Mum ve Zangoç

Karar vermeliydim. Hızlı adımlarla yürüdüm; beyaz bir evin, siyah bir heykelin, kılıçsız bir şövalyenin önünden koşarak geçtim. Günahlarla hakikat arasındaki o esrarengiz köprü yıkılmadan geçebilecek miydim? Ya günahlarım silinmezse?
Benden başka herkes günahlarının silineceğinden emindi, bu yüzden yapmışlardı mabetlerini. Dehşetengiz bir sessizlik içinde, küçük kitaplar, korkak dudaklar ve tek çizgi halini almış gözlerle ediyorlardı dualarını. Aslında bir meyve bahçesini bile daha samimi bakışlarla izlerdi insanlar, mabetler günahları yok etmek için yapılmıştı. Ama unuturlardı hep: Kapısından çıkıp gitseler de mabedin içinde kalırdı hakikat. Hakikat yani günahlar; günahlar kalırdı mabedin içinde; temizlenmezdi asla. Gözlerine sinerdi koca papazların. Hiçbir zaman yok olmazdı.
Ölümü unutmuştu papazlar; onlar unutunca zangoçlar, onlar unutunca da insanlar. Mermerin soğuk yüzünü, toprağın diriliğini unutmuşlardı. Oysa toprak, insanlar öldüğü sürece diri kalıyordu; insanlar öldükçe sakin, büyülü, gerçek.
Herkes unutsa da, bir an bile çıkaramıyordum aklımdan o günün gittikçe yaklaştığını. Kemiklerimizden tekrar ayaklanacağımızı, birbirimizin yüzüne tekrar ve gerçekten bakacağımızı, utancımızın cehennem alevlerini bile karartacağını nasıl unutabilirdim!
Aziz Faustina’nın bakışlarıyla karşılaşınca yavaşladım, taş merdivenleri çıkmaya başladım. Tanrı’ya kırk yedi adım. Saygısızlık etmemek için hafifçe vuruyordum ayaklarımı yere; kırk altı, kırk beş, kırk dört. On adımda bir durup kısa bir dua okuyordum. Tanrı’ya otuz yedi adım. Baş döndürücü bir rüzgâr, keşişlerin sözleri, uğultular. Tanrı’ya on yedi adım; etrafta yükselen sütunlar, Tanrı’ya yaklaştıkça daha da uzayan sütunlar. Tanrı’ya yedi adım. Tanrı’yı hatırlaması lazım insanların.
Ben bir an bile aklımdan çıkartmadım Tanrı’yı. O acımasız kadın ensemdeyken nasıl kapardım gözlerimi! İrene; o güzel kadın, katillerin iştahını kabartan cesur kadın. Bir adım sonra yanındayım işte. Tanrı’ya bir adım. Kapıyı usulca açtım.
İçeri girdiğimde mumlardan arta kalan dumanı soludum. Kaçışım yoktu. İrene bağırıyordu: “Beni çarmıha ger!”
İrene uzun zamandır benimleydi, peşimdeydi demek daha doğru. Nasıl çarmıha gerebilirdim onu! Yürümeye devam ettim. Duvarlarda som altından işlemeler, gözlerini gözlerime dikmiş bir Meryem. Kapkara tüller, sinsi zangoçlar. Gümüş bir haç, uzunca, geniş. Buz gibi bir çığlık: “Beni çarmıha ger!”
“Tasvirler” dedim “tasvirler hâlâ burada İrene. Sen öldükçe yenileri çıkıyor.” Yık, diyordu İrene. Bütün bu görkemi yık. “Yapamam” dedim ona, “tasvirleri kıramam”
Ben dayanabilirdim ateşe, o dayanamamıştı. Kırmıştı tasvirleri. Yeryüzünün ressamlarını incitmişti. Bağırmaya devam etti ama: “Beni çarmıha ger!”
Bir mezarlığa davet etmeliydim onu belki. Mermerlerin üstünde otururduk. Saçlarına bakardım. Çok güzel saçları varmış İrene’nin, hiç göremedim.
Bitmiyordu katedral. Bomboştu, sakindi, ürpertiyordu. İmparatorun ayaklarının dibine yığılmış bir İsabel beni izliyordu, yorgun argın. Teodora elindeki meyve sepetini Tanrı’ya sunuyor, bir salkım bile vermiyordu bana. Anjelika altından bir haçı saklıyordu eteğiyle. Hepsi birden emrediyordu: “Onu çarmıha ger!”
Tek suçu, güzel saçlarıydı. Tasvirlerin hepsini kırarken, saçlarına dokunmamıştı. Ya saklamışsa taraklarını? Ya tarayamazsa saçlarını bir daha? En gizli mabedine dek sokulmak istedim o an. İrene’nin katillerini görmek istedim.


Yürüyor, yürüyordum. Kırk sekiz numaralı kapıyı geçmiştim, ardından elli üç numarayı da geçtim. Mahşer gününü anlatmaya başladı duvarlar. İmparatoriçeler bütün altınlarını veriyorlardı katedrale, affedilmek için. Ama İrene yoktu, hiçbir tasvirde yoktu. Katilleri oradaydı, İrene yoktu. Benimleydi o, hemen önümde. Hemen yanımda.
Ellerimden tutuyordu, evet. Beni gizli mabedine götürüyordu. Buz gibiydi yanaklarım, alnım. Göremiyordum yüzünü. Her yerini görüyordum, evet. Ama yüzü neredeydi? Sessizlik büyüyordu, patlayacak gibi büyüyordu. İrene’nin ateşli adımları yolumu gösteriyordu. Elbisesine bağladığı siyah kuşağı görüyordum, ellerindeki yüzükleri görüyordum. Yılanlı bir sütun gibi kıvrılan vücudunu görüyordum, her ayrıntısıyla. Ama yüzünü göremiyordum, saçlarını göremiyordum.
Meryem’in ayaklarının dibinde durduğumuzda patladı sessizlik. Katedralin camları kırılmaya başladı. Altın çerçevelere dokundum, zangırdayıp çatlayarak yere yığıldı hepsi, ayaklarımın dibine. Tunçtan bir kadehe uzattım elimi, daha dokunamadan kadeh eridi gitti. Elli dört numaralı kapıya dokundum, parçalandı tahtaları ve gözden kayboldu kapı. Papazlar geçemeyecekti artık buradan. Duvarlara dokundum, dokundukça yok oluyordu hepsi. Kum taneleri gibi savrulup duruyordu mermerden duvarlar. Hiçbir imparatoriçe el süremeyecekti buz gibi sütunlara bundan böyle. Açabildiğim kadar büyük bir delik açtım ellerimle. Mabede ulaşmalıydım. Çığlıklar, çan sesi, baykuşların ötüşü cehennemi gösteriyordu bana. Ateşi istiyordu İrene, ölümü çağırıyordu. Bütün katedral sallanıyordu, duvarlar un ufak olmuştu. Korku, şarap kokusu ve toz bulutu kaplamıştı her yanı. İşte çöküyordu bütün görkem. Katedral zerreler halinde toprağa saçıldığında anladım hakikati.
Katedralden geriye kalan çukura daldırdım elimi son bir gayretle. O çukurda buldum saçlarını İrene’nin. Siyah saçlarını, maviye çalan parlak siyah saçlarını.
Koru beni Allah’ım, dedim o zaman, çarmıhlardan ve tasvirlerden. Koru beni yeryüzünün zenginliğinden.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts