımızdaki bina ise kiliseye aitti. Orası, yaşlı ve bakıma muhtaç rahibeler için huzurevi niyetine kullanılırdı. Neredeyse her ay aralarından biri bu dünyadan göç eder ve zemin katın duvarına ölen kişi hakkında bir şeyler yazılırdı. Zemin katta Rahibe Eva’nın odası da vardı. Rahibe Eva çok yaşlı idi ve onu ziyaret ettikçe türlü hikâyeler dinlerdim. İkinci Cihan Harbi hakkında hep acı öyküler anlatırdı. Bir kardeşini savaşta kaybetmişti. Onun acısı hâlâ taze dururdu gözlerinde. Naziler tarafından emre boyun eğmediği için katledilmişti. Kendisi çok sevimli, yardımsever biri idi. Herkes tarafından sevilen, sayılan, kendisini dinine adamış bir kişilikti. Yurdun bahçesindeki çiçeklerle ilgilenirdi hep. Hatta onun bana hediye ettiği saksıgüzeli bir çiçek dururdu odamın penceresinde. Ona Meryemîkadeh adını vermiştim. Ben ona o adı vermeseydim de yine o aynı ismi taşıyacaktı.
Rahibe Eva’nın ziyaretçileri arasında bizim Meczup Andreas’ın felsefe topluluğundan tanıdığım Robert da vardı. Robert; iri yarı, uzun pis tırnakları, neredeyse bıyık gibi duran uzun burun kılları, yağlı pis saçları ve bira içmekten neredeyse evrimleşmiş göbeğiyle hep dikkatimi çekerdi. Benim müdavimi olduğum felsefe çevresinde pek konuşmazdı. Masaya biraz uzak dururdu göbeğinden ötürü. Schopenhauer ve Nietzsche hayranıydı. Bazen usul usul birkaç vecize patlatırdı hayranı olduğu filozoflardan. Vecizeler ne olursa olsun, o söylediği zaman ağzından dökülen cümleler farklı bir etkileyiciliğe bürünerek gülünç bir cazibeye ev sahipliği yapardı. Yaşlı Robert parasız ve kimsesizdi. O yüzden iyilik meleği Rahibe Eva’yı sık sık ziyaret eder, onunla dünya halini konuşur, varsa üç beş giysiyi ve de Rahibe Eva’nın verdiği üç beş kuruş harçlığı alıp tek odalı evinin yolunu tutardı.
Robert, devletten aldığı sosyal yardımla kirasını ödüyor, para artarsa da onunla karnını doyuruyor, muayyen ihtiyaçlarını karşılıyordu. Karısı yıllar evvel ölmüştü ve şehri terk edip Almanya’ya yerleşmiş olan bir oğlu vardı. Oğlunu yıllardır görememişti. Kendisi onu aramak istese de tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu; ne adresi ne de telefon numarası vardı. Anlattığına göre oğlu zengin olmalıydı. Mühendislik okumuş ve yıllar evvel Almanya’ya göç etmiş, annesi de öldükten sonra babasını yüzüstü bırakmış. Oğlundan ümidi kesen Robert, uzun yıllar devletin verdiği kısıtlı sosyal yardımla ve havanın güzel olduğu sayılı günlerde de nehir kenarında seyr-ü sefa yapan gençlerin boşalttıkları alkol şişelerini toplayıp satmakla geçinmiş.
Bir gün Rahibe Eva’nın kapısının önünden geçerken, açık kapıdan Robert’in orada olduğunu fark edip içeriye girdim. Selam verip oturdum. Yine dünyanın türlü hallerinden konuşuyorlardı. Rahibe Eva’nın ikram ettiği çayı yudumlayıp havadan sudan konuşurken, Robert bana doğru dönüp “dün bir karar aldım” dedi. Merakla sordum kararını. “Öldükten sonra bedenimi kadavra olarak kullansınlar diye şehrin Tıp Fakültesi’ne bağışladım” dedi. Şaşırdım. Robert’in iki ayaklı yürüyen bir kadavra gibi görünmesine rağmen, aldığı bu karara şaşırmıştım. “Bu kararı vermene sebep olan şey nedir?” diye sordum. “Maddi sıkıntım var, artık yaşayamaz hâle geldim” dedi. Şaşkınlığım ikiye katlanmıştı. Zira bunu maddi sıkıntıyla ilişkilendiremedim. “Bu durumun maddi durumla ne alakası var ki?” diye sordum. “Tıp Fakültesi, bedenini kadavra olarak bağışladığına dair kâğıt imzaladığın takdirde on iki ay boyunca aylık bir miktar maaş veriyor” dedi. Nutkum tutuldu. Bir süre sustum. Anlaşılan Robert maişet sorununu bu şekilde çözdüğüne inanıyor ve buna seviniyordu. Kendisini insanlığa faydalı bir cesede dönüştürmek, onu heyecanlandırmıştı aynı zamanda. “Zaten fazla yaşamam artık. Verecekleri maaş bir yıl sonra kesilecek. Ancak bir yıl daha yaşar mıyım onu bilemem. En azından son bir yılımı bu sayede rahat geçiririm” diye de ekledi. “Kararınıza saygı duyuyorum, keşke buna muhtaç olmadan rahat edebilseydiniz. Gerçi toplum için faydalı bir karar. Türkiye’de mesela Tıp Fakülteleri kadavra bulmakta zorlanıyor” dedim. “Demek ki orada ya para vermiyorlar ya da para verseler de insanlar buna muhtaç kalmıyor” dedi. “Aslında öyle değil, böbreğini satan binlerce insan var” dedim. “Ha evet doğrudur birçok ülkede öyleymiş” dedi. Artık karşımda duran gariban Robert’in yerini; bedenini ipotek altına aldırmış, sanki cesedinin kefil olmasıyla Tıp Fakültesi’nden kredi çekmiş biri duruyordu. Bu dünya bazen sıfır faizli cüretkâr krediler de sunuyordu. Yüksek faizli ve acımasız olan bu hayata karşı borcumuzu, sıfır faizli ceset kredileriyle ödüyorduk. Robert’in bu kararı beni günlerce düşündürdü. Acaba öldükten sonra üzerinde türlü tahliller, analizler yapan hekim adayları Robert’in hikâyesini merak edecekler miydi? Kafatasını açarlarken, alkol dolu midesini deşerlerken; uzamış kirli tırnaklarını, bıyık gibi üst dudağının üzerine sarkmış burun kıllarını da keserler miydi acaba? Robert yakışıklı bir kadavraya dönüşür müydü?
…
Şehre artık bahar gelmişti. Ara sıra bardaktan değil Halil İbrahim sofrasının sürahisinden boşanırcasına yağan yağmurlar bile şehrin gençlerinin hevesini kıramıyordu. Güneşli havalarda insanlar nehir kenarındaki çimenlerin üzerine boylu boyunca uzanıp içkilerini içer, gitarlarını çalıp şarkı söylerlerdi. Nehir kenarındaki patikadan yürüyerek şehir merkezine her geçişimde, aklıma eskiden oralarda şişe toplayan fakir Robert gelirdi. Artık onu göremiyordum. Belki de, kadavra kredisi hayatını idame ettirmesine kâfi geliyor, artık sarhoşlardan arta kalan içki şişelerini toplayıp satmaya ihtiyacı kalmıyordu. Buna sevinmeli miydim, üzülmeli miydim? Neşe içinde kaygısız eğlenen ve hayat kredilerinin tadını sonuna kadar bedavadan kullanan gençlere baktığımda üzülürdüm. Esas kadavranın bu gençler olduğunu düşünürdüm. Ne zaman nehir kenarına doğru baksam, sanki Roma savaşlarından kalma sayılamayacak kadar çok ceset görürdüm. Eğlenen, kusan, çiftleşen, çırılçıplak uzanan dumanlanmış “cadavera vero innumera”lar kapitalizmin kadavralarıydılar. Rütbeli ruhları korkutmak için icat edilmiş hayalî yaratıklar gibiydiler. Robert ise bu zavallıların konulduğu teşrihhanenin bir hekimi gibiydi sanki. Zira felsefe toplantılarında konuşacak olursa, gözlemlediği bu gençleri anlatırdı. Nehir kenarı Robert’in laboratuarıydı. Şişe toplamak, işin bahanesiydi sanki. Gençler onun gönüllü kadavralarıydı. Kendisi bu kadavraların bulunduğu teşrihhanenin, komaya girmiş mihmanserayın mecburi bir memuru idi.
Robert’i görmeyeli çok olmuştu; neredeyse üç dört ay geçmişti. Belki de felsefe toplantılarına uzun süredir uğrayamadığımdan onu göremiyordum. Artık ona nehir kenarında da rastlayamıyordum. Her zamanki gibi okuldan çıkıp öğle kahvesi içmeye Afrika-Asya Enstitüsü’nün salonuna gittim. Orada dünyanın itibarlı bütün yayınları, mecmuaları, gazeteleri bulunurdu. Hem kahvemi içer, hem de bazı gazeteleri, mecmuaları tarardım. Frankfurter-Allgemeine Zeitung’u okurken Rusya’da meydana geldiği iddia edilen bir cinayet haberi gözüme ilişti. Haber başlığında kadavra kelimesi geçtiğinden ve o sıra bu kelimenin havsalamı yeterince meşgul ettiğinden olsa gerek haberi okumaya koyuldum. Haberde, Rusya’da tıp öğrencisi bir bayanın, ölümün evrelerini analiz ettiği doktora tezi için iki yaşlı komşusunu doğrayıp onları günlerce kadavra olarak kullandığı yazılıydı. Kurbanlarından birini baltayla, diğerini de silahla öldüren bu genç kız onların usul usul nasıl öldüklerini rapor etmiş. Günlerce, dairelere girip kokuşmuş cesetleri incelemiş ve notlar almış. Olay bir şekilde tespit edilmiş ve doktora talebesi bu bayan, katil unvanı alarak yirmi yıl hapis cezasına çarptırılmış. Haberi okuduktan sonra Robert aklıma geldi. Biraz kötü hissettim kendimi. Bu cinayet ile Robert’in bedenini gönüllü olarak fakülteye satması arasında bir fark var mıydı acaba? Her canlının ölümü tadacağından emin olan fakülte, neden böyle bir şey yapsın ki? Nasıl olsa Robert bir gün ölecek ve fakültenin teşrihhanesini mümtaz cesediyle süsleyecekti.
…
Nihayet şehre yaz geldi ama yağmurlar dinmedi. Üç gün yağmur yağıyor, hava bir gün güzel oluyor, sonra üç gün gene yağmur yağıyordu. Nehir kenarındaki laboratuvar ancak haftanın bir günü dolup taşıyordu. Çimenlerin ıslaklığına aldırmayan gençler boylu boyunca uzanmaya devam ediyordu. Ancak Robert’i hâlâ göremiyordum. Artık ne Rahibe Eva’nın yanına uğruyor ne felsefe toplantılarına, ne de nehir kenarındaki seyirhaneye. Yaza girmeden vuku bulan son felsefe toplantısına katılmıştım, ancak Robert yoktu. Oradakilere sordum. Daha evvelki toplantılara katıldığını, ancak son iki haftadır uğramadığını söylediler. Ressam Emmanuel, Robert’i en son yirmi gün evvel gördüğünü, oğlunun arkadaşı olduğunu, babasını görmek için oğlunun evvela kendisini bulduğunu sonra beraber babasının evine gittiklerini söyledi. Emmanuel, Robert’in nerede oturduğunu bilirdi. Robert’in kayıp oğlunun yegâne arkadaşıydı. Robert oğlu hakkında havadisleri Emmanuel’den alabilmek için onu sık sık evine davet ederdi. Ancak burada işkillendiğim bir mevzu vardı. Emmanuel hafif şizofrendi. Robert’in belki bundan haberi yoktu. Emmanuel’in bazen olguları karıştırdığı o cemiyette bilinirdi, o yüzden dediklerine ben de kulak asmadım. Yıllardır kayıp oğlu Salzburg’a dönecek ve Emmanuel’e gelecek sonra da beraber babasının evi Robert’e gideceklerdi… Buna inanmamıştım. Emmanuel’i felsefe toplantısından sonra kahve içmeye davet ettim. Orada merak ettiğim her şeyi sordum. Emmanuel, Robert’in oğluyla ilk defa, Salzburg Christian Doppler Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi’nde yatarken tanıştığını söyledi. Buna çok şaşırdım. Çünkü Emmanuel, Robert’in oğlunun çok ağır şizofreni olduğunu, bir gün hastahaneden kaçtığını, sonra da çeşitli yerlerden kendisine garip garip mektuplar yolladığını anlattı. Mühendis olduğuna inandığını, çok zengin olduğunu sandığını ve babasından nefret ettiğini söyledi. Salzburg’a geldiğinin doğru olup olmadığını sordum. Yaklaşık yirmi gün evvel geldiğini ve kendisini bulduğunu, sonra da babasını ziyaret etmek istediğini söyleyince, babasının evine doğru gittiklerini anlattı. Ziyaretin nasıl geçtiğini merak ettiğimden, Emmanuel’i rahatsız etmeden sorular sordum. Robert’in çok duygulandığını, oğlunu görünce gözyaşı döktüğünü ancak oğlunun çok sıcak davranmadığını söyledi. “Sonra tekrar görüştün mü?” diye sorduğumda “Hayır, bir daha ikisini de görmedim” diye cevap verdi. Olaylar gittikçe esrarengiz bir hâl alıyordu. Emmanuel’den ayrıldım ve yurda geldim. Hemen Rahibe Eva’ya olanları anlattım. O da uzun zamandır Robert’i göremediğini, oğlunun ağır hasta olduğunu bilmediğini söyledi. İkimizin de merakı gittikçe artıyordu. Rahibe Eva, Emmanuel’e ulaşıp bize evini göstermesi fikri üzerinde durdu. Ben de bu fikri makul bulup harekete geçtim. Akşam Emmanuel’in müdavimi olduğu Memory Bar’a gittim. Her zamanki yerinde oturmuş, bir yandan şarabını yudumluyor, bir yandan sigarasını tüttürüyordu. Yanına oturdum. Havadan sudan konuştuktan sonra lafı fazla uzatmadan konuya değindim. Ondan, bize Robert’in evini göstermesini talep ettim. Endişelendiğimizi söyledim. Talebi kabul etti ve ertesi gün için sözleştik. Oradan ayrıldım.
Ertesi gün öğleden sonra saat ikide yurdun önünde buluştuk. Ben, Rahibe Eva ve Emmanuel, Robert’in evine doğru yola koyulduk. Şehrin biraz dışında kalıyormuş. Taksiye binip gittik. Eve vardık ancak kapı kilitliydi. Onu soracak hiçbir komşusu yoktu. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Rahibe Eva polisi arama fikrini ileri sürdü. Emmanuel işim var diyerek dönmek istedi. Biz de kimseye soramayacağımızı anlayınca hep beraber şehre döndük. Emmanuel’den ayrıldıktan sonra yurda dönerken Rahibe Eva, tekrar polise haber verme fikrini paylaştı. Ben de olur dedim ve şehir merkezindeki karakola gittik. Durumu anlattık. Görevli polis memuru hızlı bir şekilde anlattıklarımızı kayıt altına aldı ve bize durumu araştıracaklarını söyledi. İsimlerimizi, telefon numaralarımızı not etti ve bizler de oradan ayrılıp nihayet yurda dönebildik.
Üç gün sonra okuldan yurda döndüğümde, Rahibe Eva, odasının önünden geçerken telaşlı bir şekilde beni içeri çağırdı. İki saat evvel polisin geldiğini ve Robert’i bulduklarını anlattıklarını söyledi. Ancak Robert’i yeryüzünde değil toprağın altında bulmuşlardı. Merakım ve telaşım iyice artmıştı. “Ne olmuş?” diye sorduğumda, “Onu, kaldığı evin bahçesine gömülü olarak bulmuşlar” dedi. Nasıl olabilirdi bu? Kim yapmıştı ki? Polis, Robert’in oğlunu, Salzburg’un bir köyünde yaşayan yaşlı teyzesinin evinde bulmuştu. Robert’in oğlu daha polisi görür görmez babasını nasıl katlettiğini korkudan anlatmaya başlamış ve cinayeti itiraf etmişti. Polis sanığı alıp eve götürdü ve cinayeti nasıl işlediğini bizzat yerinde sordu. Nereye gömdüğünü de… Babasını boğarak öldürdükten sonra, gece yarısı evin bahçesine gömmüştü. Olayın üzerinden yaklaşık üç hafta geçmişti. Polis, sanığın gösterdiği yeri kazdı ve Robert’in cesedine ulaştı. Ceset çürümüştü. Robert’in oğlunu, ruh hastalarının bulunduğu bir cezaevine hapsettiler.
Bedenini ileride kadavra olacak bir şekilde üç beş kuruşa ipotek altına aldıran Robert’in cesedine artık şehrin tıp fakültesi el koyamayacaktı. Robert ise tıp fakültesinin ona ödediği maaşı toplam yedi ay alabilmişti. Ömrü, faizi ölüm olan bu kredinin tamamını almasına yetmedi. Çok sonra ağır şizofren olan baba katili oğlun, bu maaş hikâyesini babasından dinlediğini ve babasını bizzat kalan beş aylık maaşını alabilmek için öldürdüğünü itiraf ettiği ortaya çıktı. Kimse duymasaydı, katil oğul, babasının kadavra maaşını çekip güya üç beş kuruş parayla kısa süre bile olsa sefa sürecekti.
Sanki şehirde bir tavus kuşu öldürülmüştü. Cennetimsi bir leş kokusu beni sarhoş edip durdu. Hatta bu kuşu sanırım kırmızı şarapla doldurulmuş bir kuyuda boğarak öldürmüşlerdi. Rengârenk tüyleri birbirinden farksız, silik ve amade görülmüş olmalıydı. Tavus kuşunun leşi çürüdükçe, kokusu cennet ırmaklarından süzülüp bu şehrin cehennem ateşiyle dolu göğünden damla olarak yere iniyordu. Hayat rengârenkti. Ancak ışık yoktu. Işık olmayınca renk de olmazdı. Işık tünelin sonundaki ışık değil, karşıdan gelen trenin ışığıydı. Bu olaydan sonra kendimi gıdıkladım. Gülemedim. Başkasını gıdıklasaydım gene gülemeyecektim. Şaşırmıştım her şeye ancak hayal kırıklığına uğramamıştım.
Dünya, paha biçilmez “hamster”ların yaşadığı bir laboratuvar gibi. Yeryüzünde yaşayan her birey birer kadavra… Vicdanı, gönlü, ahlakı deşilmiş maaşlı kadavraların maişetine; ruhu deşilmiş başka kadavralar göz dikmiş durumda. Bedenleri, doğan çocukları, gönülleri, ruhları, akılları sadece kurumsal bir gerçekliği olan parayla ipotek altına alıyorlar. Babayı oğluna, kardeşi kardeşine vurdurtuyorlar. Üzerinde yaşadığımız küremsi gök cismini, zıddı doğru olmayan yanlışlarla bezeli küremsi ve bozuk paralara mahkûm ediyorlar. Yere, ne olduğu belirsiz renkli bir yüz nakli yapıp, yeryüzünü güzelleştiriyorlar. Sonra da bu keyifli çehrede yaşam süren insanların anlam dokularıyla oynayıp, yerin renkli yüzünde kadavralaşmalarını sağlıyorlar. Kadavralar her gün yeryüzünün altında gizli başka bir çehreye naklolunuyorlar. Bütün günleri ölüme bağlayan gecelere andolsun ki; güzel bir ölümü anlatmaya kelimeler yetmez, yaşamak lazım… Ama nasıl?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Oyun-Cak!..

Kumdan kaleler yapmak gibidir bazen, oyun… Muhkem bir inşaatın temellerini atıyor gibisindir. Kalıplara kumu doldurur, bir güzel baskılar…