Şair
Aynı ufka doğru ilerleyen üç dize yazan şair arkasını bir türlü getiremez. Elindeki parça ait olduğu bütüne dair zayıf fakat kışkırtıcı bir izlenim vermektedir. Şair bu zayıf izlenimin peşinden puslu havada denize açılır ve hiçbir yere varamadığı gibi, yola çıktığı limanı da gözden yitirir. Yazmadan, yazamadan geçirdiği yıllar boyunca hep şu soruyla meşgul olur: O üç dize bir zamanlar ayaklarımı bastığım liman mıydı, yoksa beni ötelerden çağıran fener miydi? Ama dalgalarla boğuşurken kendisine güven veren tekneyi nereden bulduğunu düşünmez hiç.
Sözleşme
Safra kesesi taşları nedeniyle hastanede yatmıştı, taburcu edildikten bir gün sonra evinde kalp kriziyle öldü. Elli iki yaşındaydı. Gizli kalp varmış, ne demekse; ölüm raporunda onu hastaneye düşüren rahatsızlığıyla ilgili bir şey yoktu. Bense hep onun hastanede Azrail’le karşılaştığını düşünürüm, ölümün kapısından geçmeden önce bir gün daha yaşamak için yalvardığını… Yaptığı sözleşmenin koşullarını, nasıl bir bedel ödeyerek bu hakkı elde ettiğini bilemiyorum. Evine döndüğü gece deliksiz bir uyku çekti. Ertesi sabah kahvaltısını yaptı, kahveye gitti, arkadaşlarıyla okey oynadı. Emekli maaşından üniversitede okuyan kızına para gönderdi, bir iki faturasını yatırdı. Kısa, amaçsız bir yürüyüşe çıktı, parkta gazete okudu… Akşam televizyonda maç seyrederken koltuğunda öldü. Hayatının son gününü sıradan günlerinden biri olarak yaşadı. Kendisini bekleyen ölümden korkarak telaşla oraya buraya koşmadı. En çok sevdiği şeyleri yapmak, en çok sevdiği insanları görmek için çaba harcamadı. Azrail’le karşılaştığı andaki halini yadırgamış mıydı, boşuna yalvardığını, bir gün fazla yaşamakla insanın eline hiçbir şey geçmeyeceğini mi düşünmüştü? Hayır, sanmıyorum, yetmeyeceğini bilsek de hayatımızı bir gün uzatmak için neler vermeyiz; belki insanın önünde sadece bir günü varsa en anlamlı şeyin her günkü gibi yaşamak olduğunu fark etmiştir, koşuştururken kaybettiğimiz şeyi ağır ağır yürüyerek kazanmaya çalışmıştır…
Adanmış
Her şeyi itiraf etmek, kendimi savunmamda bana yardımı dokunacak tek bir sırrım kalmayana dek. Özümü dökmek. Dile dökmek. Dile düşürmek. Ve böylelikle kendimden vazgeçmek. Kendimi yok etmek değil fakat. Ona sunmak. Artık utanacak hiçbir şeyim kalmadığında tamamıyla onun olacağım. Onun olamayacak kadar değersiz. Harcanmaya değmez. Bana acı çektirmeye tenezzül bile etmeyeceği kadar adi benliğimle, bedenimle ayaklarına kapanmak. Kayıtsızlığında eriyip gitmek. Anlık bir bakışını dahi hak etmeden. Karanlıkta.
Tüm hayatım boyunca kendimi adamak istedim. Bir ideal uğruna savaşarak kendi benliğime anlam kazandırmak değil kastettiğim. Bu öyle bir kendini adama ki artık bir “ben”den söz edilemez. Arzum tüm silahlarımdan, kalkanlarımdan vazgeçerek çaresiz kalmak. Rezilliğimle, niteliksizliğimle. Ellerimde kelepçeler, ayaklarımda prangalar olmadığı halde kımıldayamamak. Kayıp düşer gibi, yani bir kazanın aniliğiyle kendimi birden onun bulmak. Varlığımı uçurumda duymak. Boşlukta ona tutunurken. Ama kurtulmaya çalışmadan. Kurtarılacak hiçbir şeyimin olmadığını bilerek. O yüce değil, hayır, ben irademi, yazgımı ona teslim ettiğim için alçağım.
Sadakatsiz
Bakışlarını bir noktaya sabitlediği anda dünya bir darbe alır, topaç gibi ayyaşça sağa sola savrularak döner ve onun midesini bulandırırdı. Bu nedenden ötürü hiçbir yere uzun süre bakması mümkün olmazdı.
Sadece sevinirdi. Ve sadece üzülürdü. Kendisini sevindiren ya da üzen şey hakkında düşünmezdi. Herhangi bir şey üzerine yorum yapmadığını söylemek haksızlık olurdu, ama konuşmasının amacı düşüncelerini dile getirmekten çok, duygularını göstermekti. Kendisini kolaylıkla arzularına bırakır, vicdani bir rahatsızlık duymadan aldatırdı. Suçluluk / pişmanlık duygusunu hiç yaşamasa da, aldatıldığını öğrenip kahrolan sevgilisinin acısına içtenlikle ortak olurdu. Bir günahkâr olarak acı çekmezdi hiçbir zaman, aldatmanın bir günah olduğundan habersizdi, sadece aldattığı insanın üzülmesine dayanamaz, kendisini onun yerine koyar, sanki aldatılan kendisiymiş gibi gözyaşları dökerdi. Kiminleyse onun ruh haline bürünürdü hemen. Karşısına kim çıkarsa bir rüzgâr olur, onu yaprakmışçasına sürüklerdi. Sevgilileri “yaprak” sözcüğünün romantik havasını beğenmeyecektir. Zaten rüzgâr-yaprak ilişkisi pek klişe. Düz söylemek gerek: O bir hayvandı.
Karadelik
Güzel değildi. Yani pek çok kadının yanında ona güzel denilemezdi. Ama pek çok kadınla karşılaştırıp onu güzel de bulabilirdiniz. Erkeksi, bir kadına göre fazla sert yüz hatlarında şefkat aramak boşunaydı. Ama teninin ışıltısı yüzünün sertliğini yumuşatıyor, sizde sığınabileceğiniz, güvenli bir yerde huzura kavuşmuşken, bir de üstüne şefkat aramanın gereksiz olduğu duygusu uyandırıyordu. İncelikten yoksun olmasına rağmen kabalığı affetmeyen bir edası vardı. Biçimsiz şeyler ona yaklaşırken kendilerine çekidüzen vermek gereği duysalar da, asla ona hayran kalıp kendi kusurlarından utanmazlardı. Etrafında kimse yokken onu olduğundan daha uzak bir noktada görürdünüz; kalabalıkta ise onun size çok yakın bir yerde durduğunu sanarak aldanırdınız.
Ona otururken rastladığınızda şöyle bir bakıp geçerdiniz, yürürken rastladığınızda ise bir süre peşinden giderdiniz. Kimseden bakış çalmaya uğraşmayan, geçtiği yollarla ilişki kurmayan, cinsiyetsiz bir yürüyüşü vardı. Adımlarına övgü düzemezdiniz, fakat adımlarınızı onunkilere uydurmaya çalıştığınızda kutsal bir şeye yakınlaştığınız hissine kapılır, ritmini kaçırırım korkusuyla gözünüzü bile kırpmazdınız. Kuzey yıldızı değildi, yönünüzü ona bakarak tayin edemezdiniz. Bir karadelikti.
Related Posts
Beni Yaz
Uzun zamandır gözlem halinde; ailesini, ahbabını, dost düşman bütün hısım akrabasını, en çok da kendisini. Taktı mı takar.…
Mum ve Zangoç
Karar vermeliydim. Hızlı adımlarla yürüdüm; beyaz bir evin, siyah bir heykelin, kılıçsız bir şövalyenin önünden koşarak geçtim. Günahlarla…
Katherine Mansf ieldvari Bir Hikâye
Kız öfkelendi ve piyanonun basabildiği tüm tuşlarına birden bastı. Gök gürültüsü. O sırada odaya giren kâhya taşıdığı tepsiyi…
marla@seniseviyorum
aynı saatte minibüse bindiğim üst üste üçüncü gün Biliyoruz ki az sonra o da binecek. Hayal edebileceğiniz en…