Kız öfkelendi ve piyanonun basabildiği tüm tuşlarına birden bastı. Gök gürültüsü. O sırada odaya giren kâhya taşıdığı tepsiyi düşürdü. Fincanlar kırıldı ama onların sesi duyulmadı. Evin hanımı iki kanatlı kapıyı açtı, “Neler oluyor burada!” diyerek. Üçü de bakışlarıyla cevap verdi ona: Müzik öğretmeni umutsuz, kız öfkeli, kâhya mahcup. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından, “Çalamıyorum” dedi kız, öfkesi geçmiş ağlamaklı olmuştu. Kadın öğretmene döndü, “Çalamıyor” dedi adam, umutsuzluğu büsbütün artmıştı artık.
“Öyleyse daha fazla pratik yapmalı!”
Bu cümleyi piyanoya bakarak söylediğinden kız mı yoksa öğretmeni mi üzerine alınmalı, düşündüler. Kâhya yeni fincanlarla içeri girerken, “Yapmamız gereken tek şey ders sayısını artırmak,” dedi.
Çaylarını yudumlarken göz göze geldiler kız ve adam. Lerzan’ın elleri titriyordu, üzülüyordu Alaaddin için. Alaaddin de üzülüyordu. Keşke kovulsaydı. Kız, beklenen şekilde çalmaya başlamazsa Hanımefendi’nin gazabı, işini kaybetmesinden daha fena olacaktı, çok daha onur kırıcı. Ve Lerzan asla o kadar iyi çalamazdı. Onun müziği mekanikti. Başkaları dinlerken, bütün gözlerin üzerinde olduğunu fark ettiği anda kasılıp kalıyordu. Notaların sırasını şaşırıyor, esleri gereğinden fazla uzatıyor ve yahut da hiç vermiyordu.
Hanımefendi’nin merdivenleri çıktığını duyduğu gibi, hayır duyduğu gibi değil, -annesi evde tek bir ayak sesine bile tahammül edemediğinden bütün ev halılarla kaplıydı- anladığı gibi arka kapıya koştu. Ayakkabılarını değiştirdi. Ve adımını attı.
Alaaddin’in gidişi altın rengi ağır perdelerden, nota defterlerinden, balık yağından, rankeson şurubundan başka bir şey demekti, annesinden başka bir şey. Bahçe demekti, Akasya.
Bahçenin sınırındaydı Akasya. Bölgedeki tek ve koskoca Akasya. Mahir’in anlattığına göre Lerzan daha küçükken, buralarda hiç ev yoktu onlarınkinden başka. Bütün evler aşağıda gölün kıyısındaki villalardı ki onlar da yazlıkçılar olduğu için bu bölgenin sakini sayılmazlardı. Zamanla yerleşmeye başladı insanlar. İlk komşuları evlerini yapmaya başlayınca, bahçeleri ayıran sınır duvarlarını örmek gerekti. Lerzan’ın babası bu duvarı ördürürken tartışma çıktı Akasya’nın hangi sınıra dâhil olacağı konusunda. Profesör bu ağacın kendi sınırında olması gerektiği, yoksa duvarın eğrileceği konusunda ısrar ediyordu. Ama Hanımefendi, bu ağacı çok sevdiğinden ve yazları ve baharları hatta güzleri bile altında oturmaya bayıldığından ağacı Profesör’e bırakmadı babası. Mahir’in dediğine göre Akasya’nın çiçek açtığı zamanlardı o yıllar.
Ama Lerzan, annesini Akasya’nın yanında gördüğünü hatırlamıyordu. İyi bir hafızası olmadığından değil, hayır, bir kere bile görmemişti annesini o ağacın yanında. Halbuki Akasya Lerzan’ın… Ona ilk Mahir öğretti Akasya yapraklarını. Kaç yaşındaydı o zaman, altı belki de yedi. Uzanıp dala yakın kısmından yakalardınız bir sapı, sonra kaydırırdınız elinizi, avucunuz minik, oval, yapraklarla dolardı. Her sapta on on iki tane yaprak olurdu. Ama yetmezdi, avucunuzu ne kadar doldurursanız o kadar tatmin olurdunuz. Sonunda havaya savururdunuz yaprakları, böylece konfeti gibi dağılırlardı başınızdan aşağı. Mahir bunu küçükken huysuzluğu tutuğu zaman öğretti herhalde, uslu dursun diye. Yoksa neden öğretsin bir ağacı yiyip bitirmeyi. Akasya Lerzan’ın kelimelerle tarif edilemeyecek bir şeyiydi; hiçbir yazar bunu anlatabilecek kadar güçlü olamaz.
Akasya’yı soymamalıydı. Ama elinde değil, duramıyordu Lerzan. Yaprakları havaya savuruyor sonra alamıyordu kendini yeni yaprakları koparmaktan. Ve yine. Yeni yapraklar, yeni yapraklar… Ta ki çıplak kalana kadar. Öfkeli bir keder duydu sağ yanı bomboş kalınca, onun marifetiydi; kötü bir insandı. Akasya’yı öldürüyor, yapraklarını ziyan ediyordu. Sanki Akasya, hiç durmadan ona yeni yapraklar sunmalıydı. Kopardığı her yaprağın yerine yenisi gelmeliydi o dakika. Şimdi sol tarafı da kahverengi dallardan ibaretti işte. Kötü çok kötü. Durmalıydı. Çıkabilir mi duvarın üstüne? Orada yetişemediği yapraklara uzanabilir. Evet, uzanabilir, orada yemyeşil yapraklar… Güneşi aralarında paylaşmışlar ve gökyüzünü. Hiç dokunulmamış yapraklar. Garaja koştu. Orada Mahir’in alet edevat takımlarıyla birlikte bıraktığı küçük iskemleyi alıp geldi. Bu kolaylaştıracaktı işini. Yeni, dokunulmamış yapraklar… Bir kere daha ve bir kere…
Hanımefendi, elleri arkasında kenetlenmiş sımsıkı, terastan kızını izliyordu. Ve çenesi seğiriyordu ve sağ gözü. Akşam yemeği saatine kadar…
Sabah Alaaddin gelmeden bahçeye çıktı kız. Akasya! Gitmişti, yoktu! Bir kütük vardı, yaş halkaları. Kan kaybından okunmuyordu yaşı kaç. Hanımefendi, kızını izliyordu terastan.
Bir sayfa açtı önüne Alaaddin. Alaaddin, sevgili dostu, ama sırdaşı değil, sırdaşı değil.
Do fa si la… Gece. Do fa re la diyez… Katiller gece işlemiş olmalı cinayeti.
La la si… Ta ne zaman, bir Amerikan filminde havalı cinayet masası dedektifi yanındaki acemiye şöyle diyordu: İki türlü cinayet vardır. Birinde asıl katil tetiği çekenin kendisidir. Diğerinde tetiği çekenden başka bir katil daha vardır. Re mi Si bemol… Nereden geldi aklına şimdi bu! Ta ne zaman, Mahir onu yumurta almaya götürmüştü yanında. Ama kadının evine dik, onlarca basamakla çıkılıyordu. Yumurtaları aldıktan sonra Mahir yukarıdan Hanımefendi’nin arabasını görünce Lerzan’ı tuttuğu gibi merdivenlerden sürüklemeye başladı. O kadar hızlı iniyorlardı ki o dimdik yükseklikte daha basamakları yarılamamışken başı dönünce düştü. Sol kolunu olduğu gibi bir öbek ısırgana kaptırdı. Mahir kaldırıp devam etti sürüklemeye. Kolu büsbütün kabarıp kızarmıştı. Deli gibi yanıyor, kaşınıyordu. Eve arka kapıdan girip mutfağa koştular. Şule, bir kase toz şekeri döküp üzerine, öyle sardı kolunu. Mahir yanındaki iskemleye oturmuş, sırıtarak Hanımefendi’ye bir şey söylemesin diye tembihliyordu onu. Kâhya yeniden belirdi. Bir koluyla savurdu Mahir’i yanından. Üstünü değiştirdi. Uzun kollu bir elbise… Re fa mi mi fa…
Herkes başına toplanmış, neden? Hanımefendi’nin yüzü gülüyor.
Sol…
Katiller gece işlemiş olmalı cinayeti.
Related Posts
Beni Yaz
Uzun zamandır gözlem halinde; ailesini, ahbabını, dost düşman bütün hısım akrabasını, en çok da kendisini. Taktı mı takar.…
Kirli ve Sıcak
Nehrin üzerindeki taş köprüden hindi sürüsü geçiyordu. Arkalarında ince sopasıyla küçük bir kız… Yanakları soğuktan kıpkırmızı, sarı perçemleri…
Mum ve Zangoç
Karar vermeliydim. Hızlı adımlarla yürüdüm; beyaz bir evin, siyah bir heykelin, kılıçsız bir şövalyenin önünden koşarak geçtim. Günahlarla…
marla@seniseviyorum
aynı saatte minibüse bindiğim üst üste üçüncü gün Biliyoruz ki az sonra o da binecek. Hayal edebileceğiniz en…