Mercedes Sosa Gracıas A La Vida!

Müzik güzel bir ses, solfejden, ritimden öte bir eylemin habercisi, simgesi ya da bizzat kendisi olmuştur çoğu zaman. Çünkü müzik sanatın diğer dallarında olduğu gibi içinde varolduğu toplumun duygusal ve mekanik öğelerini en yalın halleriyle taşır. Doğduğu toplumun tarihini, siyasi grafiğini, mizacını, duygularını sınırlar ötesine taşır. Müzik bizi, bir toplumu yüzeysel tanıma sığlığından kurtaran, bize bakışlarımızı çevirdiğimiz coğrafyanın derinliklerini sunan önemli bilgi kaynaklarından biridir. Bu doğrultuda ses ilminden ziyade insan ilminin, toplum biliminin bir parçası olarak anılabilir. Kimi yerde ise, bu teorinin en önemli ayağını sanatçı oluşturur. Çünkü sanatçı, geçmişin duygusal okumalarını yapan bir kâri, şimdiki zamanın en yakın şahidi, geleceğe ise bu bilgileri şarkılarıyla ileten bir elçidir. Bu açıdan bakıldığında sanatçı, mercek altına alınması gereken en önemli unsurlardan biri olarak karşımıza çıkabilir. Hele de bu sanatçı Latin Amerika gibi talihsiz topraklarda doğmuşsa ve müziğini halkına adamışsa…
Emeğin kırgın yüzünü ilk defa doğduğu gün, 9 Temmuz 1935’de babasında gördü Mercedes Sosa. Arjantin’de proleter olmanın güçlüklerini, şeker kamışı tarlasında işçi olan babasından öğrendiğinde henüz çocuktu ve yaşadığı zamanın zorluklarını idrak edemiyordu. Mesela emek gücünün ucuza satıldığından, işçi sınıfın mütevazı sofralarının burjuva sofraları karşısında sönük kaldığından, zengin ile fakir arasındaki o ezici farktan haberdar değildi. Burjuva çocuklarının oyuncaktan arkadaşlarına inat o, şeker kamışlarıyla dost oldu. Sömürü ve darbelerden yıpranmış bir coğrafyanın toprağının hâlâ nasıl böyle bereketli kalabildiğini şeker kamışlarıyla birlikte erginleşirken hayretle izledi. Proletarya cuntayla, burjuvaziyle ezildikçe toprağına, insanına sığındı. Esenliğin bir türlü hâkim olamadığı vatanının tekrar eden hüzünlü tarihini en yakın dostları, şeker kamışlarından dinledi.
1516’da Juan Diaz de Solis tarafından keşfedilen Arjantin’in aslında işgal edildiğini, İspanya’nın sömürüsü olmakla birlikte refah ve adaletin ülkesini nasıl terk ettiğini, zengin maden yataklarıyla hırslanan İspanyolların 1536’da kurdukları ilk kolonilerle Tanrı’nın fakir halklara ihsanı madenleri nasıl tükettiklerini, bu eylemi “daha iyi yarınlar”, “gelişen bir Arjantin vaadi” ardına gizleyerek gerçekleştirdiklerini ve halkının 1810’a kadar bu yayılmacılık masalına inanmak zorunda kaldığını ancak Napoléon’un İspanya’yı fethetmesiyle sömürüye karşı Arjantin’in bağımsızlığını ilan edebildiğini bu bilge bitkilerden öğrendi. Daha sonra ise halk ve emeğin, Arjantin burjuvazisi, askeri diktatörlük, politik kaos, siyasi iktidarsızlık, radikal siviller, yüksek enflasyon arasında örselendikçe örselendiğine yaşadığı sürece şahit oldu. Bir kamış tarlasında işçi olmak güzeldi elbet, adaletin hâkim olduğu topraklarda kamış olmak da. Oysa Arjantinli olmak, özellikle de yirminci yüzyıla gelindiğinde kapitalizmin dişleri arasında öğütülmekten öte, politik bir cinayetin kurbanı olmak ya da yakalanıp işkence görmek ya da kaybolan on binlerce insan arasında anılmak ihtimalini barındırıyordu.
Bu olasılıkların bilinciyle sesine ve müziğine yön verdi Sosa. On beş yaşında profesyonel müzik hayatına başladığında biricik hayali olan opera sanatçılığından vazgeçti. Çünkü opera, içinde bulunduğu sınıfın hislerinin yansıtmıyordu. Askerî cuntanın ve zenginlerin yağmaladığı halkına duyduğu aşkla emeğin sesi olmayı tercih etti. Şarkılarını eşitlik ve adalet için söylerken sanatı, halkının sıkıntılarını yansıtan bir projeksiyon aleti olarak kullandı. 60’larda Nueva canción tarzı -geleneksel Latin Amerika halk müziğini çoğu zaman rock müziği öğeleri ve politik sözlerle harmanladığı- şarkılarıyla sınırlar ötesinde tanınır oldu. 1962’de çıkan ilk longplay’inin adının La Voz De La Zafra (Şeker Kamışı Hasadının Sesi) olması sanatçının hayatı ve müzikal duruşu göz önüne alındığında oldukça manidardır.
Arjantin’de de ezilen halkın sesi olmak büyük risk taşıyordu elbet. Çağdaş ozan Sosa’nın o muazzam, güçlü sesi, 1979’da La Plata’da verdiği konser esnasında faşist lider Videla emriyle dinleyicileri ile birlikte gözaltına alınırken kendisi ve ezilen herkes için yegâne güç kaynağı oldu. Sürgünde geçen yıllar içinde halkına duyduğu inanç ve cuntaya karşı her daim sivillerin yanında yer alışı, müziğini evrensel kıldı. 1982 yılında vatanına döndüğünde Buenos Aires’de yani emperyalist kolonilerin Arjantin’de ilk kez kurulduğu yerde verdiği konserlerle devrilen cuntanın ardından değişen Arjantin’in müjdesini verdi. “Sessizlerin sesi” olan müziğini halkların hizmetine sunan sanatçı, folk şarkılarını yeniden yorumlarken, Pablo Neruda şiirlerini şarkılara uyarlarken, siyasi bir parti içine sığmayan insandan yana tavrıyla eylemsel müziğin en önemli isimlerinden oldu. 2002 yılında ise sanatçının bu müzikal devrimi, Sarmiento Ödülü’ne layık bulundu. Oysa Sosa için önemli olan ne aldığı ödüller ne de gördüğü iltifat ve itibardı. Onun için mühim olan tek şey halkının kaygısızca yarınlara gülümsemesiydi.
Latin Amerika’nın annesi Mercedes Sosa, sömürünün olduğu her yerde ve zamanda, tıpkı, Arjantin’de 1976-1982 yılları arasında darbe sonucu kaybolan evlatlarının hesabını hükümet binası önünde (Mayıs Meydanı) soran beyaz örtülü annelere, cezaevindeki tutsaklara, kadınlara, işçilere, devrimcilere, sanatçılara, öğrencilere o muhteşem sesiyle yaptığı gibi umudu aşılamaya devam edecek. 18 Eylül 2009’da böbrek yetmezliği sebebiyle yaşama veda ederken arkasında altmışın üstünde albüm bırakan sanatçıyı hayranları Gracias A La Vida (Teşekkürler Hayat) şarkısını söyleyerek yâd ederken müziğin insan ilminin ve toplumbilimin bir parçası olduğu görüşü yenileniyor. Sosa’nın biyografisini şekillendiren Arjantin’in yakın tarihi ve Sosa’nın bu çalkantılı tarih içinde halkıyla özdeşleşen sanatçı kişiliği ve müzikle toplumun iç içe geçmiş bu hali insandan gitgide uzaklaştığımız gerçeği karşısında bizleri mutlu ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir