Kadınlar Neden Kopya Sever?

Abbas Kiarostami’nin “Aslı Gibidir” filmi hakkında neler yazılmış diye şöyle bir göz attığımda yazın dünyasına, her zamanki gibi hüsran ve öfke ile kendime dönüp bu yazıyı kaleme alma gereği duydum. “İran Sineması’nın düşen kalesi” gibi beylik laflardan tutun da “Avrupa sanat filmlerinin duygusundan başka bir şey yok” gibi mülahazalar ve daha sonra okumaya cesaret edemediğim diğer eleştirmenlerin yazımsı şövalyelikleri… 

Eskiden eleştiri, bir filmi başka türlü de anlayabilme yolunda bize fikir vermek için uğruna ter dökülen bir çabaydı. Şimdilerde bunun, başka türlü de nasıl anlayamazsından hareketle film dışında her şeyin yazıldığı bir acemi kalemşörler arenasına dönüşmüş olması çok hazin. Bir kere “Aslı Gibidir” tamamiyle İran edebiyatından hareketle sanata, özellikle de kadına sade bir bakıştır. Bir kere Abbas Kiarostami tamamiyle orijinal, toprağına bağlı. Uzaktan yakından kopyacılığa, hele de Eric Romer’in kopyası ya da başka bir Avrupalı yönetmenin kopyası olacak kadar düşüklüğe gelmez bir yönetmen. Peki Kiarostami başka kadınlara da işaret etmemiş midir? Yine o, İranî kimliğinin dışına hiç çıkmamış mıdır? Bu sınırlarda kalsaydı eğer, ortaya çıkan eser “sanat eseri” olmaz, teknik bir buluş ya da bir fikir eseri olurdu olsa olsa. Bunları becerememiş olsaydı, muhtemelen kendisini hiç anlamadıkları için eleştiren bilgiç yazarlarımız bu sefer sahih anlamda kendisinin övücüsü/sövücüsü durumunda olmaktan öteye geçemeyeceklerdi. Kiarostami, Avrupa’ya ve dünyaya kendisinin kopya bir eser yapmadığını ve sinemanın hâlâ orijinal fikirleri yeni ve orijinal biçimlerde yansıtma potansiyelini yitirmediğini ironik başlıklı eseriyle ortaya koyabilmiş nadide bir müelliftir. Çünkü ona göre olsa olsa film hayatın aslı gibidir. Hayat değiştiği müddetçe kopyaları da değişecektir.

“Aslı Gibidir” temelde (doğulu/batılı) modern kadın olgusunu irdelemektedir. Godaryen anlayıştaki bir kadın eleştirisini Kiarostami daha üst bir seviyeye çıkarır. Kökene ilişkin bir tartışmayı başlatır. Film adım adım ontolojik olarak insanın, özelde ise kadının neden kopyayı aslı kadar değerli tuttuğunu gösterir bize. James karakteri daha filmin başlangıcında eserini ortaya koyarkenki konuşmasında “kopyanın orijinal kadar olmasa da değerli olduğu ve dahi orijinalin değerine değer kattığını” ifade etmektedir. 

Konuşmanın diğer detaylarına daha sonra dönmek üzere şimdi Kiarostami’nin adım adım Elle’in bir kadın olarak kopya tutkusunu nasıl çizdiğini ve şekillendirdiğini görelim. Daha en başından kadın aslında James’in yazdığı kitaba orijinal bir ilgi duymuyor. Taklit bir ilgi var çünkü salona yazardan bile sonra giriyor. Oğlu (özellikle erkek seçilmiş, kız değil) kız çocukların aksine oyununu orijinal bir şekilde oynuyor ve annesi gibi ikincil hesaplar yapmıyor. Annesi güya çalışma alanı olmasına rağmen, hatta adama aşık olması söz konusuyken bile konuşulan merâma, fikre göstermelik (kopya) bir ilgi gösteriyor. Yanındaki adamla sürekli konuşuyor, kartını veriyor vs. (Nitekim onun bu kopyacık tavrını oğlu kafede kendi yüzüne de vuracaktır.) Kitaptan 6 kopya alıyor, göstermelik; sevmediği insanlar için imzalatılmak üzere ama belki de hiçbir zaman onlara verilmemek üzere… 

Kadının yer altındaki şatafatlı dükkânındaki eserlerin çoğu kopya. James’e aslında sanat eserlerini sevmediğini, hasbelkader bu eserlerin ortasına düştüğünü söylüyor. James ise bir erkek olarak evinde sadece pratik şeyleri barındırdığını, antikalar (orijinaller) dışında herşeyi dışarı attığını söylüyor. Kadın sanat eserlerine olan ilgisini göstermek için onu başka bir yere değil, yer altındaki müzevari mağazasına davet ediyor. James ise Kiarostami’nin adına orijinalin doğada olduğunu biliyor. Kadını dışarı çıkararak, servilerin şaheserliğinden bahsediyor. Yapraksız da olsa bir bahçenin güzelliğinden dem vuruyor. Arabadaki ilk konuşmalarında kadın basitliği, karmaşıklığa; gaz sobasını, odun sobasına tercih ettiğini başka bir kadın olan kız kardeşi üzerinden ifade ediyor. Erkek, pratikte buna mecbursa da aslında gönlü karmaşıktan, orijinal olandan yana. 

Nitekim daha sonra James, çok kilit bir cümleyi Elle’in kız kardeşi için imzaladığı kitaba not eder: “Kopyayı boş ver, Orijinali sende”. Elle bunun Marie’yi mutsuzluğa iteceğini düşünerek rahatsız olur. Aslında bu İran’daki, özellikle kadınlarda daha yaygın olan taarruf (nezaket gereği sergilenen yapmacık centilmenlik, tatlı yalan, orijinalinde iyilik olmadığı halde öyleymiş gibi kabul edip karşı tarafa mahçup olmamak için göserilen her türlü gayret) kültürüne bir göndermedir. Ve sadece bu anlamda dünyanın en fazla gösteri ve kopya seven ya da sevme zorunda bırakılan kadınları -sosyolojik olarak incelendiğinde tabii ki bunun farklı nedenleri de ortaya çıkacaktır- İranlı kadınlardır denilebilir. 

2008’deki çok ödüllü İran filmi “Eli Hakkında” filminin konusu da nitekim yine İran toplumundaki bu “tatlı ya da taarruf üzerine olan yalan”dı. Yine kadının oğlu hakkındaki şikayetleri, kaygıları daha çok doğulu ve İranlı kadının kontrol ve yönetme güdüsüne işaret eden başka bir durum. Batılı annelerde bu kontrol güdüsü, iyi ya da kötü gittikçe azalmış durumda. Daha ileride kocasını fazlasıyla kontrol etmek isteyen kadın tavırları da yine yönetmenin kadını, özellikle de İran kadınını eleştirdiğini gösteren başka deliller. Bu kadar çok sayıdaki kadın örneğini sırf Kiarostami’nin İran filmi yapmayı bırakıp Avrupa filmi yapmaya özendiğini söyleyen yazarlara cevap olsun diye not düştüm. Yoksa İran sinemasının ne olduğunu anlamak için biraz İran toplumunu tanıma gayreti göstermiş olsalar, bu filmin sadece adıyla bile ziyadesiyle bir İran filmi olduğunu kavrayabilirlerdi. 

Filmdeki annenin oğlu “öleceksin” ihtarına karşılık “Doğru, öleceğim, ne olmuş yani” yanıtını verebilecek kadar filozof. Çocuklar tam da bu yüzden, daha yetişkin ve özellikle kadın-erkek diyaloglarının içine düşmedikleri için en orijinal varlıklar. Hatta kız-erkek ayrımı bile yapılmadan bunun böyle olduğu söylenebilir. Zaman içinde, büyüdükçe toplumun ikisinden beklediği davranışların farklılaşması ve tabiatlarının da farklılığıyla özellikle kadın, orijinalden uzaklaşarak kopya ya da başkalarınınkine benzer bir hayatı seçer. Çünkü toplumun ondan beklediği ile erkekten beklediği çok farklıdır. Kadın erkek kadar seçme konusunda özgür bırakılmadığını düşünür. Seçme yetisini bu yüzden dikkat çekmek için başka nesneler üzerinden tatmin eder. Elle, James’e -ilgisini çeker diye- 50 yıl önce kopya olduğu anlaşılan bir Herkül freski gösterir. Erkek, nesnenin “güzel” ama kendisi için “yeni” bir şey olmadığını ifade eder. James erkeğin eğlenmeyi ve anı yaşamayı bildiği sürece kekeme dahi olsa orijinal olduğuna işaret eder. Bu yüzden kahve için o kadar enerji sarf etmesine rağmen kahve geldiği esnada başka bir şey ilgisini çeker. Kahvesini soğutması ve sonra yerine yenisini istemesi dahi orijinaldir. Yönetmen buraya kadar tamamiyle iki ayrı karakter yaratır. Bir yanda oğlu ile yalnızmış gibi yaşayan mutsuz bir kadın Elle, öte yanda nereye ait olduğu belli olmayan tamamiyle orijinal bir yalnızlığa sahip olan James. 

Kafe sahnesinde durum yönetmenin dehasıyla bambaşka bir boyut kazanır. Kadın, erkeği kendi oyununa çekecektir. Elle, James’in anlattığı kadın ve oğlu hikâyesini tamamiyle kendine uyarlayacaktır. Yani kendini hikâyedeki kadının yerine kopyalayacaktır. Kafedeki garson kadın da “koca” olgusuna çok fazla göstermelik bir anlam yüklemektedir. Onun için bir kadının kocası varsa, ilgi göstermiyorsa, vakit ayırmıyorsa bile kocadır çünkü kadın bir şekilde yalnız olmadığını ve o erkeğin kendisine ait olduğunu hisseder. Ve sonra beklenen o an gelir. Kadın erkeği değiştirir. Erkek de bir oyunun, bir gösterinin, bir filmin içinde bulur kendini. Belki kadın tarafından ayartılma da erkeğin orijinalliğine ya da kadının gösteriyi ne kertede orijinal şekilde başardığına delil bir durumdur. Kopya orijinalin yerine geçer, Oscar Wilde’ın deyişiyle “doğa Sanat’ı taklide başlar.” İşte erkek orijinalliğini kadının kontrolüne verdiği ya da vermemek için bir kavgaya girdiği vakit, James gibi çekilmez olur. Çünkü James artık yapmacık (kopyadan) bir kocadır. Elle bundan hoşlanmaktadır. James’in de onun gibi yeni evlenenlerle fotoğraf çektirmesini, nostaljik bir mutluluğa ve olmayan bir geçmişe hasretle bağlanmasını ister. Bozuk şarabı sevmesini bekler. Evlilik yıl dönümünü normal kadınlar gibi kutlamak ister. Göstermelik kocanın evlilik yıl dönümünde yorgun da olsa uyumamasını, kendini eğlendirmesini temenni eder. Evlilik yıl dönümlerini geçirdikleri oteli hatırlamayışını, yaptığı makyajı ve taktığı küpeyi görmemesini şiddetle kınar. James orijinalliğini kaybedip kopyadan yapılma bir gösteri kocası olmaya başladıkça Elle iktidarı ele geçirir. Ortaya her yerde rastlanan mutsuz çift tablolarından biri çıkar. Belki de gerçekten bu tablonun güzelleşmesi James’in yabancı bir turistin tavsiyesine uyarak kolunu Elle’in omuzlarına atması ve sarılması olacaktır. Bir anlık yalandan da olsa ona kocası olduğunu ve onu sevdiğini söylemesi ya da bunu hissettirmesi bütün problemi çözecektir. Halbuki bütün bu ritüeller, kültürel âdetler yeri geldiğinde orijinalliğe, daha doğru bir deyimle doğallığa ters düşer. Sanatçı bir ruh için de orijinal olmayan, doğal olmayan bir tutumu sürdürmek gittikçe güçleşecektir. O yüzden James kadının bütün inleyişlerine rağmen yine gün aşırı tıraş olacak, nikah günü tıraş olmadığı gibi evlilik yıl dönümünü unutacak ve de tıraş olmaktan kaçınacaktır.

“Aslı Gibidir” filmini sadece erkeğin orijinal, doğal, sanatçı yeteneğiyle donanımlı güç ve iktidarının çerçevesinden değerlendirmek yeterli olmaz. Daha filmin başında “orijinal” kelimesine işaret ederken bu kelimenin “doğurmak” anlamına da işaret edilir. Hepimizin bildiği gibi her ne kadar erkek orijinal ise de bir kadından, yani yukarıdaki durumlar düşünüldüğünde bir kopyadan kopmaktadır. İşte bu yüzden “bazen kopya eser de orijinal kadar değerlidir” cümlesi film içinde yerini bulmaktadır. Bu cümle bir de yönetmenin doğayı ve hayatı kopyalayan filmleri düşünüldüğünde ikinci önemli maksadına ulaşır. James orijinalliğini kaybedip göstermelik (kopya) rollere bürünmeye yaklaşırken, Elle de gittikçe orijinallik yolunda yön tutmuş gibidir. Kopya aslı gibi olmaya başlar. 

Filmin sonu Kiarostami filmlerinin çoğu gibi belirsiz bırakılır. Elle’in imitasyon ve kendini güzel göstermek için küpe taktığı ve ruj sürdüğü sahnenin biçimiyle aynı biçimde otel odasında James tıraş olmaz ama çıktıktan sonra orijinal bir kocaya dönüştü mü dönüşmedi mi, Elle kopya hatıralardan kurtulup şu anki ana geldi mi gelmedi mi soruları çalan çanların eşliği ile zihnimize işaretler bırakır. 

Sanat eserinde öznel bakışın, yeri geldiğinde eser orijinal olsun kopya olsun öneminin tartışıldığı heykel sahnesi, biçimsel açıdan şaheser bir sahne. Özellikle de kopya tartışmasından sonra Elle’in gidip birilerinin heykel hakkında yorumlarını almaya çalıştığı sahneyi, James’in kenarında duran motosikletin aynasından izleyişimiz, James’i ise karşıdaki büyük aynada görüyor oluşumuz iki karakterin rollerinin nasıl yer değiştirdiğini ima eder. Belki de sırf bu yüzden yabancı kadın Elle’e heykel hakkında kadınsı bir yorumda bulunurken aynı yorumu James’e yapamamaktadır. Yine bir diğer biçimsel sahne de başta kameranın aynasında Elle’i bir gösterişin ayininde küpe takar vaziyette izliyorken, filmin son sahnesinde James’i kameranın aynasında yine orijinalliğini koruyan ve saat 9 trenine yetişmeye çalışan karakterine dönerken görürüz.

Kopya ve gerçek arasındaki gidiş gelişin bu kadar yoğun olduğu bir yapı içinde senaryoyu bile tersten okumak mümkün; belki de James ve Elle on yıl önce boşanmış bir çiftti. Sonra bir şekilde karar verip bir günlüğüne evlilermiş rolüne girerek gerçeğin bir oyununu oynadılar. Şunu söylemek gerekir; Kiarostami, İran edebiyatının derinliği ve çok boyutluluğundan ilham alarak seyircinin anlayışına iki türlü anlaşılabilecek bir yorum bırakmış olabilir. Juliet Binoche filmin setinde oynarken Kiarostami ondan olabildiğince kendisi olmasını istemiş. Asla role, kopyacılığa fırsat vermemiş. Bressonvari bu oyunculuk yöntemiyle aslında Kiarostami kendi sinema felsefesini de özetlemektedir. Ona göre sinemanın kendisi de kopyadır. Filmler asla gerçeğin yerine geçemezler. Gerçek kadar değerli ve pahalı olamazlar. Çünkü orijinal değildirler. Ama ilhamını en doğal gerçeklikten, sıradan insanlardan, doğal ışıktan, oynamayan karakterlerden alan bir sinema orijinalliğiyle gerçeğin kopyası olmayı hak eder. İşte bu kopyadır ki orijinali değerli yapar, değerine değer katar. Yoksa Kiarostami, Godard, Fellini, Tarkovski, Kieslowski, Ömer Kavur filmleri olmasa sinema bu kadar değerli olabilir miydi? Sırf orijinale yaklaşmak adına bu kadar kopyaya, hatta kötülerine bile tahammül ediyoruz. Korkulacak şey odur ki kopyaları gerçek sanıp onlara övgü düzerken orijinallerin bir kenarda unutulup çürümesi ve beş paralık kıymet bile biçilmemesi. O zaman işte yaşadığımız tabiattan koparılıp sanal bir alemde yaşamaya mahkum hale geliriz. Kıyamet belki de budur. Kapitalizmin istediği de budur. Çünkü kopyanın seri üretimi ve tüketimi vardır. Orijinalin bir daha ortaya çıkması için bazen bir yüzyıl beklemek gerekebilir. Bütün kopyaların ise aslına adanması gerekir. Aslın her gün tüketilen kopyalara değil…

1 comment
  1. Yapmış olduğunuz bu harika eleştiri ve gözlem için çok teşekkür ediyorum. Din akşam izlemiş olduğum ve öncesinde de severek 2 kez daha izlediğim bu film ancak bu kadar güzel tarif edilebilir ve yorumlanabilirdi.En başında da belirttiğimiz gibi yönetmen asla bir Avrupalıyı taklit etmemiştir. Bunu film süresince hiç hissetmedim. Film içerisine neredeyse kendim de geçtim desem yeridir çünkü her birimiz de hayatımız da kendi gerçekliğimizle daha farklı yaşayan kişilerin sahip olduğu kopya hayatları merak etmenin arasında bulmuyor muyuz? Sayın Faysal SOYSAL sizi tanımayı çok isterdim. Kaleminize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts