uralarda bir yerde, biliyorum. Hayalimdeki haritayla cadde isimlerine, sokak isimlerine baka baka ilerlesem de elimle koymuş gibi bulacağım, çünkü yıllarca, haftanın çoğu akşamında 56 model bir Chevrolet’yle geçtik bu sokaklardan. Ne kötü hava koşulları ne sağ-sol çatışmaları ne hastalık ne de sokağa çıkma yasağı bizi durdurabilmişti. Çukurcuma’ya gelmeyi hep başardık. Şimdi tek başıma giriyorum bu sokaklara. Ve aramadan ve yorulmadan ve kimseye sormadan buluyorum günlerdir hayatımın merkezine yerleşen binayı: Füsun’un evini.
Küçücük bir ev ve daracık merdivenler için mi bizi peşine taktın, diyeceksiniz belki. Diyebilirsiniz ama bilin ki hiçbir savunma yapmayacağım. Gerekli açıklamayı Kemal Basmacı yapacak: Çukurcuma’daki o evin küçüklüğünü görüp yemek masasıyla üst kattaki banyo arasındaki mesafenin dört buçuk adım ve on yedi merdiven basamağı olduğunu fark ederek bana gülümseyen sözümona “gerçekçi” müze ziyaretçisine, o kısa sürede duyduğum mutluluk için bütün hayatımı vermeye hazır olduğumu hemen söyleyeyim.
Bir süre kapının önünde bekliyorum. Evet, girip girmemek arasında bir tereddüt yaşıyorum. Bunun sebebi basit: Bazen hayaller, gerçeklerden daha sahicidir. Çünkü bütün ayrıntıları sizin çizmiş olmanıza borçludur bu hayaller gerçekliklerini. İşte bu yüzden hayalimdeki Füsun’un hiçbir eksikliği yok. Filmin sonunu bilmek nasıl zehirlerse bütün sahneleri, ruhları köşe bucak tanımak da soldurur merakı. Ama benim tereddüdüm Füsun’u çok iyi tanımaktan beslenmiyor. Aslında benimki tereddüt de değil. Benimki düpedüz korku.
Binanın önünde telaşsız beklerken, evin zamandışı ruhu bir anda yakalayıveriyor beni ve bir anda uzatıyorum romanımı kapıdaki görevliye. 574. sayfaya kırmızı bir kelebek konuyor. Görevli, parmağıyla kuralların yazılı olduğu levhayı işaret ediyor. Okuyorum ve kabul ediyorum bütün yasaklarınızı.
Dar merdivenlerin önünde buluyorum kendimi ve o anda esnafları düşünüyorum. İlk müşterisinin uğuruna inanan dükkân sahiplerini. Bismillah deyip ağını denize atan bir balıkçıdan ne farkı vardır onların. Sabah ilk yolcusu olmak bir minibüs şoförünün, pazar tezgâhının önünden parayı uzatan ilk müşteri olmak… Bu ilkler güzeldir ve bu insanlar uğuruna inanılan ilk olmanın gururunu taşırlar bir süreliğine. Fakat bir müzenin ilk ziyaretçisi olmak? Ne uğuruma inanılmasını istiyorum ne de ayağımı sürümüş olmamı. Keşke başka hiç kimse gelmese; keşke yabancı bir ses duymasam, keşke yalnızca ben… Ama olmuyor işte. Arkamdan başkalarının gelmekte olduğunu bilerek ve günün ilk ziyaretçisi olarak çıkıyorum basamakları. Ses çıkarmamaya özen gösteriyorum çünkü müze kelimesi zihnimde mabet kelimesiyle yan yana duruyor. Onların eşanlamlı olduklarını düşünmekten keyif alıyorum.
Fakat keyfin sırası değil. Birinci kata vardığımda günlerdir bastırmaya çalıştığım hüzün, rüzgârla şişen bir perde gibi kabarıyor. Bir perde daha kabarıyor aynı anda. Müzenin ilk eşyası birinci bölümü simgeleyen küçük bir perde. Hafifçe hareket eden tüle Füsun ve Kemal için vazgeçilmez olan ucunda F harfi asılı, kelebek şekilli tek küpe. Çekilen acıya rağmen gülümsemeye çalışan bir insanın hüznüyle inceliyorum bütün koleksiyonu. Her bir parçayı ben kaybetmiş de şimdi yeniden bulmuş gibi onaylıyorum hepsinin gerçek olduğunu. Romanımda altını çizdiğim her şeyi karşımda buluyorum. Sevinmem gerekir, biliyorum. Fakat neden kurtulamıyorum ruhumu ağırlaştıran bu hüzünden?
Oysa uyarmıştı Kemal beni. Demişti ki: Masumiyet Müzemi gezenler orada sergilediğim eşyalara, düğmelere, bardaklara, Füsun’un taraklarına ve eski fotoğraflara şimdi karşılarında var olan şeyler gibi değil, benim hatıralarım gibi bakmalıdırlar. Bunu unutmamalıydım.
Romanın her bölümüyle numaralandırılmış küçük vitrinlerin önünden geçe geçe çatı katına çıkıyorum. Kemal Basmacı’nın yalnız yatağı, bir daha kalkmayı tasarlamayan bir düşüncenin yönlendirmesiyle uçları yatağa çevrili tozlu terlikleri, çocukken Füsun’la paylaştıkları ve bir gün kendisine getireceğini söz verdiği çocuk bisikleti, bir bavul, kırık bir sandalye, duvara yapıştırılmış küçük fotoğraflar ve komodinin üzerinde bazı parçalar… Kemal Basmacı’nın son günlerine taşıdığı eşyalar…
Duvarda her ne kadar Kemal’in Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım, sözleri yazsa da gitmem gerekiyor. Bu dünyaya ait değilim. Çünkü bu ölüler benden daha sıkı sarılmışlar hayata. Acele etmeden iniyorum merdivenleri. Görevli, birinci katın eşyaları arasında bir fotoğraf olduğunu fısıldıyor. Benziyor, diyor; Füsun’a, diyor. Görmek istemiyorum, diyorum. Tanıyorum onu, hem de çok iyi, diyorum. Ama fotoğraftaki Füsun’u tanımayabilirim, diyorum.
Merdivenleri iniyorum. Dış kapının arkasında bir süre duraksıyorum. Serin ve loş avluya, açtığım kapıdan güneş hücum ediyor. Hayat vermeye çalışma, diyorum. Burada her şey canlı. Tek ölü kapıdan çıkıyor, diyorum.
Sokakta yürüdükçe Masumiyet Müzesi arkamda yavaş yavaş küçülüyor. Her şeyi geride bıraktığım için rahatlayacağımı düşünüyorum. Füsun’un ehliyeti, tuzluklar, zeytin çekirdekleri…
Kitabımı açıp altı çizili bir bölümü okuyorum yeniden: Ama en mutlu anı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. Bu acıyı dayanılır kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır. Mutlu anlardan geriye kalan eşyalar, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini bize o mutluluğu yaşatan kişilerden çok daha sadakatle saklarlar. Doğrudur belki de. Dikiş makinesi, paslı anahtarlar, Fatih Oteli’nin zili…
Yürümeye devam ediyorum. İnsan hayatını tek bir aşka adamalı mı? Ve o aşkı kaybettiğini bildiği halde bu gerçeği kendinden bir sır gibi saklayıp ona bir gün kavuşacağını umut etmekten yorulmamalı mı? Kemal gibi mi sevmeli? Füsun gibi mi kaçmalı? Acı mı çekmeli? Altı çizili başka bir bölüm cevaplıyor son sorumu: Gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamayacak bir şekilde yayılır. Eğer umutsuzca âşıksak, baba kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur. Benim gibi aşk yüzünden bütün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir. Kafam karışıyor. Köpek bibloları, ucu ısırılmış külah, yalının yalnız kertenkelesi…
Uzaklaşan adımlarıma rağmen geri dönme isteği güçleniyor ruhumda. Takma el, 30 santimlik cetvel, mor fular…
Kemal’in Merhamet Apartmanı’na sığınması gibi bir his gitgide büyüyor. Geride bıraktığım için kurtulmuştum her şeyin ağırlığından. Kurtulmuştum Füsun gibi hissetmekten. Kurtulmuştum Kemal gibi acı çekip yıllarca beklemekten. Füsun’un çiçekli elbisesi, dantel eldiven, duvar kâğıdından bir parça…
Caddeye çıkamadan duruyorum. Kaçamam hiçbir şeyden. Gerçekler ortada. Kemal benim. Füsun benim. Ölen benim. Çaresizce yılları boş yere bekleyerek tüketen benim. Kahve fincanı, piknik sepeti, tek ayakkabı…
Yüzümü geride bırakmaya çalıştığım yola dönüyorum korkuyla. Kemal’in Füsun’dan kalan eşyalara sığınma isteği yakalıyor beni. Koşa koşa geri dönüyorum. Unuttum bazı eşyaları, yeniden bakmalıyım, belki orada kalmalıyım, çatı katında ölümü beklemeliyim…
Kapıya elimi atmışken durduruyor görevli beni. Kitabımdaki kırmızı kelebeği gösteriyorum. Kaşlarını çatıyor konuşmadan. Alttaki küçük yazıyı gösteriyor: Yalnız Bir Giriş İçin Geçerlidir…
Dört katlı Masumiyet Müzesi’ne çeviriyorum bakışlarımı. Silkeleniyor bina. Uzuyor, uzuyor, gökyüzüne varıyor artan katları.
Related Posts
KANDIRILMIŞKEN ZAMAN KADERİN YUVASINDAN UÇARMIŞ KAN
Yakışık almazmış meğer kincide biten türkünün üstüne yatmakUzun kısadıya serilmek bile hem altına melek ağaçlarınınAdem’i bile ürkütürmüş yasak…
ÜÇÜNCÜ KAT BOŞ
Sondan başladım kitabaSon insandanBir kadın mıdır o?Şarkı söylerken kötülük edenBiraz sessizAğır belkiYarım bir masadan başlar kitabaEvin ortası boşMasa…
CESEDİ NEREYE GÖMELİM
(Aynı adlı şiirden bir bölümdür.) Cesedi nereye gömelim Bir bebeğinYeni çıkan dişine derimO dişin o görünüşüne derimOna mor…
Zaman versus Saat
Ne bilsindi değerini, diyor Max amcazaman denen mefhumunkoluna değil de saati bir makinaya hapsedenmodern çağın bedbaht insanı… Peki…