Kuyumcu Selâhaddin’in Gömleği
A.Ali Ural
Yusuf’un gömleğini herkes biliyor, Kuyumcu Selâhaddin’in gömleğini kim! İkinci bir giysisi olmadığından ıslak gömleğiyle buzlu havaya sonra hamûşana karışan bir yoksuldu o. Zerkûbî’ydi zamanında zere şekil veren. Bir gün altın döverken dükkânında müzehhipler için, çarşıya öyle bir müzehhip geldi ki bakışının değdiği her şey altın oluverdi. “Altın aramıyorum altın olmaya yeteneği olan bakır nerede!” sözü muhatabını arıyordu kuyumcular çarşısında.
Çekiç tınıları Şems’in gidişiyle buz kesmiş Mevlâna’nın üstüne kıvılcımlar gibi yağdı. Sema etmeye başladı bir anda Selâhaddin’in dükkânının önünde. Zerkûbî’nin elindeki çekiç titredi ama devam etti işine. Devam etti çünkü çekicin tıkırtıları kesilse ritim bozulup çark duracaktı. Fakat bu kadar darbeye dayanamazdı altın varaklar, parçalanıp toz olurdu. Toz olsun! Çırağa verdi çekici ve emretti “Dövmeye devam edin altını! Daha hızlı, daha hızlı!” Sonra attı kendini dışarıya yangından kaçar gibi. Semanın bir parçası oldu, güneşin bir parçası.
Halk halka oldu etraflarında. Kıvılcımlar uçuşuyordu örslerden. Mevlâna semanın diğer parçasının Selâhaddin olduğunu görünce yavaşlayarak durdu ve sarıldı ona. Selahaddin bunun üzerine öyle bir cümle kurdu ki kuyumcular çarşısında binlerce kıvılcım yıldız olup yükseldi göğe: “Bana artık altın lazım değil! Haydi durmayın yağma edin dükkânımı!” Malik böyle der de malik olmak isteyen durur mu! Arılar gibi üşüştüler kovana. Yunus Emre’nin “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun!” sözü hakikat oldu.
Mevlâna o gün medresesine dönerken yanında Selâhaddin de vardı. Bir gün ikinci gömleği olmadığı için canını kışa verecek Selâhaddin. Şems dinliyordu ve gitti. Selâhaddin dinliyordu ve gitti. Kim dinleyecek şimdi Mevlâna’yı can kulağıyla! “Ey Şeyh Selâhaddin, ey tez uçan devlet kuşu, yaydan ok fırlar gibi uçup gittin, yay ağlamakta şimdi…” Hasedin kurbanlarından biriydi o devlet kuşu. Talihken tarih oldu.
Karabatak, görklü Mevlâna’yı hatırlamaya bu sayıda da devam ediyor. İlim ve sanat ehli yine kalemlerinin hakkını altın suyundan mürekkeple verdiler. Mesnevi mütercimlerinden şair ve devlet adamı Hicabi Kırlangıç Bey, Hümeyra Yabar’ın sorularını cevaplarken şiirin hikmetle yoldaşlığını anarak, “Eskiler şiirle hikmeti birbirinden ayırmazdı,” dedi. Projektör sayfamızda ise mikrofonu öykücü Ali Murat Binark’a tuttuk. “Filistin’de Çanakkale yaşanıyor şimdi,” yakıcı cümlelerinden biriydi Binark’ın.
Karabatak’ta bu sayı öyle şiirler var ki iliklerinize kadar işleyecek, öyle öyküler var ki “Helal olsun,” dedirtecek size. Denemeler mi? Her sayıda olduğu gibi düşünce ve zekânın parıltılarını taşıyorlar. Ertan Ayhan Sertöz, Sedat Gever, Ayşe Ural ve Sabahattin Kayış’ın özgün çizgileri eşlik ediyor bu çalışmalara. Ve Hande Topbaş’la dünyayı, Derya Özer’le tiyatroları gezmeye devam ediyoruz. Karabatak bir kez daha kanatlarından sular akıtarak yükseliyor göğe.







Değerlendirmeler
Henüz değerlendirme yapılmadı.