ir bekleten ve bir bekleyen olmalıydı. Günler geçmek bilmemeliydi. Pencereden gözlem yapılmalı; kapının dışındaki her sese kulak kabartılmalıydı. Ta ki o gelinceye kadar.
Babilliler onu kil tabletlere, Mısırlılar papirüslere, Yunan ve Romalılar balmumu kaplı tahta levhalara yazmış olsalar da onun tek bir görevi vardı: Sözleri paylaşmak! Ama sanılmasın ki herkesle paylaşılmaya hazırdı. Bozkırkurdu’nun tabiriyle “herkese göre değildi” o.
Önceki yüzyıllarda görevi haberleşmeyi sağlamakken “bireyin” tarih sahnesine çıkmasıyla, yeni bir işlev kazanan mektup, bir anda çok katmanlı bir olguya dönüşmüştü. Farklı sınıflandırmalarla anlatılmaya, yakından tanıtılmaya çalışılan mektubu bir kez daha görev ve işlevlerine göre ayırmak istedik.
Köpeğinizi yeme arzuma gelince
Mark Twain ya da asıl adıyla Samuel L. Clemens çağının en sevilen Amerikan yazarıdır. Zaman zaman ısıran bir ironiye varan mizah anlayışını yalnızca eserlerine değil, hayatına da taşıdığını görüyoruz. Kendisine gelen bütün mektupları bir sekreter titizliğiyle cevaplarken onları gerçek adıyla imzalar. Aşağıdaki mektup, Bayan Ditson’a hitaben yazılmıştır.
“O konuşmayı yaptığıma mutluyum; beni etkiledi ve bir şekilde de değiştirdi. Köpeğinizi geçen günkü dayanılmaz yeme arzum yok artık, belki de henüz kahvaltı yaptığımdandır. Kararlarıma pek güvenemem. Onlar öylesine değişken ve geçicidirler ki. O yüzden benim ve köpeğin iyiliği için belki de en iyisi birimizin ortalarda görünmemesidir.”
Çocuklar neden yazamasın
“Hiçbir şeyi unutmuyor ve sürekli Wagner ve Poe’yu düşlüyorum.” İmzaladığı bir fotoğrafına bu cümleyi yazmıştır büyük Fransız şairi Charles Baudelaire. Mutsuz bir çocuk olan Baudelaire, annesi ve üvey babası tarafından bir yatılıya verilmiştir. Yıllar geçer ve herkesçe bilinen o meşhur fotoğrafında da mutsuz yüz ifadesiyle ilkokul önlüğüne sıkıştırılmış bir adam gibi bakmıştır fotoğrafçıya. Huzursuz yatılı günlerine bir tanıktır on iki yaşında yazmış olduğu bu mektup.
“Küçük Charles’tan büyük Alphonse’a selamlar ve iyi yıllar. Bir sene daha geçti; Nisan’da on üç olacağım ve bunların ikisi ağabeyimden, Madam Tirlet’den ve çok özlediğim Paris’ten uzak geçti. Okulda nasıl sıkılıyorum bir bilsen; hele de Lyon’dakinde. Duvarlar o kadar acımasız, o kadar pis ve o kadar kirli ve ders o kadar anlaşılmaz ki. Lyon tarzı Paris tarzından çok farklı!”
O tarihte neler olmuş
Mektuplar tarihi evraktır çoğu zaman. Bir dönemi en iyi yansıtan özellikleri veya o tarihte yaşananları onlardan öğrenebiliyoruz. Bugünün büyük isimlerinin ilk kez anılmaya başlamasına tanık oluyoruz bazen. Örneğin Sabahattin Ali’nin Yaşar Nabi Nayır’a yazdığı mektupta, o dönemde henüz iki genç şair olan Orhan Veli ve Oktay Rifat hakkında yeni bilgiler öğreniyoruz.
“…başlarına gelene pek müteessir oldum. Zavallı çocukların genç yaşta cinnet getirecekleri hiç tahmin edilemezdi. Acaba onların şiirlerini neşre delâlet ettiğim için bu hazin akıbetten ben de mesul müyüm?”
Senden roman da mı oluyor?
İnsanın sadece mantıkla mutlu olamayacağını anlayan geçmiş yüzyılların insanları mutluluğu bir de duyguların coşmasında arayalım diye düşünmüşlerdir. Aklın görevini kalbe veren bu insanlarda yeni değişimler meydana gelmiştir. Herkes istediği gibi hissetmekte ve bu hisleri açıkça dile getirmekte özgür bırakılmıştır. Bu duygu selinin elbette ki edebiyata yansımaları olacaktı. Oldu da. O güne kadar aşağılanan, burun kıvrılan roman, edebi bir tür olarak kendini ispatlamaya çalışır. Başarır da.
Değişen bir şey daha olur: Roman kahramanları. Her yönüyle mükemmel, insanüstü bir varlık olan kahramanlar artık halktan seçilmeye başlanır. Sıradan insan pekâlâ da kahraman olabilirdi. Oldu da. Ama sadece bununla kalmadı. Hissettiğini, duygularını açıkça dile getirmekten çekinmediğini göstermek için samimi mektuplar yazmaya başladı romanlar boyunca. Bu şekilde yazılan sayısız roman vardır edebiyat tarihinde. Balzac’ın İki Gelinin Anıları, Goethe’nin Genç Werther’in Acıları, modern romanın babası kabul edilen Samuel Richardson’un Clarissa ve Pamela’sı, Halide Edip Adıvar’ın Handan isimli romanları bunlardan yalnızca bazıları.
Kadınları unutmak olmaz
Mektup türünün gelişmesinde kadın şair ve yazarların katkıları büyük olmuştur. Konuşmayı sevdikleri kadar yazmayı da sevdiklerinden kaynaklandığını düşünmesin kimse. Her şey zarafetlerinin ve inceliğe olan düşkünlüklerinin sonucu. Yaşadıkları döneme ayna tutmasını başarmış kadınlar arasında Madame de Sévigné, Lady Montagu, Katherine Mansfield gibi isimler yer alır. George Sand, Louise Colet ve kendi edebiyatımızdan Fatma Aliye’yi de unutmamak gerekir. Burada kısa bir mektubunu sunacağımız kişi tehlikeli bir birleşimden oluşuyor: Kadın ve şair, Emily Dickinson.
“Gerçek, öyle az bulunan bir şey ki anlatmanın tadına doyulmuyor. Ben yaşamakta coşku buluyorum; sırf yaşamak duygusu yeterli değil. İnsanların çoğu nasıl olur da düşünmeden yaşar? […] Okuduğum bir kitap vücudumu hiçbir ateşin ısıtamayacağı kadar ürpertirse onun şiir kitabı olduğunu iyi biliyorum. Kafam yerinden kopup gitmiş gibi bir duygum olursa onun şiir olduğunu biliyorum. Ancak bu yoldan anlayabiliyorum. Başka bir yol var mı ki?”
Önce kim başlattı
(Faulkner mektupları tercümesi: Işık Yanar)
11 Mayıs 1947 tarihinde, New York Herald Tribune, Faulkner’ın bir kitabının Marvin Black tarafından basılması sebebiyle onun Mississippi Üniversitesi’nde verdiği demeci alıntıladı. Buna göre, Faulkner, Hemingway’e “korkak” demişti. Hemingway cevap yazmaya başladı ama sonuçlandırmadı. Bunun yerine dostu Amiral C.T. Lanham’dan Faulkner’a yazmasını rica etti. Faulkner’a kendisinin ateş hattındaki durumuyla ilgili bir şeyler bilip bilmediğini sormasını istiyordu. Bir ay sonra, Lanham mektubunu gönderdi. Aşağıdaki mektup Faulkner’ın Lanham’a cevabıdır. Ardından ise Hemingway’e gönderilen mektup gelmektedir.
Amiral C.T. Lanham’a
28 Haziran 1947
Sevgili Amiral Lanham,
Mektubunuz için teşekkür ederim. Yeniden alıntıladığınız demecimi yanlış anlamışsınız. Çünkü sizin ele aldığınız gibi tamamlanmamıştır. Orijinal biçiminde Hemingway’e yaklaşımım sadece hüner ve yetenek açısındandır. Onun iki dünya savaşında ve İspanya İç Savaşlarında bulunduğunu elbette biliyorum.
Nisan ayında Mississippi Üniversitesi İngilizce bölümünden bir davet aldım. Altı İngilizce sınıfıyla tanıştım ve edebiyat hakkındaki sorularını yanıtladım. Bunlardan birisi en büyük Amerikan yazarlarıyla ilgiydi. Onları saymam istendi. Böyle bir teşebbüste bulunmadım. Kendi kişisel listemi yani aynı kuşaktan olduğum edebiyatçıların isimlerini verdim. Kimin ismi benimkiyle beraber veriliyorsa onların isimlerini saydım: Hemingway, Wolfe, Dos Passos, Caldwell. Tam olarak şöyle dedim:
“Bence, biz tamamen başarısızız (Dickens, Dostoyevski, Balzac, Thackery gibi yazarlarla kıyaslandığımızda) En büyük hatayı Wolfe yaptı çünkü o en cesur olandı: Zevksizliğin, beceriksizliğin, tiksindiriliciliğin, sıkıntının mahkumu olma riskini üstlendi: Bu durum çalışmalarını vurdu, kazandı veya kaybetti ve bu torpidolara lanet okudu. Ondan sonra gelen Dos Passos cesareti biçime kurban etti. Ondan sonra gelen Hemingway ise bütün bu olanlardan kaçacak kadar cesarete sahip değildi. Zevksizlik: Nazik bir üslup, sıkıntı.”
Fazlasıyla açık sanırım. İrticalen konuştum, hazırlıksız, zamana inanmış gibi, teklifsiz, halka değil. Sizin mektubunuz benim ilki imamla ilişkili, yeniden alıntınız ise bundan dolayı yanlış algılanmış, eksik kalmış.
Bunun için özür dilerim. Bunun bir kopyasını da özel bir notla Hemingway’e göndereceğim. Diğerleri de ne olursa olsun onları düzelteceğim. Gerçekten yapmak istiyorum. Mektubunuz için tekrar teşekkür ederim.
İçtenlikle
William Faulkner
Ernest Hemingway’e
28 Haziran 1947
Sevgili Hemingway,
Bu Allah’ın belası aptal şey için özür dilerim. Sadece 250 dolar aldım. Teklifsizce düşündüm, yayınlanması için değil veya bu düşünceler basılmadan önce göz atmalıydım. Yıllardır insanların sözlerinin onların hastalıklarının nedeni olduğuna inandım ve konuşma hususunda kendimi sınırladım. Belki bu benim veda kabilinden bir dersim olacak.
Ümit ediyorum ki senin için önemli bir durum oluşturmayacaktır. Fakat eğer ne zaman, nerede bu gerçekleşirse, lütfen kabul et bu kıvırmalarımı.
Faulkner
En büyük hayranınız
Birçok yazar, mektupları aracılığıyla sanatlarını dile getirmiş olsa da aynı türü o yazarların okurları da kullanmıştır. Hayranlıklarını dile getirmedeki başarıları gözden kaçacak gibi değildir. Fakat şimdi bir hayran mektubundan değil, bir yazarın okuruna yazdığı mektuptan söz edeceğiz.
Victor Hugo sürgünde yaşadığı dönemde binlerce mektup almış ve cevaplandırmıştır. Asil bir yazar oluşundan mıdır tevazusu, yoksa sürgünün verdiği duygusallıktan mıdır bilinmez, genç bir gazeteciye şu övücü sözleri yazmıştır:
“Son makalenizi okuyorum. Ayrıntıda olduğu gibi bütünde de geçerli olan kuralımı kimsenin anlamadığı gibi anlıyorsunuz. Kural: Gereksiz bir şey yok. Her şey hedefe doğrultulmuş olmalı. Balzac hakkında söylediklerinizi sanattan ve mükemmellikten alıyorsunuz. Makalelerinize hayranım. Size karşı bir yakınlık hissediyorum. ‘Yakınlıkta insan kendine hayran olur.’ Bunu Gülen Adam’da söylemiştim. […] Kitabımla ilgili yazdıklarınızın son sayfasını okuduğumda -ki oldukça kibar ve asildi- elinizi aradım sıkabilmek için. Oysa etrafımda sadece yalnızlık buldum. Sürgün hâlâ acıtıyor. Dostunuzum.”
Aşkın yaşadığı son yer
Her ne kadar üzücü de olsa, kabul edilmesi gereken bir gerçek var: Aşk öldü! Bu felaketin sebebi, ona sahip çıkılmaması olacağı gibi yerli yersiz herkes tarafından kullanması da olabilir. Ama kimse korkmasın. Her kötü haber, peşinde iyi bir haberi sürükler. Öldü dedik, tamamen yok oldu demedik. Çünkü aşkın korunarak yaşadığı bir yer var: Mektuplar.
Edebiyat tarihi aşk mektuplarıyla doludur. Hemen hemen her yazar bundan nasiplenmiştir. Mektuplarını okuduğunuz bu insanların ayrı kalmalarına anlam veremeyiz kimi zaman. Böylesine büyük bir aşk mesafeye feda edilmemeli diye düşünür okuyan herkes. Ama sonra gerçek keşfedilir. Uzaklık korur aşkı. Bir araya gelindiği anda bütün büyü bozulacaktır.
Halil Cibran’ın May Ziyade’ye, Lüsiyen Hanım’ın Abdülhak Hâmid’e, Paul Eluard’ın Gala’ya, Franz Kafka’nın Milena’ya yazdığı aşk mektupları bu geniş alanın ufak göstergeleridir. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar bir kitap oluşturacak kadar çok olmasına rağmen, Kafka mektup yazmaktan ne kadar tiksindiğini belirtmiştir. “Yaşamımın bütün mutsuzluğu mektuplardan oluşmuştur diyebilirim, daha doğrusu mektup yazma fırsatı bulmuş olmaktan. İnsanlar hiç aldatmadı beni, ama mektuplar ele verdi hep; başkalarının yazdıkları değil, kendi yazdıklarım…”
Bugünkü dersimiz
Görüldüğü gibi mektuplar ne niyetle kullanılırsa kullanılsın hep isabetli bir seçimmiş gibi görünürler. En yaygın özelliklerinden biri de öğretmen havasına bürünebilmeleridir. Bu konuda sayısız örnek var şüphesiz fakat ilk akla gelen Rainer Maria Rilke’nin genç bir şaire yazmış olduğu mektuplardır. Kappus adlı genç adamın mektupları elimizde olmasa da Rilke’nin nazik üslubuyla nasıl bir öğretici olduğunu, vermiş olduğu cevaplarda görüyoruz. Akılda kalan en iyi öğütleri:Neden yazmalısınız diye sorun kendinize.
Aşk şiirleri yazmayın.
Sıkıntın var sanıyorsun, Valéry
Fransız şair Paul Valéry edebiyat tarihinin şanslı isimlerindendir. Yaşarken kıymetinin bilinmesi yetmezmiş gibi bir de bu uğraşıyla geçimini sağlayabilmiştir. Güzellikler bununla da kalmıyor. Şairliğinden başka deneme yazarı ve filozof olarak bilinir. Oysa bunu beklemiyorduk. Şair denince sigara dumanıyla dolmaya başlayan bir oda, masanın üstünü müsvedde kâğıtların kapladığı ve boş şişelerin yuvarlandığı bir ev geliyor aklımıza. Ama Valéry bütün hayallerimizi yok ediyor. Çünkü o, şaşılacak şekilde sade ve düzgün bir hayat sürmüştür. 28 Ocak 1944 tarihli mektubunda onun huzursuzluk olarak gördüğü hayatının aslında ne kadar dingin olduğunu görüyoruz.
(Mektup tercümesi: Firdevs Yiğit)
Cuma. Cuma! Ve kaç zamandır sensizim. Ya bir telefon görüşmesi? Ne bir söz, ne bir işaret, ne de bir iz… Hiç! Bu yokluk boyunca burada, sahiden zorlu günler geçiriyordum. Ve nihayet acılarım giderek çoğaldılar. Buna inanamıyorum, buna inanamam ki sen hayal etmemiş olasın, hiç olmazsa günlerden birinde, bir dakika bile…
Ne ki ben hatırlayabiliyordum, sorabiliyordum kendime, seni kalbimden soruyordum. Kalemle yazdım -bir yanıtın umudu-. Bu sabah sonunda bir telefon aldım senden, alışverişe çıkmışsın ve yalnızca beni aramayı tasarlayabilmişsin, aklımdaydın, bu günler -burada-.
Önce bir derman kesikliği, donakalma. Sonrasında uykusuz okumaların sulfonamidleri ve bu nehrin sürüp giden yatağı, tüm düşüncelerin bir geçit töreni, bir dönüşüm, bir harlı ateş oldu bende. Sanki bir ruh tarafından, Goethe ve Kant’ın bilime değgin eserleri birkaç dakika içinde doludizgin geliyordu. Oysa Eupalinos’un ilk çağrışımlarıydı bende uyanan ve öylece hayran kaldım kendime -tarzım-. Göğsümü kabartarak, bu süre zarfında yükselen zekânın bu münazarasını yazabilir miydim, diye sordum.
Bayağılığın etkileri yahut inançlarda ya da felsefede hiçbir yardım talebi ve herhangi bir kandırmaca yoktu (neredeyse) -hepsi benim-. Belki günün birinde bunu anlayacak olursan -fakat hiçbir itimadım kalmayacak gelecekte- zaten mühim değil.
Bunları sana neden anlattığımı bilmiyorum, bu kuş tüyü kalem, bu keder, bu yorgunluk; hepsi dile geliyor içimde. Sana seslenmek güzel olurdu, gelmedin. Tüm bunlar anlamsız şeyler olarak kaldılar.
Bir gün her şey ortaya çıkar
Ünlü şair Ezra Pound bir dönem büyük yazar James Joyce’un sekreterliğini yapmıştır. Joyce adına mektupları da kaleme alan Pound, koleksiyoncuların dikkatinden kaçan bir şey yapmıştır. Burada yer alan Sussex adresli mektubu satın alan kişi el yazısının Joyce’a ait olmadığını anladığından onu elinden çıkarmıştır. Görmediği şey, mektubun altında E.P. kısaltmalarıyla atılan ikinci bir imzaydı. E.P., yani Ezra Pound.
Aile her şeyden önce gelir
Mektubun belki de en klasik hali aile fertlerine yazılanlardır. Edebiyat tarihi bunlara gark olmuştur. Her birini zikretmek vakit alacağından ilginç olan birkaç tanesinden söz etmeyi uygun gördük.
1) Dostoyevski’nin Sibirya sürgününden kardeşine yazdığı mektup. Bazı ilginç bölümler içerir mektup: “Ne harika insanlar tanıdım zindanda! Onların yaşamını yaşadım ve onları çok iyi anladığımı söylemekle övünebilirim… Kur’an’ı, Kant’ı, Hegel’i, özellikle onun Felsefe Tarihi’ni gönder bana. Geleceğim bütün bu kitaplara bağlı… Oysa basit adam, karmaşık adamdan daha korku vericidir.”
2) Nazım Hikmet’in karısına yazdığı mektuplar.
3) Sabahattin Ali’nin ailesine yazdıkları.
4) Kafka’nın ünlü Babaya Mektup’u. Aynı konulu bir mektup da Oğuz Atay yazmıştır babasına. Fakat hâlâ anlamam Atay neden babasından şikâyet eder. Neden bir yazar da değişiklik olsun diye annesinden şikâyet etmez ki!
Şairin mesai sonrası halleri
Fernando Pessoa 47 yaşında öldüğünde neredeyse hiç tanınmıyordur. Oysa ünü ölümünden sonra geçen her günle artmaktadır. Pessoa’nın en önemli özelliği, yapıtlarını farklı isimlerle imzalamış olması ve bu takma isimlerin her birinin farklı bir edebi yönü işaret etmesidir. Dört temel isim kullanırdı ki bunların her birine “Heteronim” demiştir. Ailesine bıraktığı bir bavul dolusu taslak, bugün Lizbon Devlet Kütüphanesi’ndedir. İletişim halinde bulunduğu insanlar edebiyat dünyasından değildiler, o yüzden bu kişiler Pessoa’nın kendilerine yazdıklarını saklama gereği duymamışlardır. 250 yazısının 49’unu aşk mektupları oluşturmaktadır ki bunlar sevdiği tek kadın, nişanlısı Ophelia Queiroz’a yazılmıştır. Bu belge bir şairin boş zamanlarını nasıl geçirdiğine dair bir örnek teşkil edebilir. Burada yer alan mektubu Alvaro de Campos adıyla imzalamıştır. Mektubun sözde yazarı Ophelia’ya “Aşağılık ve iğrenç bir varlık olan Fernando Pessoa”nın Ophelia’yı kandırmış olduğunu yazıyor. Ayrıca:
1) Bir gram bile zayıflamasını,
2) Az yemesini,
3) Az uyumasını,
4) Yüksek ateşinin olmasını,
5) Sözü edilen kişiyi düşünmesini yasaklamaktadır.
Dostluğumuzu mektupla pekiştirelim
Dostluk şüphesiz önemli bir kavramdır. Edebiyat dostluğuysa hayati önem taşır. Aynı yolu yürüyenlerin birbirilerini en iyi şekilde anlamaları şaşılacak bir şey değildir. Ayrıca ne kadar kötü bir şey yazdığını insana dostundan başka kim söyleyebilir. Nitekim bazı dostluklar o kadar büyük olmuştur ki karşılıklı yazılan mektuplarda bu insanları kıskanmamak mümkün değildir. Mektuplara yansıyan en büyük dostluklar şunlardır:
Goethe ve Schiller.
Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı.
Stefan Zweig ve Gogol.
Bir fikrim var
Ömer Seyfettin’in Ali Canip Yöntem’e yazdığı mektup ilginçtir. Mektup yazması değil elbette ilginç olan. İlginç olan, yapmayı düşündüğü devrimin en büyük engelinin aslında kendi dili oluşudur.
Bu lisanı zaman ve vâkıfane bir sây tasfiye eder. Ben, işte, edebiyattan vazgeçtikten sonra tetebbu edeceğim fenlere, ilimlere çalışırken bu tasfiyeye de yardım edeceğim. […] Nura ve hakikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeye çalışmayacağım. Sâyimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı?
Bunu yalnızca başaramam. Geliniz, Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim.
Şimdi de bir isteğim var
Cahit Sıtkı Tarancı Yaşar Nabi Nayır’dan bir istekte bulunur. Derdi ne edebiyattır ne de şiir. Çok daha önemli bir sorunu vardır: İsmi. İmdadına da tabii ki mektup yetişir.
Bir rica: Bundan sonra ismimi Cahid Sıdkı şeklinde yazarsınız… Çünkü “Cahid”in d’si ile “Sıdkı”nın d’si aynı şeydir ve birinin d ötekinin t kalması beni sinirlendiriyor…
Lütfen, C. S.
Rest çekmek için de iyi bir yöntem
İtalyan dilinin mimarı Dante Alighieri hayatının son dönemlerini sürgünde geçirmiştir. Geri dönmesi zaman zaman söz konusu olmuştur. Hatta bazı koşullar altında çok sevdiği Floransa’sına dönmeyi kabul eden bir yönetim de olmuştur. Ama Dante inşa ettiği güzel İtalyancayla onlara rest çekmiştir. Ölümünden sonra Floransa naaşını istemiş ve bir bazilika hazırlatmış olsa da bugün hâlâ boş olarak beklemektedir. Dante’nin Floransalı bir dosta yazdığı mektubunda ortaya çıkan hayal kırıklığı bile edebi değer açısından önemlidir.
Hemen hemen on beş yıllık sürgünün cefasını çeken Dante Alighieri’yi yurda çağırmak için bulunan kibarca usul acaba bu mudur? Herkesçe kabul olunan masumluğum buna mı layıktır? […] Ama eğer, şimdi ya da daha sonra, Dante’nin onuruna ve ününe dokunmayan bir başka yol bulunursa, hemen kabul edeceğim. Eğer böyle bir yoldan girme olanağı bulunmazsa ben Floransa’ya hiç dönmeyeceğim. Sanki ne? Herhangi bir başka yerden güneşi ve yıldızları seyredemez miyim? Floransa şehrine ve onun halkına onursuzca, bundan da öte, alçakça teslim olmadan, herhangi bir başka gök altında güzel gerçeği düşünüp arayamaz mıyım? Elbette bir dilim ekmek de bulamayacak değilim ya?
Son sözler
Herkesin, her zaman söyleyecek bir şeyleri varken ölmeyi kafasına koymuş bir insanın neden olmasın? Mektupların en hazin yanı intihar etmeye karar vermiş insanların yanında bulunan son nesneler olmaları. Elimizde Stefan Zweig’ın ve Virginia Woolf’un son sözleri var. Zweig, ülkesinden ve daha da önemlisi kütüphanesinden ayrılmak zorunda kalmış, çok sevdiği vatanına bir daha dönememiştir. Dönemeyeceğine dair umudunu yitirdikten sonra intihara karar vermiştir. Bunlar onun son sözleridir:
Konuştuğum dilin dünyasını yitirdikten ve düşünce dünyamın yurdu Avrupa kendini yıkıp yaktıktan sonra, hayatımı temelinden yepyeni ve severek, buradan daha başka bir yerde kuramazdım. Fakat altmışından sonra her şeye yeniden başlamak için olağanüstü güçler gerekli. Ben ise uzun yıllar yersiz yurtsuz sürtmekten gücümü yitirmiş bulunuyorum. İşte bundan ötürüdür ki, tam zamanında ve başım yukarıda olarak, düşünce çalışmalarında her zaman en büyük sevinçleri bulmuş ve kişi özgürlüğünü bu yeryüzünün en değerli mülkü saymış bir hayata son vermeyi daha uygun görüyorum.
Bütün dostlarıma selamlar! Uzun geceyi izleyecek sabah kızıllığını görmelerini dilerim. Aşırı sabırsızlığımdan ötürü onları bekleyemiyorum.
Savaşlar yalnızca cephelerde ölüm getirmez. Çok uzakta, huzurlu evinde yaşayan insanlara da aynı sonu hazırlayabilir. Nitekim İngiliz yazar Virginia Woolf İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tahribata dayanamamış ve Zweig gibi intihardan başka bir yol görememiştir.
Çıldıracağım, bu tüyler ürpertici günlerde yaşamımı sürdüremeyeceğim gibi bir duygu var içimde. […] Bu duyguyu yenmeye uğraştım ama artık savaşamayacağım. Yaşamımdaki tüm mutluluğumu sana borçluyum. […] Varlığımı sürdürerek senin yaşamını bozmamalıyım.
Konuşulacak bir şey kalmadı
Mektubun hallerini sunduk.