Kahve Pîr Kalbime Gir

İstanbul’un çeyiz sandığıdır Kapalı Çarşı. Desen desen ipek şallar, rengârenk el dokuması halılar, gümüş çay takımları, nakışlı hamam tasları, altın simli kutnular çıkar içinden.
Kehribar tesbihlerde Şark’ın zikir çeken sesi vardır. Semayı süzen bakır alemlerde Şark’ın gözleri. Kaftanlara işlenen nakışlarda sabrı. İçinden âb-ı hayat fışkıracak gibi duran çini ibriklerde zarafeti. Bir nefesle dirilmeyi bekleyen nargilelerde yaşantısı. Sefere çıkan sultan minyatürlerinde kudreti. Telkâri zarfla sunulan Türk kahvesinde damak tadı.
Çarşı’nın Yağlıkçılar Sokağı’nda pişer Türk kahvesi. Yüzlerce dükkânın, binlerce müşterinin keyfi için her gün hesabı yapılamayacak kadar çok cezve sürülür ocağa Şark Kahvesi’nde. Gözleri kahvenin tahtında olan garp içeceklerinin de talibi vardır, ancak çifte kavrulmuş lokumla ikram edilen fincanın içindeki o esmer civan(1), hepsinin pîri, Şark’ın da zemzemidir.
Hangi niyetle içilir ya da kullanılırsa, ona şifa olur kahve. Açlık hissini gidermesinden yeni doğmuş çocuğun göbeğine ekilmesine, afyon zehirlenmesinden kesik yaraları kurutmasına, ehli keyfin gönlünü hoş etmesinden zihni ve ruhu diri tutmasına kadar birçok makamda kullanılır.(2)
O kadar Şarklıdır ki kahve, sırf bu yüzden kimi asrın gayrimüslimleri kapılarından içeri almamış, dudaklarına dahi sürmemişlerdir onu. Oysa bir kez tadını alan “Hakk Teâlâ lezzeti başka vermiş sana!” iltifatıyla müptelası olmuş, o da fetihlere doyamayan padişahlar gibi yürekten yüreğe genişletmiştir coğrafyasını. Aslı Yemen diyarında zuhur eyleyüb duhan gibi âleme münteşir olsa da hakikatte hiçbir beldeye elini kolunu sallayarak girmemiştir. İstanbul’a ilk kez kahve getiren gemiler, Tophane civarında dipleri delinerek yükleriyle beraber batırılmıştır meselâ.(3)
Kapıdan kovulup bacadan giren kahve için bir sürü fetva verilmiştir ardı ardına. “Her nesne ki fahm mertebesine vara, sırf haramdır,” deyip aleyhinde hüküm verirken kimileri, “Ne kadar çok içilirse içilsin sekir vermez. Zira insanın aklına, vücuduna, mizacına, anlayışına halel getirmez,” diyerek lehinde hüküm verenler de olmuştur. Kimileri de cemiyet halinde içilmesini haram saymışlardır yalnızca. “Kahve dedikleri şeyde dühanda olan cinnetlikler olmadığından mübahtır, ammâ keyif ve oyun için kahvehanede içilirse haramdır.”(4)
Lâkin hiçbir fetva, hiçbir yasak kahvenin içilmesine, hele ki toplu halde içilmesine mâni olamadı. Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane, diyerek şevkle bir araya gelindi ve sabahlara kadar muhabbetler edildi. Bu muhabbetlerin haddi hududu yoktu, zira kahvehane kapısından giremeyecek tek bir mevzu halk edilmemişti cihanda. Devletin azillerini tenkit etmekten, falanca ağanın kaçırılan kızına kadar her çeşit meselenin ağızdan ağza dolaştığı, hatta her haberin tohumunun ilk düştüğü yerlerdi buralar. Buralardan yayılan şayia da sarayın duvarlarına usul usul yürüyecek nem demekti. Kimi padişahlar tahta çıkar çıkmaz, ilk vazife olarak kahvehaneleri kapatmayı bu yüzden addetmişlerdi kendilerine.
Üç beş kişinin çıkardığı kavga sırasında devrilen bir sobanın bütün mahalleyi neredeyse küle çevirmesi bazı padişahların kahvehaneleri kapatma, hatta yıktırma bahanesi olmuştu. Sırf buralarda okunmak üzere edebî manzumeler, destanlar, çeşitli tarihi olaylar yazdırtan padişahlar da vardı Kanuni gibi. Yeter iki dudak arasında esir kalsındı dedikodu, yeter ki iki dudak arasından çıkıp karabasan gibi çökmesindi devlet-i aliyyenin üstüne… Hal böyle olunca, iki nesne harap etti cihanı; biri Yemen’in kahvesi, diğeri Rûm’un dumanı, şikâyetiyle kahve ve tütünü kasteden zat, ya bir sultan olsa gerekti ya da bir sultanın tercümanı.
Ev, cami ve ticarethane çemberinden dışarı çıkmayan, kapısının önünde oturmayı ayıp sayan, yatsıdan önce muhakkak evinde olan âdemi; evinden, camisinden, hatta ekmeğinden eden mahalle kahvehanelerine Akif’in de öfkesi vardı. “Ne var şu kahvede bilmem, sığmıyorsun eve?” diyerek sitemle soruyordu. “Evinde otursan. Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa dolaşsalar etrafında. Kat kat bu hâleler sarsa seni, cennet sarayını evinde görsen, olmaz mı? İçinde his taşıyan kalp için bu az mı?”
Mahalle kahvehanelerinin aksine, keyfe müptelâ bazı yârânı safa, hususiyle okur yazar makulesinden nice zurefanın toplandığı mekânlar da vardı. Her birinde yirmi otuz meclis kurulur; kiminde kitap okunur, dinlenir, kiminde tavla, satranç oynanır, kiminde musiki meşk edilir, kiminde ise en yeni gazeller vecd ile okunarak gönüller teşhir olunurdu.(5) Hâsılı İstanbul’un böylesi kahvehanelerini dolduran insanlar şair, edip, ilim ve marifetten anlar ricaldi. Kibar, zarif ve münevver… Bu yüzden mecma-i zurefa diye zikredilirdi müdavimleri. Bu yüzden mekteb-i irfan denilirdi bu kahvehanelere.
Yüzü pek karaydı kahvenin, amma meydanı pak… Zira ol meclise varanlar, dervişan ve ehl-i irfan zümresiydü ki muradları birbirlerini görüp sohbet etmek ve kahvesin içüp keyiflerin sür’atle yetişdirmekdü.(6) Sahaflardan kiralanarak getirilen kitaplardan herhangi biri okunurken yüksek sesle, vaktin lakırdıyla zayi edilemeyeceği öğretilirdi buralarda. Kitap okuyan müşteriden para alınmazdı ki ilme hizmet edene hizmet edilmiş olsun. Peykeleri dolaşıp yağ mumlarının fitilini ihtimamla kesen çırak, hiç erinmeksizin her bir misafiri kapıda karşılarken, ustasına ve işine sadakatin bir timsali olurdu. Müşterilerin her biri kendi yerini bilir, kimse başkasının hasırına oturmazdı. Aralarında olmayan kişinin yeri bile boş bırakılırdı ki yârene hürmette kusur edilmesin. Çoluk çocuk ve ayaktakımından insanlar giremezdi içeri. Bu gelenek Cenap Şehabettin’e kadar sürüp gitmiş olmalı ki talebelik yıllarında Beyazıt’ta bir semai kahvesinin karşısındaki muhallebicide oturup orada söylenen manileri, semaileri, destanları, ancak muhallebiciden dinleyebildiğini söyler kendisi.(7)
Beyazıt, İstanbul’un en meşhur kahvehanelerinin demir attığı limandı: İkbal, Küllük, Meserret, Marmara… Bugünün Şark Kahvesi de onlardan sıçrayan bir kıvılcım. Kapalı Çarşı’nın ocağı, kadim İstanbul kahvelerinin vârisi…
Eski zamanlardaki gibi fitilli yağ kandilleri asılı değildir tavanına. Lâkin üstünü örten kubbeler ve kubbelerdeki küçük pencereler tel tel ışık sızdırır; güneş, bu tellere tutunup kayarak iner kahvenin ortasına. Hatta belli saatlerde kıvrım kıvrım raks eder de sütunlara konan çanaklardaki ışıklar, acziyetlerinden mahcup olur onun yanında.
Yine eski zamanlardaki gibi duvara asılmış bir ud, masanın üzerine konmuş bir keman beklemez mahir parmakları. Ah mine’l-aşk’ın ıstırabıyla iç geçirmez duvarlar, bu da geçer ya hû tesellisiyle genişletmez müşterilerin yüreklerini. Onun yerine siyah beyaz bir İstanbul albümünün sayfalarını çevirir Şark Kahvesi’nde duvarlar; biraz Anadolu Hisarı, biraz Beyazıt Meydanı, biraz Haliç… İri kıyım pehlivanlar, eski müsabakalardan anılar, sandala binmek için eteğini toplayan feraceli hanımlar, şemsiyesini açmış Osmanlı dilberleri…
Orta yerinde fıskiyeli havuzu yoktur Şark Kahvesi’nin. Lâkin elini uzatıverse biri, suyunu akıtmak için emre âmâde öylece bekleyen mermer bir çeşmesi vardır girişte. Köşede gelin gibi süzülen bir semaver, kahve dövmekten emekli koca bir dibek…
Kundura çıkarılacak bir pabuçluk da yoktur, meydanın etrafını saran sedirler, kerevetler de. Üçer dörder kişilik ahşap iskemle ve masalar vardır yalnızca ve Anadolu kadınlarının bellerine doladıkları kuşaklardan masa örtüleri.
Şuursuz kahkahalar atan, birkaç masa ötesindeki insana sesini duyuracak kadar zevksiz ve keyifsiz lakırdılar eden insanlara pek rastlanmaz burada. Kapıdan girenlerin ekserisi orta yaştadır, kimi de orta yaş üstü. Bir iki masada sessiz sakin tavla oynayan insanların attığı zar sesi çınlar arada bir. Görücüye çıkacak kız gibi hazırlanan fincanların, bardakların şıkırtıları gelir ocaktan. Her masada edilen sohbetlerden yekpare bir uğultu yükselir kubbelere doğru.
“İki sade!”, “Bir orta şekerli!” sesleri her yankılandığında bir cezve daha sürer kuma ocakçı. Tepsiye dizdiği her bir fincanın yanında, tatlı yensin ki tatlı konuşulsun temennisiyle bir lokum gönderir. Bu kahve, yetmiş iki dilde edilen sohbete eşlik eder Şark Kahvesi’nde. Yetmiş iki millete arz-ı endam eder. Fağfuri fincan, telkâri zarfla sunulmuş olmasa da kumda pişen köpüklü Türk kahvesinden ilk yudumu alan herkes şu cümleye amin der gönülden: Kahve-i rûy-i zeminin nefhi vardır bedene / Mevlâ rahmet etsin bunu icad edene.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Ente Omri!

Ümmü Gülsüm; “Mısır’ın sesi”, “Mısır’ın yüzü”, “Şark bülbülü”, “Doğu’nun yıldızı”, “Mısır’ın dördüncü piramidi”… Mısır aristokrasisine, modernleşme sürecinde kendisinin…