Kefaret

Semtin en dar caddelerindendir Hasırcılar. Birbirine nispet edercesine varını yoğunu kapının önüne seren dükkânlar daha da daraltmıştır onu. Henüz motoru susmamış bir minibüs mal boşaltmak için yolun ortasına yığılmış bekliyorsa hele! Mısır dolu bir el arabası, minibüsün böğrüne burnunu sokup kalakalmışsa oracıkta! Karınca kararınca ilerleyebilmek gayretiyle her boşluğa ayağını sıkıştırarak adım atmaya çalışan bir kalabalık peyda olmaya başlamışsa, o sırada dayanamaz ve çıbanı patlatır biri. Ya öfkesini çocuğundan çıkartan bir annenin sesidir bu ya da ensesindeki soluğun sahibine tiksintiyle bağıran bir kadının veya ayağı çiğnenip duran herhangi birinin.
Bir ucunun sûreti böyledir Hasırcılar Caddesi’nin. Diğer ucunda ise kına gecesi için alışverişe çıkmış, elleri kolları poşetlerle dolu küçük bir düğün alayı vardır. Kız tarafının emrine âmâde küreklerin leblebiden fıstığa, fıstıktan bademe sırayla dalan telaşlı sesleri; müşteri avına çıkmış başka bir esnafın “Taze lokum!” diye bağıran tiz sesine karışır gider. “Beş tane beş lira!” cümlesini sabahtan beri kaç kez söylediğini kendisinin bile bilmediği bir çorapçı, kalabalığın içinde hayalet gibi dolaşıp durur. Yükünün altında kaybolmuş bir hamal, her adımında “Değmesin!” ikazıyla önündekileri savarak açmaya çalışır yolunu. Bu velveleye öyle âşinadır ki Tahtakale, yüzyıllardır sanki yalnızca onun yazgısıdır.
Bayram arefelerinde, bir an önce çıkıp kurtulmak ister insan buradan ya da nefes alacak bir yere sığınmak. Tahta bir kaleye meselâ. Hâlbuki bu hissi kuvvetle veren semtin, kimseye sunacak tahta bir kalesi yoktur.(1) Yoktur ama, yeşil metal kanatları içeriye doğru açılmış, koynunda dört loş basamak saklayan bir dehlizi vardır. Her basamak, insanı kalabalıktan sıyırıp çekmek için uzanan bir eldir. Her basamak gürültünün ağzına vurulan bir şamar. Dehliz sağa kıvrıldığında, zamanın ayak izini göğsüne nakşetmiş dört taş basamak daha çıkar ortaya. Tahtakale, içeri girmek için duvarları dövüp duran boğuk bir sesten ibarettir burada. Yine sağa kıvrılıp birkaç basamak daha göründüğünde, duvarların nefes alış verişlerinden başka bir şey duyulmaz artık.
Dehlizin sonu gökyüzüne çıkar. Bir kubbeyi tavaf etmekte olan martıların yanına. Mermer sütunların ayak uçlarına dizilmiş ortancaların, oyuklardan su içmek için zıplaya zıplaya gelen serçelerin, revakların altında kılınan namazların yanına. Musluktan akan suyun taşı ferahlatan sesine, düşüp oracıkta can vermiş bir güvercinin tüylerini okşayan rüzgâra… Gürültünün duman gibi yükselip dağıldığına şahit olunan bir terasa; Rüstem Paşa Camii avlusuna çıkar dehlizin sonu.
Koskoca bir avlusu yoktur Rüstem Paşa’nın. Avlusunda şadırvanı, ağaçları da. Ama döneminin en süslü camiidir.(2) Ona bu imtiyazı bahşeden, tezyininde kullanılan çinileridir. Diğer birçok camide olduğu gibi ne sadece mihrabı kaplanmıştır çiniyle ne de mihrabın yan duvarları. Ne pencere ve kapı alınlıkları ne de kuşak yazıları. Bânisi sadrazam Rüstem Paşa’nın buyruğu, camiin bütün duvarlarının kaplanmasıdır çünkü.
İznik atölyelerine salık verilir. Şarab buruk, siyah mazı, mor bakkam, zaçı Kıbrıs, kaya tuzu; evvelce renk yapımında ne kullanıldıysa, payitaht için yine seferber olur nakkaşlar.(3) Koskoca bir camiin duvarlarını boyamak, incecik fırçalarının boyunlarına kalmıştır zira. Zümrüt yeşili, lapis laciverdi, mercan kırmızısı, firuze mavisi boyalar doldurulur kâselere. Fırınlar yakılır toprağı terbiye için. Emeğin yüzü canlı, mabedin içi aydın olsun diye sırlanır desenler.
Çini yapımına emek veren herkesin ismi tek tek kaydolunur ehl-i hiref defterlerine. Hamur hazırlayanlar, boya karanlar, desen çizenler, fırın yakanlar, sırcılar, nakkaşlar… Hatta memleketleri, ücretleri, ne vakit hizmet verdikleri bile kaydolunur. Bir defter de Koca Sinan’ın buyruğundakiler için açılır. Onların vazifesi, ihtiyacı karşılamadığına dair hakkında fetva çıkarılan Hacı Halil Mescidi’ni yıkıp yerine küçük dükkânlar inşa etmek, dükkânların üzerine de sadrazamın istediği camii oturtmaktır. Bunca emektarın hakkını gözetip kesenin ağzını açmak da Rüstem Paşa’nın boynunun borcudur tabiî.
Padişahtan sonra en varlıklı kişidir Rüstem Paşa. Cami, medrese, kervansaray, hamam, imaret ve kütüphaneler bırakmıştır ardında.(4) Miras olarak da binlerce köle, yüz binlerce at, deve, altın ve gümüşten yüzlerce eğer, at başlığı, üzengi… Mücevherlerle süslenmiş kılıç ve mızraklar… Sarayda yetişip sarayda kalmıştır ömrü boyunca. Hem vezir-i âzamı hem damadıdır çünkü Sultan Kanuni’nin ve dahi Sultan Hürrem’in.
Oğlu Beyazıt’ın tahta çıkacağı günü bir an önce görmek için hiçbir şerre uzanmaktan çekinmeyen Hürrem’in biricik yardımcısıdır Rüstem Paşa. Bu yüzden tahta çıkmasına ramak kalmış Şehzade Mustafa’nın sahte mührünü vurarak mektuplar yazar İran şahına(5). Bu mektupları, oğlunun kendi arkasından iş çevirdiğine dair delil olarak uzatırken sultana, hiç titremez elleri. Sultanın kucağından kayıp yere düşen her mektubun, Şehzade Mustafa’nın ölüm fermanına imza olduğunu bilir Rüstem Paşa. Fakat şehzadenin ölümünün, kendi sadrazamlığına halel getireceğini tahmin bile edemez.
Yeniçeriler, ağaları Şehzade Mustafa’nın katlinde kimlerin parmağı olduğunu, başlarına geçen yeni ağayı kimlerin tayin ettiğini bilirler. Bu sebeple sultana: “Niçün görmezsin, padişah-ı âlem penahsın, âdil padişah oğlusun. Atan kimesneye itimad etmezdi. Kulun ahvalini kendi görürdü. Sen bir alay zalime itimad edüp irha-i inan etmişsün” diye onu tenkit eden mektuplar yazarlar. “Bıçak söküğe erdi, gayetle canumuz acıduğundan sana arz-ı hâl itdük. Ya bu zalimi bizden gider, bunun şerrinden bizi halas eyle, yahut bir külli fesad iderüz [ki] nice can telef olup nice müslümanın rızkı zayi ola. Gayrı Hakk katında dahi mesul olursun, vebali boynuna” tehditlerinden sonra hadlerini daha da aşarlar: “Ahir ömründür. Adam kıtlığı değildir. Bu haramzadeyi üzerimizden gider.” Hattâ Rüstem Paşa’ya beddua ederler satır aralarında: “Her kim bunu ortaya getürüb ağa olmasına sebep olduysa Hakk’ın rahmetinden mahrum ola.” (6)
Sarayın kapısı gösterilir Rüstem Paşa’ya. O da can derdiyle zevcesinin Üsküdar’daki sayfiyesine kapatır kendini. Ayıkladıkça artar saraydaki fitne. Bu kez Hürrem Sultan yetişir damadına. Onun yerine vezir-i âzamlığa tayin edilen Kara Ahmed Paşa hakkında zehirli cümleler zerk eder sultanın kanına. Ancak iki yıl sonra muvaffak olur ve sultanın ağzından bir idam kararı daha çıkartır. Arz odası önünde idam edilir Kara Ahmed Paşa; Yavuz Sultan Selim’in damadı, Fatıma Sultan’ın zevcesi.
Sarayın kapıları yeniden açılır Rüstem Paşa’ya. Yeniden vezir-i âzâm olur. Halkın tabiriyle “kefaret olsun diye günahlarına” Tahtakale’de bir cami yaptırır. Kitabe koydurmaz, tarih attırmaz. Adı, sanı geçmesin ister hiçbir yerinde. Ama çinilerin en güzellerini getirtir İznik’ten. Mihrap, duvarlar, fil ayakları, cümle kapısının etrafı… Her birinin nakşı farklıdır. Her birinin havası. Beyaz kayalardan usul usul akan masmavi su olur her bir köşe. Suyun akışına kapılıp giden bir söğüt yaprağı düşer halıya, baş aşağı sarkan lalelerin kokusu siner. Nakkaşların mihraba bıraktığı mavi vazolar sapasağlam durur yerlerinde. Vazolardaki beyaz menekşeler, daha bugün suya konmuş gibi diridir. Pencere kafeslerine konmuş rahleler ellerini açıp beş vakit dua ederler. Secdeye eğilen ihtiyarın dizlerindeki çıtırtı helezonlar çizer duvarlarda. Bir çocuk avucundaki Fatiha ile yıkar yüzünü. İnanan kişiyi sudaki balığa benzetir duvardan yansıyan bir yazı. İnanmayanı kafesteki kuşa.
Bunca güzellik mabetten çok müzeye çevirmiştir Rüstem Paşa’yı. Seyyahları hiç eksik olmaz. Her gün yüzlerce göz süzülür kubbeden payelere. Flaşlar duvarların, çiniler seyyahların gözlerini kamaştırır. Uzak diyarlardan sırf çinileri görmek için gelen gözleri… Ömründe hiç mavi görmemiş bir delikanlı girer cümle kapısından. Elinden tutan beyaz âsâsı mihraba kadar götürür onu. Seyyahlar bir bir terk ederken camiyi, o secdeye kapanmış vazodaki menekşelerin kokusunu çekmektedir içine.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir