Marangaoğlu; o gün tarladan bir tazeyle birlikte dönünce köyün elli yaşını aşmış bütün adamları karılarının hâlâ yaşıyor olmalarına içten içe hayıflandı. Çocuklarını büyütüp evlendirmiş; göbeklerinin üstünde ellerini kavuşturup gelecek günlerin tekdüzeliğine kendilerini hazırlamış bu adamlar yaşıtları olan ve yıllar önce dul kalmış Marangaoğlu’nun güzeller güzeli bir kızla aynı eve girişini, ip gibi gerilmiş dudaklarını titrete titrete estağfurullah çekerek izledi. En iyi niyetlisinin bile suratında, suç işlerken yakaladığı tanışına göz kırpan bir adamın pis sırıtışı vardı. Ama kadınlar Marangaoğlu’nu sahiden kınamışlardı. Yeni yetme kız alan kocamış adamların ilki o değildi. Köy, genç karılarının parmağında maskaraya dönmüş ihtiyarlarla doluydu. Lakin bu kız çok güzeldi. Haspa, beline kadar uzanan kumral saçlarına bir yazma bile bağlamamıştı. Kıtlık zamanlarında öte köylerden açlığa dayanamayan dul kadınlar ya da babalarının bakamadığı genç kızlar karın tokluğuna evinde ekmek bulunan bir adamın nikâhına giriverirlerdi. Açlıktan benizleri solmuş, kuruyup kalmış bu kadınlar köye usulca dahil olur, yoklukla terbiye edildiklerinden kimsenin eteğine basmadan yaşar dururlardı. Bu kızsa; güneş görmemiş teni, orak nedir bilmeyen pamuk avuçları ve keten bezinden sayanın içinde su gibi kıvrılan vücuduyla onların hiçbirine benzemiyordu. Çeşme başında konuşup birbirlerini hırslandıran kadınlar, akşam evlerinde el değirmenlerini çevirip, tezgâhlarının başında keten dokurken tedbiren Marangaoğlu’na saymayı ihmal etmemiş, kocalarına iyi bir göz dağı vermişlerdi.
Marangaoğlu’ysa başına aldığı derdi ablasının ardı ardına dizdiği sorulardan sonra fark etti. Çiçeklerin güneşe dönüşü gibi gayri ihtiyari kızın güzelliğine kapılmış, kimsesizliğini sezince ardına takıp eve kadar getirmişti. Allah biliyor, kötü bir niyeti yoktu. Kızın masumiyeti ona çocukluğunu, günahsızlığını hatırlatmıştı. Bir hayal kadar latif, duruydu. Marangaoğlu’ndan cevap alamayan ablası, pencere tarafındaki sedire oturmuş yola bakan kızın karşısına geçti. “Sen hele bir bak bana…” diye cümleye girmiş, sesini had bildirme tonuna almıştı ki, iki yemyeşil göz ona döndü. Bu gözler kadının yüzüne, çizgili alnına ve çemberinin ön kısmından çıkmış kınalı saçlarına bakmıyor, onları harf harf okuyordu. İçine aniden bir korku düşen Havva kadın, dayağına tutunup ayağa kalktı ve Marangaoğlu’na tek laf etmeden her adımda gıcırdayan tahta merdivenleri ağır ağır inip, lastiklerinin çamurlanmış uçlarına bakarak eve kadar geldi.
Üç gün sonra köyde bir vaveyladır koptu. Sesleri duyan kadınlar ellerindeki işleri bırakıp pencerelere yetişti. İhtiyarlar; sandalyelerinden doğruldu. Erkenden tarlalarına gitmiş rençberler köyden yankılanarak gelen haykırışlara kulak kesildi. Bu hal bir ölümün alametiydi. Kalabalığın evine doğru yaklaştığını gören Marangaoğlu her şeyi anladı. Az sonra; taşıdıkları haberden ağırlaşan başlarını öne eğmiş, birbirleriyle hiç konuşmadan ilerleyen bu adamlar kapısını çalacak, biraz susup, geveledikten sonra, nihayet en yaşlıları ona ablasının öldüğünü söyleyecekti. Üç kere tıklatılan kapı yavaşça açıldı. Kısa bir sessizlikten sonra konuşmaya başlayan Hasan Ağa, emr-i hakkın vaki olduğunu söyleyip, bir deri bir kemik elleriyle Marangaoğlu’nun omzuna dokundu. Herkes bir gün ölecekti. Marangaoğlu söylenenleri başını ağır ağır sallayarak dinledi. Sonra cenaze evine doğru giden beş kasketli adamın ardına takıldı. Yolda; kaderden kaçışın olmadığını yanındakilere tekrarlayıp duran Hasan Ağa, söylediklerine inanmaya çalışsa da, Havva kadının ölümüyle kendi eceli ertelenmiş gibi hissediyor, duyduğu ferahlıktan utandıkça sesli sesli “Allah taksiratını affetsin” deyip, merhumenin ruhuna Fatihalar okuyordu.
Ev hınca hınç kadın doluydu. Havva Kadın yıkanıp, kefenlenmiş halde sedirin üzerindeydi. Senede bir kez köye uğrayan, onu da hasat zamanına denk getirip, kışlık nevalesini düzdüğü gibi şehre dönen kızı Gülistan, sesi çıkmaz oluncaya kadar ağıdına devam ediyor, gözleri kapalı bir iki sallanıp mırıldandıktan sonra tekrar feryadı basıyordu. Maşrapaya elini daldırıp daldırıp ferahlasın diye Gülistanın yüzünü ıslatan Deli Nazmiye fırsat buldukça Havva Kadın’ın ne iyi komşu olduğundan söz etmekte, hazır kıymete binmişken bütün alelade anılarını ortaya dökmekteydi. Bir de köşeye sinmiş sessizce ağlayan kadınlar vardı ki, bunlardan kimi seneler önce ölmüş oğluna, kocasına, sevdiğine ağlardı. Her şeyin olduğu gibi yasın da bir zamanı vardı ve böylelerinin acıları köylülerce miadını doldurmuş kabul edilirdi. Bir kum saatinin sabrıyla duran bu kadınlar cenaze evine herkesten önce koşar, ağlamanın ayıp sayılmadığı böyle anlarda acılarının tortularını atmaya çalışırlardı.
Birden sesler kesildi. Gülistan, kapıdan girenin ta şehre kadar haberi gelen dilber olduğunu sezdi ve kızı baştan aşağı süzdü. Onu görmediği halde güzelliği hakkında atıp tutan birkaç kadın, olduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kız, yeri incitmekten korkar gibi yürüyüp, kendisine yer açan Fatmacık’ın yanına oturdu. Fistanının eteklerini hafifçe kaldırmıştı. Kel Ağa’nın büyük gelini Zeliha ağzını yaya yaya sordu: “Etekliğin yeni heral, korkma ev temiz ciyem”
Sedirin üzerinde yatan cesetten gözlerini ayırmayan kız; “Siz” dedi, “Görmüyor musunuz? Burası kan dolu.” Bir ölüyle aynı odada olduklarını hatırlayan kadınlar önce yere sonra birbirlerine baktı. Hepsi gaipten bir ses duymuş gibi irkilmişti. Kan falan yoktu. Lakin kimse itiraz edemedi.
Cenaze gününden sonra Marangaoğlu’nun kulağına bir sürü laf çalındı, bir sürü karabasan, ecinni hikâyesi dinledi. Böyle güzellik mi görülmüş? İnsan dediğinin illa ki bir kusuru olurmuş, hani ya bu kızın kusuru nerdeymiş? Burdan anlamalıymış onun iyi saatlerde olsunlara karıştığı… Tüm bunlar kısık sesle söyleniyor, çarpılma korkusuyla lafa estağzubillahla başlanıyordu. Bazıları da kızın evliya olduğuna inanmıştı. Canalıcı, ölecek adamın başına kılıcıyla dikilip, yedi yerinden kesiverirmiş. Kızın gördüğü kan, o kanmış. Sana bana görünmezmiş o, onu görmek böyle seçilmiş kulların nasibiymiş… Tevekkeli değil, Havva kadın bu kızı görünce bir durgunlaşmış, sonra üç gün içinde ölmüş. Maazallah Azrail arada böyle kılık değiştirirmiş. Hâlâ köyde durduğuna göre daha alacağı can varmış…
Marangaoğlu tüm bunları dinliyor, kimine aklı yatıyor, kimine de gülüp geçiyordu. İnsanoğlu güzel olana niye böyle hınç doluydu. Bir şey safi güzel, safi iyi olamaz mıydı? İlla bir yanına kötülüğün bulaşması mı gerekti?
Günü gecesi bunları düşünmekle geçen Marangaoğlu bir sabah tarlaya gitmek üzere evden çıkarken; kendisine seslenen kıza döndü. “Marangaoğlu” dedi kız “Beni geri götür.”
Marangaoğlu, onu hayal gibi takip eden kızla, içinde nilüferlerin açtığı bir gölün başına geldi. Sapsarı bir sonbahardı. Karşı kıyıdaki söğüdün dalları suya değiyor, rüzgâr estikçe hışırdayan sazlıkların sesi bir fısıltı halinde ormana yayılıyordu. Marangaoğlu bir rüyanın içinde olduğu hissine kapıldı. Kızı ilk gördüğü günün üzerinden seneler geçmiş gibiydi. Aklına bölük pörçük gelen görüntüler silikleşip, bulanıklaşmış, nihayet birer sanrı halini almıştı. Peşinden gelen güzeller güzeli kız gerçek miydi? Emin olmak için arkasına döndü. Korkuyla baktı etrafına. Fakat kızı göremedi.
Köylüler kızın yokluğunu epey zaman sonra fark etti. Marangaoğlu’nun ağzını bıçak açmıyordu. Neyse ki onu en son kızla göl kenarında gören; Kel Ağa olanları bir bir anlattı. O güzelim kız aniden, parıl parıl yanan bir ışık olup gölün içine kayıvermişti. Marangaoğlu’nun arkası dönüktü, lakin Ağa her şeyi görmüştü. Gölün suları kıpkızıl kan kesilmişti. Belli ki üç harfliler; insanların içine karışıp sırrını açık etti diye kızcağızın hükmünü vermişler, onu oracıkta öldürüvermişlerdi.
Kel Ağa bunları haftalarca her girdiği mecliste anlattı. Sözüne pek itibar edilir biri olmasa da köy, efsunu hatırına bu hikâyeyi kabul etti. Onun Azrail olduğuna inanan ihtiyarlar, ortalığı cinler bastı diye akşam ezanı okunur okunmaz eve bağrışa çağrışa sokulan çocuklar, güzellikleri anılmaz olduğundan çat diye çatlamak üzere gelen genç kızlar rahat bir nefes aldı. Kızın hikâyesi dilden dile dolaştı, güzelliği övüldükçe övüldü, kaderine ahlanıp vahlanıldı. Cenaze evlerinde, Azrail’in kılıcının kanı damlamasın diye ortalıktaki kap kacağın ağzı sıkıca örtüldü. Göl kenarındaki söğüde dilek mendilleri bağlandı.
Marangaoğlu’ysa uzun bir süre söğüt ağacının etrafında dolandı durdu. Su kenarında saçlarını tarayan bir peri görme umuduyla göle uzun uzun baktıysa da kendi yansısından gayrısını göremedi.