Nehrin üzerindeki taş köprüden hindi sürüsü geçiyordu. Arkalarında ince sopasıyla küçük bir kız… Yanakları soğuktan kıpkırmızı, sarı perçemleri ela gözlerinin üzerine düşmüş, dişsiz damağıyla ekmeği kemiriyordu. Ayağına büyük gelen sarı naylon çizmelerle, ilk hindilerin bastığı karları ezerek yürümeye çalışıyordu. Kenara çekilip geçmelerini bekledim. Sürüden uzakta koyu renkte bir hindi. Kırmızı buruşuk boynu şişirdiği tüylerinin arasında kaybolmuş. Usulca açtı yelpazesini. Eteklerini karda sürüyerek yürümeye başladı. Havada kıvrılan pençesi yere inerken açılıyor, kara gömülüyordu. Yelpazesini sallayarak yanımda durdu ve kat kat olmuş kırmızı boynunu kaldırıp öne arkaya salladı. Yaz, yeşil bir erik fırlattı kara. Kış, bütün gücüyle üfledi, dallarda kardan yapraklar. Hindi, sürünün izlerini takip ederek yürümeye devam etti.
Kenarlara yığılan karlar rüzgârla birlikte düşüyor, önce beyaz bir toz oluyor, sonra suya düşüp eriyordu. Nehrin üzerini ince bir sis kaplamıştı. Su, köprünün altında yavru balıklarla oyun oynamak için taşlara çarpıp köpükler çıkartıyor, yavrular kabarcıkları patlatıyordu. Bir kurbağa atladı suya. Yaz, uyandırdı yılanı. Suyu yalayarak koştu kurbağanın arkasından. Kış bütün gücüyle üfledi, buz tuttu nehir.
Nehrin getirdiği kuru ağaç dallarına tünemiş kargalar. Bembeyaz çayırın ortasında bekleyen hasır şapkalı, üstü başı dağılmış korkuluk nefes alıp verdikçe duman çıkıyordu burun deliklerinden. Buz tutmuş samandan saçlarını parmaklarıyla tarayarak açmaya çalışıyordu. Kuru dallardaki bir karga, yana açtığı koluna kondu. Yaz, bir leylek çağırdı, süzüldü çayırın üzerinden, gagasında küçük bir balık. Kış, bütün gücüyle üfledi, saçıldı balığın gümüş simli pulları kara.
Evimize baktım. Metal çatısına kar birikmiş, boyaları dökülmüş, pencereleri eskimiş. Her zamanki gibi bacası tütüyor, kiraz desenli mutfak perdesi uçuşuyordu. Gölgesinde sallandığım söğüt ağacı hâlâ oradaydı. Ardında beyaz tozlar bırakarak savuruyordu saçlarını. Bahçe yolunda dize kadar kar vardı, anlaşılan babam yine kürümemişti annem hatırlatmadan. Evin kapısı açıldı; annem.
Hindi sürüsünün izlerinden yürüdüm. Komşu evin ahırından inekler çıkıyordu. Tüylerinin uçlarına konmuş kar taneleri… Yürümeye daha yeni yeni alışmış bir buzağının toynakları kayıyor, bacakları iki yana ayrılıyordu. Annesi burnuyla destekleyerek ayağa kaldırdı ve sekerek yanıma doğru koştu. Islak burnuyla elimi kokladı, sonra emmeye başladı. Buz tutmuş parmaklarım ve sıcacık bir dil… Annesinin çağrısıyla kayarak koştu arkalarından. İnekler yürüdükçe buzda çizikler bırakıyordu toynakları. Yaz, evin çatısındaki sarkıtları eritti, damlalar düştü şıp şıp. Kış bütün gücüyle üfledi, dondu sarkıtlar.
Çeşmenin yanına geldim. Vanayı çevirdikçe tıslıyordu. Bir ayak sesi. Yarıkları kapkara olmuş bir el uzandı.
− O çeşmenin suyu kurudu.
− Yaaa!
− Zor tanıdım. Kaç yıl oldu buralara uğramayalı?
− Altı yıl oldu herhalde.
Kucağında taşıdığı çiçekli bohçayı aralar aralamaz ince bir duman çıktı; sonra nefis bir koku, babaannemin kokusu. En üstteki bazlamayı alıp diğerine vurdu, uçuştu unlar. Elime verdiği gibi yürümeye başladı. Yaz, kırmızı bir elma yuvarladı karın üzerine. Kışın üfleyecek gücü kalmadı.
Eve giden patikayı kaplamış olan kar, ayak izleriyle doluydu. Bir kozalak buldum kenarda, ayağımla sürükleyerek yürüyordum. Bir çift gri lastik ayakkabı, gri kalın çoraplar; annem. Tülbentiyle ağzını kapatmaya çalışıyordu. Sallanan pembe çiçek oyasına düştü gözyaşı. Sarıldık. Uzaklarda bir adam Kur’ân okuyordu. Bir kürek saplandı donmuş toprağa.
− Gelmezsin sandım.
− Geldim.
Mavi boyalı sokak kapısının gıcırtısını duymak için annemin önüne geçip kapıyı ittim. Arkadaki buzlu cam kapıdan önce açılıp duvara çarptı. Ufalanıp yere döküldü kireç boya. Holdeki tülbentler dönüp bize baktı. Hepsinin yüzünde mahcup bir ifade. Teyzem telaşla yanıma gelip elindeki yazmayı üstün körü doladı başıma, bazlamayı çekip aldı.
− Senin için bekletiyoruz. Çabuk ol.
Çıplak ayak sesleri; abim. Paçalarını ve kollarını sıvamış, elinde oyalı misafir havlusu. Yeni yıkadığı yüzünden damlalar düşüyordu, kimisi sıcak, kimisi soğuk. Sobanın üzerindeki tencereden taşan süttü sessizliği bozan. Bir müezzin çıktı şerefeye.
Odaya geçtik. Beyaz kabir kıyafeti içinde, üzerinde bir bıçak, yatıyordu yerde. Çocukluğumdan hatırladığım makine yağı kokusunu almak için yaklaştım yanına. Kokmuyordu. Bu beden miydi beni uyuma numarası yaptığımda yatağa taşıyan? Beyaz örtünün altında elini aradım. Bir adam Kur’ân okuyordu. Bir araba yaklaşıyordu tekerleklerindeki zincirleri şangırdatarak.
Sırayla tuttum parmaklarını. Yuvarlak tırnaklarının arasında siyah makine yağlarını aradım. İğnelerin delik deşik ettiği elinde bant izleri. Siyahlaşmış yapışkanları tek tek temizledim. Tekrar örtünün altına koydum elini.
Babamın elleri vardı. Kirli ve sıcak.
Related Posts
KÜÇÜK PARÇALAR
ŞairAynı ufka doğru ilerleyen üç dize yazan şair arkasını bir türlü getiremez. Elindeki parça ait olduğu bütüne dair…
marla@seniseviyorum
aynı saatte minibüse bindiğim üst üste üçüncü gün Biliyoruz ki az sonra o da binecek. Hayal edebileceğiniz en…
Mum ve Zangoç
Karar vermeliydim. Hızlı adımlarla yürüdüm; beyaz bir evin, siyah bir heykelin, kılıçsız bir şövalyenin önünden koşarak geçtim. Günahlarla…
Beni Yaz
Uzun zamandır gözlem halinde; ailesini, ahbabını, dost düşman bütün hısım akrabasını, en çok da kendisini. Taktı mı takar.…