NA’T MÜMKÜN OLMAYAN ÖVGÜ VEYA SUDAN İNCİ ELDE EDEN SİMYA

İslâm toplumundaki coşkun Peygamber sevgisinin şiirdeki yansıması ve sonsuzluk bilinciyle dünyayı “oku”yanı bilmede ve sevmede derinleşme girişimi olarak na’tlar; tesellisi yani kavuşması olan hasretin; müjdelenen garipliğin, yani mânâya dost fakat kibre uzak yalnızlığın; ümitvar insan olma gayretinin, yani dipsiz tanrılaşma ve bedenleşme çukurundan sınırını bilme göklerine seyahatin; yani acının ebedî dinişinin bir imkân olarak, mü’min şairlerin diliyle insanlığa ilanıdır. Mürekkebi gözyaşıyla dağılmış öyle bir ilan ki, üzerinde fikir ıstırabının dağınık ve mağlup mührü de var, insanlığı o baş döndürücü sonsuza davet de…
Sezai Karakoç Na’t isimli yazısında(3), “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her Peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufku ise, na’t da şiirin ufkudur.” “Na’t insanın, insanı, kendini Peygamberde araması, gerçeği O’nun çevresinde dolaşarak bulmaya çalışması, O’na yaklaşmaya çalışarak yaradılışın sırrına erileceğini idrâk edişidir.” “Yani na’t, sahabeliğe bir uzanış, o ideal dünyadan bir ışık, bir renk, bir ses getirmek, oraya bir yürek, bir gönül taşımak geleneğinin şiirdeki çalışmasının bir verimidir” demişti. Böylece insanın ufku ile şiirin ufkunun aynı noktada, Peygamberde kesiştiğini ima ederek; O’na yönelen bir seyahatin, insanı kendine ve oradan varlığın sırrına çıkaran güzergâhına; bu sırrın taptaze teneffüs edildiği ve her bir fıtratın insana en yakışan hâli ile temsil edildiği ışık ve ümit çağından hayatlı bir rüzgâr getirmenin aracı olarak; na’ta işaret etmişti. Na’t, bin yılı aşkın bir medeniyet semeresi ve gün sona ermeden güne hayatın gerçek rengini verebilecek bir potansiyel olarak, mümin şairlerin erginliğini beklemektedir. Bu, biçim ayrılıklarını çok geride bırakan bir mahiyet meselesidir. Bu hayatî konu üzerine söyleyebileceklerimi, müstakil bir başka yazıya bırakıyorum.
Na’t kelimesi sözlüklerde: “Bir kimsede bulunan şeyleri vasfetmek, onu tavsifte mübalağa etmek”(4), “Bir şeyi medhederek anlatma, vasıflandırma”(5) tarzında ifadelerle karşımıza çıkmaktadır. Bu tariflerde iki husus öne çıkıyor: Bir kimsenin güzel yönlerini (sıfatlarını) anarak övme ve de bu övgüde mübalağa etme. Bir terim olarak na’t ise, Peygamberi övmek içim kaleme alınan şiirdir ve Na’t-ı Şerif, Na’t-ı Nebevî, Na’t-ı Peygamberî ve Na’t-ı Resûl gibi isimlerle anılmaktadır; bununla birlikte, bazı İslâm büyükleri için yazılan övgü şiirlerine de na’t denmektedir. Divan edebiyatında bunlardan dört halife için yazılan na’tlar, Na’t-ı Çâr-Yâr; Hz. Ali için yazılanlar ise Na’t-ı Ali ismiyle anılmaktadır. Na’t, aynı zamanda, Türk Dinî Mûsikîsi’nde hem cami hem de tekke mûsikîsine dahil bir form olarak, manzum na’tların bestelenmiş hâline de verilen bir isimdir. Bestelenmiş bu na’tları(6) tekke ve camilerde okuyan kişiye (hanende) de na’t-han denilmektedir(7). Ödevden zevke, acı ve kederden sevince kadar hayatın sinapslarını işleten bir ruh olarak na’t, aralarında sınır olmayan, bütün sokakların Peygamber sevgisine çıktığı büyük İslâm şehrinin merkezindeki abidedir kısacası.
Hz. Peygamberi şiir ile övmek mümkün mü?
Na’t kelimesinin etrafını dolaşarak gelmek istediğim yer, bir soru: Hz. Muhammed’i şiir ile övmek ve övgüde mübalağa etmek mümkün mü? Peygamberi tanıyan ve seven herkes, bu soruya “mümkün değil” diye cevap verecek, evet; fakat tanıma ve sevmedeki derinliğe göre her cevap birbirinden farklı olacak. Aynı gerçeği, herkes kendi fıtratının ve biricik tecrübesinin elvermesiyle, başka yönlerden kavrayacak ve onaylayacak; tıpkı O’nu ilk tanıyanlarda olduğu gibi: Peygamber arkadaşlarını tek tip insanlar hâline getirmeye çalışmamıştı; aksine, onların her birine kendi fıtratlarını hediye etmişti; onlar ne iseler o olmuşlardı; fakat gerçekten ne iseler o; en olgun hâliyle. Çünkü Allah dahi mutlak güzellik olan cemâlini seyretmek için mükemmel bir ayna olarak O’nu seçti. Her insan o aynada kendini buldu. O’na bakıp güzellik görenler, O’ndan yansıyan güzellikle güzelleştiler; O’na bakıp güzellik göremeyenler, kendi çirkinliklerini gördüler.
Bakın Şeyh Galip Der na’t-i şerîf-i nebevî ve evsâf-ı lâtif-i Mustafavî Sallâllahü teâla aleyh isimli na’tında Peygambere ve O’nun hakkıyla övülemeyeceği gerçekliğini kendi biricikliği ile nasıl ifade etmiş:
“Allah’ın hediyesi olan ruhlar, peygamber şahının yolunda topraktır / O Şahın tahtının mekânı yoktur, melekler O’nun süpürgecisidir / O’nun temiz varlığı levlak ile tavsif edilmiştir, Kur’ân’a göre vasfı zarfla mazruftur / O’nun tâkının kapısı Kabe Kavseyndir; ayağının bastığı yer iki âlemin ilmidir / Vahdeti bilen, vahdet ile peygamberlik dalgasının aynı şey olduğunu söyledi / Madem ki o nur yaratılmışların ilkidir / O’na Hudayı takip eden desem mâzurum / Beşerin babası olan Âdem peygamberlik bahçesinde bir ağaçtır / Nil coşunca O’nun feyzi Musa’ya Hızır gibi yetişti / Şeriatiyle silahlanınca, putları kırmak İbrahim’e düştü / O’nun geldiğini müjdelemek için İsa sanki tâ feleğin minberine çıkmıştır / O’nun yaratılması kâinatın varlığına sebeptir; O’nun ümmetleri ilmin sırrına mirasçıdır / Söz keramet kaynağı da olsa elbette Kur’ân’a benzeyemez / Kur’ân Resulün vasıflarını ve büyük ahlâkını tarif etmiştir / Ey kalem! Sözlerini kâfi gör. Allah levh-i mahfuza kalemle yazmıştır.”(8)
Şeyh Galip, Hz. Âdem’in peygamberlik bahçesinde bir ağaç olduğunu; yaratılmışların ilki olan nuru ile, Peygamberin kâinatın varlığına sebep olduğunu ifade etmiş. Demek ki Peygamber, maddî manevî tüm varlık ağacının kendisinden yaratıldığı seçilmiş çekirdeği ve en seçkin meyvesidir. Yine Peygamberin yüce makamını ifade sadedinde Niyazî-i Mısrî de aynı hakikati dillendirmiştir:
“Cihan bağında insan bir şecerdir gayrılar yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin yâ Resulallah”
“Ben gizli bir hazine (küntü kenzen mahfiyen) idim. Bilinmek istedim ve halkı (varlık âlemlerini ve insanı) yarattım” mealindeki bu hadis-i kudsî Peygamberin kıymeti üzerinde düşünen şairler için önemli bir hareket kaynağı olmuştur; çünkü en güzel isim ve sıfatlara sahip olan ve bilinmek isteyen Allah (cc), kendisini en çok, en seçkin kuluna bildirmeyi dileyecek ve bildirecektir. Nur’a doğrudan bir tek O mazhar olacak ve haricindeki herkes O’ndan yansıyan “nur”dan istifade edecektir. Niyazî-i Mısrî, Peygamberin nurunun varlığın yaratılmasındaki zübde (öz-çekirdek) olmasından da hareketle, Peygamberi bu gizli hazinenin sırlarına, işaretlerine vakıf olan yegâne kişi, âdeta bu gizli hazinenin saklandığı mahzene benzetir(9):
“Zuhûr-ı kâninatın mâdenisin yâ Resulallah
Rumûz-ı “künt ü kenz”in mahzenisin yâ Resulallah”
Aynı hakikat, Aziz Mahmûd Hüdâî ile bir başka ifadeye kavuşmuştur:
“Nebî idin dahi Âdem dururken mâ ü tîn içre
İmâm-ı enbiyâ olsan revadır yâ Resulallah”
(Peygamber idin Âdem su ve çamur içinde dururken
Peygamberlere önder olsan yakışır sana yâ Resulallah)
Bu beyitte “Henüz Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamberdim” mealindeki hadise gönderme yapan Aziz Mahmûd Hüdâî, Mirac gecesi Mescid-i Aksa’da Peygamberlerle kılınan namazda Peygamberin diğer Peygamberlere imam olması şerefini bu hadisle ilişkilendirir. Büyük şair Fuzûlî de varlığı âlemlerin yaratılış sebebi olan Peygamberin, henüz insanların yaratılmadığı ve doğru yola davet için elçilere ihtiyaç olmadığı bir zamanda peygamberlikle şereflendirildiğini söylerken bu hadise gönderme yapmaktadır(10):
“Ey vücûdûn eseri hilkat-i eşyâ sebebi
Nebî ol vakt ki bi’l-fi’l gerekmezdi nebî”
“Sen olmasan, sen olmasan (levlâke levlâk), felekleri yaratmazdım” mealindeki hadis-i kudsî de pek çok şairin na’tında, Peygamberin Allah katındaki önem ve değerini, O’na ilişkin sırrın derinliğini ifade etmek için beyitlere nakşedilmiştir. Nâbî, Peygamberin, varlık âleminin yaratılmasındaki yegâne sebep olduğunu belirtirken; O’nun maddî, manevî insan hayatının gözbebeği, Kur’ân-ı Kerîm’in sırrı, özü; kısaca insan-ı kâmil olduğunu anlatan derin bir muhtevayı, kolay görünen fakat benzeri kolayca söylenemeyen bir tarzda, yani sehli mümteni sanatıyla iki mısrada söyleyiverir(11):
“Merdüm-i dîde-i can ma’nî sırr-ı Kur’ân
Maksad-ı kevn ü mekân bâ’is-i nakş-ı icâd”
(Canın göz bebeği, Kur’ân’ın sırrının ma’nâsı /
Varlık âleminin amacı, icad nakşının sebebi)
Yine Nâbî;
“Zâtı çün kevn ü mekânın sebeb-i hilkatidür
Halkın üstinde olan hakkı olınmaz ta’dâd”(12)
(O’nun zâtı varlık âleminin yaratılış sebebidir
İnsanlar üstündeki hakkı saymaya gelmez)
“Kim ki var misl ü şebîhi bulunur âlemde
Münhasır sâna fakat rütbe-i nefy-i endâd”(13)
(Kim varsa misli benzeri bulunur âlemde
Fakat “benzeri olmama rütbesi” yalnız sana has)
diyerek na’tında, Peygamberin varlık âleminin sebebi olduğunu; misli benzeri olmayan bir rütbede bulunduğu ifade etmiştir.
Cem Sultan’ın Der-Na’t-i Nebî Sallâllahu Aleyhi ve Sellem isimli 36 beyitlik na’tından aktardığımız iki beyitte:
“Bir pâyesini kat’ edemez fikr-i mâsivâ
Gör nice yücedir derecâtı Muhammedin
Can gözün açmaga nice hoş tûtiya olur
Sürme yerine gerd-i ni’alı Muhammedin”(14)
(Bir derecesini bile kat edemez dünya düşüncesi; gör dereceleri nasıl yücedir Muhammed’in / Can gözünü açmaya ne de hoş sürme olur, sürme yerine ayakkabılarının tozu Muhammed’in)
diyen Cem Sultan, na’tında, Peygamberin yaşantısına dair en küçük ayrıntının bir hikmet mahzeni olduğunu; bu hâliyle, dünya düşüncesinin (fikr-i mâsivâ), göze inmiş aklın, O’nun bir derecesini bile kat edemeyeceğini; varlığına ilişkin en önemsiz görünen bir şeyin (ayakkabısının tozunun) dahi can gözünü açan bir sürme; yani “görünen”in ardındaki sırrı ifşa eden bir basiret (görüş) nuru olduğunu ne güzel ifade ediyor.
Şefik Can’ın Divân-ı Kebîr’den seçmeler yaptığı derleme kitabında, başlık olarak “Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimize Hitabı” ismini verdiği bir gazelinde, Mevlânâ, bakın, Cenâb-ı Hakk’ın Peygambere manevî olarak neler söylediğini ifade ediyor:
“Senden vazgeçmiş değilim, dâimâ seninle meşgulüm. Her an seni biraz daha yüceltmedeyim. Biraz daha aziz etmedeyim
Tertemiz zatıma, padişahlık güneşim üzerine yemin ederim ki, ben seni sana bırakmam. Seni lütuflarla keremlerle yüceltir dururum
Senin yüzüne kendi nurlarımdan nurlar saçarım. Senin başını on tane mağfiret, yarlığama parmağı ile kaşırım
Rıza göğünde binlerce inayet bulutu var. O bulutlardan yağarsam ancak senin başına yağarım; başkasının başına yağmam
Yanıma gel de gözlerine yeni bir sürme çekeyim. Çekeyim de sırlarımı görüp anlamak için gözlerin nurlansın
Lûtfum öyle bol ki beni inkâr eden yabancıların bile ellerinden tutmadayım. En kötü insanları bile nimetimle beslemekteyim. Durum böyleyken, beni sevenlerden, bana yakın olanlardan nasıl lûtfumu esirgerim.”(15)
Hz. Mevlânâ, “Vuslat ve muhabbet şerhe muhtaç ise iyi düşünerek Ve’d-Duha Sûresini oku” demiştir Mesnevî’de(16). Öyle görünüyor ki, yukarıda aktardığımız şiir, Mevlânâ’nın toprağına Ve’d-Duha Sûresi’nin göğünden yağan bir yağmurun verimi. Çünkü bu sûrede, Allah, “O’nu ‘terketmediğini’(17); O’ndan vazgeçmediğini ve O’na darılmadığını; O’nun için işlerin sonunun (ahiret) işlerin başlangıcından daima daha hayırlı olduğunu; şüphesiz O’na vereceğini ve O’nun da hoşnut olacağını” Elçisine bildirmiştir. Mevlânâ, burada, Peygamberin eşsiz makamına işaret ediyor. “Ben seni sana bırakmam” ifadesiyle, O’nun her söz ve hareketinde Allah tarafından nasıl teyit edildiği (doğrulandığı); “Rıza göğünde binlerce inayet bulutu var. O bulutlardan yağarsam ancak senin başına yağarım” ifadesiyle, Peygamberin Allah’ın lûtuf ve inayetinin (ihsan ve iyiliğinin) yegâne dağıtım merkezi olduğu; rahmet ve lûtuf adına ne varsa herkese O’nun hürmetine dağıtıldığı ifade ediliyor. Öyle ki, namazdaki oturuş sırasında okunan, hatırlanan ve ruhun kainat kadar genişlemesine bir vesile olarak bilinen; mirac’da, kâb-ı kavseyn’de Allah ile Efendimiz arasındaki konuşmada; Allah’ın “Ey Nebî! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun” şeklindeki hitabına (ki bu hitapta Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri sadece Peygambere has kılınıyor), Peygamberin “Selam bizim üzerimize ve Allah’ın bütün iyi kulları üzerine olsun” diyerek cevap vermesi; tam da bu hakikati, “O bulutlardan yağarsam ancak senin başına yağarım” hakikatini dile getiriyor. Ve’d-Duha Sûresindeki “Şüphesiz Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın” âyeti, “sana verecek” ifadesiyle gösteriyor ki; Rabbimiz, o en zor günde, rıza göğündeki binlerce inayet bulutundan, ümmetinden başka hiçbir şey dilemeyenin Başına, ancak O’nun Başına, O’nu hoşnut edene kadar yağacak da yağacak; ve biz, kulluğun altında kalmış, ezilmiş kulları olarak, Allah’ın o inayet sağanağının altında, ruhumuz ve kalbimizdeki haşyet duygusu ve en yüksek duyuş ile, Peygamberden öğrendiğimizi tekrar edeceğiz:
Sübhaneke ma arafnâke hakka mağfiretike ya Ma’ruf,
Sübhaneke ma abadnâke hakka ibadetike ya Ma’bud,
Sübhaneke ma şekernâke hakka şükrike ya Meşkur,
Sübhaneke ma zekarnâke hakka zikrike ya Mezkur
Ve O’nu hakkı ile bilemediğimizi, O’na hakkıyla kulluk edemediğimizi ve şükredemediğimizi ve de O’nu hakkı ile anamadığımızı ikrar edeceğiz. Böylece Allah’tan, “her dem gözlerine çekilen yepyeni sürmeler” ile Seni bilen ve anan, Sana kulluk eden ve şükreden; sonsuz sırlarının seyyahı, ‘Rauf’ ve ‘Rahim’ ismi şeriflerinle Kendine bizzat adaş yaptığın sevgilinin siyah gözyaşları hatrına; ciğer yetmez rahmet denizlerinin en dibindeki inci, yani başkasını kendinden çok sevmenin sevinci hatrına” bağışlanmamızı dileyeceğiz.
Medâr-ı iftiharımız Şeyh Galip, Divan’ında ne güzel söylemiş:
“Hutben okunur minber iklîm-i bekada
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezada
Gül-bâng-ı kudümün çekilir Arş-ı Hudâda
Esmâ-i Şerîfin anılır arz u semâda
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim
Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim
Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayran
Nefsî deyü dehşetle kopa cümleden efgân
Ye’s ile usâtın ola ahvâli perîşân
Destûr-ı şefâ’atle senindir yine meydân
Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim
Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim”(18)
Allah’ın teyit ettiği (doğruladığı); Kur’ân’ın övdüğü, Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Hz. İsa’nın göğün minberine çıkıp gelişini müjdelediği” bir İnsan, nasıl övülebilir ki; O’nu öven övmüş Kur’ân’da. Şairlerin övgüde mübalağa etmesi ne mümkün; Esma-i Hüsna’ya mazhar ve O’nun biricik aynası Olanı. O Allah’a ait isim ve sıfatlar ki, hiçbirisinin hududu yok ve hepsi bâki; her bir isim ve sıfat, sonu gelmeyen bir hazine; sonsuz hikmet ve güzellikler kaynağı. Peygamberin Allah’ın isim ve sıfatlarında, sonsuz bir derinleşmesi, devamlı parlayan ve artan bir nuru, bir güzelliği var. Hâlbuki mübalağa, aşırılığı ve bir şeyi olduğundan büyük göstermeyi ifade ediyor. Bu durumda, Peygamberi övmek mümkün değilken, övgüde mübalağa etmek nasıl mümkün olsun. Belki, na’t ile, bir nebze Efendimiz’in hakkını teslim etme söz konusu edilebilirdi; o da kesbî (kazanılan, öğrenilen) şeyler ile değil, vehbî (Allah vergisi) olan şeyler ile; aklın semeresi ile değil, kalbe ve ruha bir bahşiş olan vecd ile; yani cevher (kelime) gök tezgahında işlenip verilirse şaire, hakkı teslim etme vadisinde belki şair de bir iki kırık dökük kelâm edebilirdi. Gelin görün ki na’t deryasına daldığımızda, orada şairlerin “acz”lerini itiraf etmekten başka bir söz etmediklerini görüyoruz. İşte burada şairlerin hakkını hakperestlikleri noktasında teslim edebiliriz.
Şairlerin na’tlarındaki sadece Peygamberi övmenin mümkün olmadığını ima eden beyitler, mısralar toplanmaya kalkılsa, bir ansiklopedi hacminde olacaktır sanırım; fakat bir küçük yazıda, bu içten sevgi ifadelerinden sadece birkaçına yer var: Meselâ, Yusuf Has Hacip diyor ki Kutadgu Bilig’de, Yalavaç Aleyhisselam Ogdisin Ayur isimli na’tında:

“Yagız yir yaşıl kökte erdi küsüş
Angor birdi tengri agırlık öküş”
(Kara yerde mavi gökte azizdi
Allah O’na pek çok itibar verdi)
diyor ve itibarı, yüceliği Tanrı bahşı Olana selam ediyor. Edip Ahmed-i Yüknekî, Atabetü’l-hakayık’ta “Eşit Emdi Kaç Söz Habib Fazlından” ismi ile anılan na’tında(19):
“Anıng ögdisindin tatır bu dilim
Anıng medhı bolsa şeker şehd anga”
(Övgüsünden dilim şeker bal olur
O’nun övgüsüyle tatlanır dilim)
diyor ve O’nun atmosferinde yaşamanın, O’nu soluklamanın; O’nu anmanın kendisi için bir ağız tadı, bir dil (kalp) neşesi olduğunu ilan ediyor; yani bu övgünün Övülene kattığı bir şey yok; fakat övenin kalbine, sözlerine güzellikler, tatlar katıyor. Ali Şir Nevaî de “Naat-i Resulde” ismli na’tında;
“Nevai oldı besî hâr u pest has yanglıg
Sining yolungda ise bes anga bu izz ü alâ”
(Nevai çöp gibi pek fazla zelil oldu
Senin yolunda olma izzet ve yüceliği ona kâfîdir)
kendi küçüklüğünü ilan ederek, O’nun yolunda olmayı kendine izzet olarak yeter buluyor. Divan edebiyatının sultanlarından bir sultan olan Fuzulî ise Divan’ındaki “na’tı şerif”te(20);
“Yümn-i nâ’tünden Güher olmuş Fuzuli sözleri
Ebr-i nîsandan dönen tek lü’lü-i şeh-vâra su”
(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri,
nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su damlası gibi birer inci olmuştur.)
diyerek, Peygambere sevgi ve övgü sözlerinin, bir bereket, bir neşe olduğunu; söze kendi yeteneğinin ve potansiyelinin ötesinde bir değer bahşeden; âdeta şairden yükselen övgü buharına karşı, nisan bulutlarından su damlaları değil, iri inciler yağdıran bir cömertlik iklimi olduğunu ifade ediyor. Muallim Naci ise Na’t-ı Şerif isimli na’tında(21);
“Arz-ı ta’zim eylemez mi âlemi imkân sana
Arz-ı ta’zim eyledi Allah-ı azimüşşan sana
Fazl-ı bî pâyânının bürhân-ı bî-pâyânı var
Var mı ulviyyât içinde olmayan bürhân sana
Dil esirin olduğu günden beri azadedir
Mâsivâya bağlanır mı bağlanan vicdan sana”
diyerek, Peygamberi semâvî kitapların, yani Allah’ın övdüğünü; hâl bu iken O’nu övmenin mümkün olmadığını; yüce ve kıymetli olan her şeyin O’nun yüceliğine bir delil olduğunu; O’na esir olanın gerçek hürlüğe ermiş ve yaratılış gayesine ulaşmış bir kimse olarak, artık Allah ve Elçisinden başkasına bağlanamayacağını ifade etmiştir. Na’t ikliminde, pek çok şair bambaşka dillerle biteviye bunu tekrar etmekle şereflenmiş; kendi derinlikleriyle, övgü buharlarına karşılık biricik gök incileri devşirmişlerdir.
Na’tların çağlar aşan muhtevası
Peki, gayesi mübalağa ile övme olan bir şiir, na’t, bu hedefinden 1400 yıldır yenik dönüyorsa, başından beri ne için vardı? Bu uzun ömründe nasıl bir verime (muhtevaya) ulaştı? Bu sorunun altından kalkabilecek bir cevap, sınırı olmayan bir vicdan ülkesinin kabartma haritasını çıkarabilir: Hassan b. Sabit, Kâ’b b. Züheyr, Îmam-ı Bûsirî, İbn-i Câbir, Cemâleddin-i İsfahânî, Yusuf Has Hacib, Ali Şir Nevai, Fuzûlî, Yunus, Mevlâna, Galip, Nâbi gibi kametler o haritada nasıl başları bulutlara gömülmüş yüce dağlar ise, Goethe ve Rilke de hayret ve hayranlıkla kabarmış dağlardır. Bir vicdan ülkesi ki, o dağlarının zirvelerine hikmet karları, eteklerine ümit yağmurları yağar ve vadilerindeki ırmaklar, zamanın ödevine devâ olan bilgiyi dolaşıma sokar; ekinlerini bitirir, tarhlarını sular ve göğe ağan müteşekkir dualar tamamlar yerle gök arasındaki daireyi.
Peygamberin kasidecisi, en büyük şairi mevkiine ulaşan, na’t yolunu açan şairlerden Hassan b. Sabit, kimi zaman savaş meydanında Yüce Peygamberin: “Söyle Hassan söyle, söyle ki Cebrail de seninle beraberdir” demesiyle söylüyor şiirini; bir yandan kılıçlar vuruşurken, bir yanda sözler vuruşuyor. Kimi zaman Peygamberi hicvetmiş birine cevap veriyor:
“Sen Muhammed’i hicvettin, ben de cevap verdim. Benim cevabımın Allah katında sevabı vardır.
Dengi olmadığın kişiyi mi hicvediyorsun? Sizin ikinizin şerlisi en hayırlınıza feda olsun.
Bereketli, iyi, tevhid ehli, Allah’ın en emin kulu ve ahlâkı vefakârlık olanı mı hicvediyorsun?
Siz kim, Allah’ın elçisini hicvetmek kim, sizin gibilerin övgüsü de, yergisi de değersizdir.
…….
Sen bütün ayıp ve kusurlardan berî ve noksansız yaratıldın. Sanki sen istediğin gibi yaratıldın.”(22)
Ka’b b. Züheyr, zamanının en tesirli silahıyla, şiirle Peygambere ve arkadaşlarına saldırmıştı; ağır hakaretler ve iftiralar etmiş fakat daha sonra vicdanında duyduğu gerçek onu yakasından tutup sürüklemişti. Dedikodu mezatıydı; kötü haberler geliyordu kulağına; fakat hakkında verilen ölüm cezasından korkmuyordu. Ümit sarhoşuydu; sadece bir an önce Peygamberin huzuruna çıkmak, yazdığı ateşli şiiri okumak, affa mazhar olmak istiyordu. Geldi huzura, okudu şiirini, Peygamber dinledi. Şiir klasik Arap kasideleri olan “muallaka” kasideleri gibi, kabile ile göçen sevgiliyi andı, onu götüren deveyi andı…
“Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylan gibi
Suat’ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki.
Gönlüm azat nedir bilmez bir köle gibi ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni

Suat bu işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.
Benim kaderim bu, onun aşk felsefesi

Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından
Onun için sen affet beni, sen yine de sev beni”(23)
Sonra dedikodulardan bahsetti, kendi ifadesiyle “onun gördüklerini görseydi fillerin bile titreyeceği bir makamda”, Hz. Musa’nın İlahî Ses karşısında değneğini anlatması gibi, rü’yet sebebi olmayan, boynunu kılıçların altından almayan çok şeyi anlattı; sonra açtı niyetini, gözlerini diktiği gözler ümidine cevap verdi; Ka’b, kasidesinin
“Şüphesiz ki Peygamber en keskin bir kılıçtır kılıçlarından Allah’ın
Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi”
beytine gelince, vefakâr ve rikkatli Yüce Peygamber çok duygulandı ve “bürde” denilen hırkasını şairin omzuna attı ve onun şahsında hakikati korkusuzca omuzlayan bütün şairleri taltîf etti. Aslında oraya adımını attığı anda beraat etmişti şair; ona biçilen ceza, yalana ve çirkinliğe Göğün tavrını belirtmekten ibaretti. Bu kaside sebebiyle şairin affa ve iltifata kavuşması, hem bu iltifatın daha sonraki na’tlarda atıf yapılan bir motif olmasını, hem de şairlerin Peygamberden şefaat talebinin na’t geleneğinde ölümsüzleşmesini netice vermiştir. Öyle ki, bu gelenekte şefaat arzusunu dile getirmeyen na’t yok gibidir. Sadece birkaç şairden birkaç beyit aktaralım: Bakın büyük Divan şairi Fuzûlî ne diyor.
“Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su”
(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat
çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)
“Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su”
(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış,
(ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)
Osmanlı’nın en haşmetli sultanlarından Yavuz, Allah’ın O nur madeni, kerem mahzeni Yüce Resûlünün dergahından, elinde na’tıyla değersizliğini itiraf eden bir şair Selimî olarak, meded istemektedir:
“Ey kerem-kân-ı Resûl-i Kibriyâ
Kemterindir bu Selimî pür-hatâ
Dergehinden ilticâ eder atâ
El-meded ey ma’den-i nûr-ı Hudâ”
Şairin (insanın) kendi kusurlarının aczinin ve zayıflığının bilincinde olarak Peygamberden şefaat talep etmesinin yanında, na’tler başka pek çok insanî derinliğin madeni oldu. Peygamber yaşanması mümkün olmayan bir hayatı yaşadı ve zamanla pek çoğu O’na inanmış düşmanları bile şahitlik etti buna. O’nu sevenler çılgın gibi sevdiler; yerlerinden yurtlarından, zenginliklerinden ve gerekirse canlarından olmayı; yani O’nunla birlikte veya O’nun yolunda olmayı “olmak” bildiler. Şair kelime ile, gök cevheri ile bunu tarihe nakşedendi o kadar. Şairler, türlü türlü yenilik arayışları ile bu vadide denenmemiş bir tarz, işlenmedik bir tema bırakmadılar. Sanki hepsi na’tlarını alacak ve Peygamberin huzurunda okuyacak gibi yazdılar. Na’t, pırıl pırıl bir aynanın karşında şairin (ve okuyanların) insanlığına çeki düzen vermesiydi. Peygamberin isim ve sıfatları; yaratılışın gayesi, Allah’ın sevgilisi, kıymetlisi oluşu; örnek ahlâkı, kahramanlıkları, şecaati, hiç kimseyi kırmadan yaşayışı; fizikî özellikleri, mucizeleri, diğer Peygamberden üstünlüğü…(24) En küçük ayrıntıya kadar O’na dair her şey, bir zinet taşı oluyordu na’tlarda. Na’tlar Peygamber aşkının fihristiydi âdeta.
İslâm medeniyetinin en büyük anıtlarından biri: İmam Bûsirî’nin Bürüyen Kasidesi(25) ile, na’ta dair bu kırık dökük sözlere son verebilirim:
“Peygamber ruhu alıp Peygamber vücudunu, mükemmel Peygamber olunca
O’nu sevgili edindi seve seve insan yaratan, insan ören Rabbi
Üstünlüğünde eşit ve ortak yoktu O’na kimse
Güzelliğiyse bölünmez parçalanmaz bir bütündü, ne çıkacak ne eklenecek bir şey vardı
Hıristiyanların kendilerine gelen Resûl için dediklerini dememek şartıyla
Öğ öğebildiğin kadar, yücelt yüceltebildiğince o Hak kahramanını
O’nun gerçeğine ermekte cümle âlem âciz kaldı.
Uzak âciz kaldı yakın âciz kaldı, acz çepeçevre sardı dört bir yanı
Sen ey, anlıyanlar için, bizzat varoluşunla ne büyük işaret ve mucize,
Nimetin kadrini bilenler için ne büyük nimetsin, ne büyük Tanrı armağanı.
Ne hesabı mümkün, ne kitâbı harikalarının
Ve yine de usanmaz insan bir bir anmaktan onları”

(1) Ahmet Özer, Türk Edebiyatında Naatler, Kaynak Yay., İst., 2008, s.23 (2) XVII. yüzyıl başında yaşayan Sultan I. Ahmed, görülüyor ki derin bir sevgiyle Hz. Peygamber’e bağlıydı; çünkü başında taşıyabilmek için Hz. Peygamber’in ayak izi biçiminde murassa bir sorguç (padişah başlıklarına takılan tüy veya püskül biçiminde bir süs) yaptırmış; ortasına mavi mine üzerine altın yazıyla kendisine ait bu mısraları yazdırmıştı. Bkz.: Emine Yeniterzi, Divan Şiirinde Na’t, TDV Yay., Ankara 1993, s.60. (3) Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, 3. bs., İst., 1997, s. 92-94. (4) Yeniterzi, age, s.1. Bu tanım, adı geçen eserde, İbn Manzur’un Lisânü’l Arab kitabından alıntılanmıştır. (5) Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ank., 1970, s. 969. (6) Türk Dinî Mûsikîsi’nde na’t hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.: Yılmaz Öztuna, Türk Musikîsi Ansiklopedisi, İst., 1974, C. II, s. 64 (7) Na’t hakkında daha ayrıntılı tanım ve ıstılah bilgisi için bkz. Yeniterzi, age, s. 1-3. (8) Na’t’ın beyitlerini atlama yaparak alıntıladık. Na’tın ve tercümesinin tamamı için bkz.: Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk, Dergah Yay., İst., 2010, s. 54-57. (9) Yeniterzi, age, s. 151. (10) Yeniterzi, age, s. 153. (11) Yeniterzi, age, s. 156. (12) Yeniterzi, age, s. 156. (13) Özer, age, s.195. (14) Na’tın tam metni için bkz.: Özer, age, s. 60-63. (15) Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr / Seçmeler, Haz. Şefik Can, Ötüken Yay., İst., 2000, c. II, 371-372. (16) Mevlânâ, Mesnevî-i Şerif, Aslı ve Sadeleştirilmişiyle Manzum Nahîfi Tercümesi, c. II, s. 92 (17) Burada, Hıristiyan akidesinde iddia edilen Hz. İsa’nın “eli eli lama sabaktani” (Tanrım! Tanrım! Beni neden terkettin) sitemine bir cevap da veriyor Hz. Mevlânâ. Bu cevabı, Allah ü teâlâ’nın, “Rabbin seni terketmedi, darılmadı da” hitabına; yani Kur’ân’ın da bu iddiayı reddine istinaden veriyor. Çünkü Allah (cc) kendisini seven ve kendisi tarafından sevilen elçilerini terk etmekten münezzehtir. (18) Şehy Galib’in Na’t-ı Şerifi’nin tam metni için bkz.: Özer, age, s. 269-271. (19) Edip Ahmed-i Yüknekî, Atabetü’l Hakayık, TTK, Ankara, 1992, s. 42-43. (20) Na’tın tam metni için bkz.: Özer, age, s. 88-91.
(21) Na’tın tam metni için bkz.: Özer, age, s. 342-344. (22) Yeniterzi, age, s. 6. Beyitler atlama yapılarak alıntılanmıştır. (23) Kaside-i Bürde’nin tam çeviri metni için bkz.: Sezai Karakoç, İslâm’ın Şiir Anıtlarından, Diriliş Yay., İst. 2000, s. 23-30. Beyitler atlama yapılarak alıntılanmıştır. (24) Na’tların muhtevası hakkında bkz. Yeniterzi, age, s. 91-339. (25) Kaside-i Bürde’nin tam çeviri metni için bkz.: Sezai Karakoç, İslâmın Şiir Anıtlarından, s.51-73. Beyitler atlama yapılarak alıntılanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Bir Şehrin Meczupları

Mezarlarından kalkmış ruhlar gibi şehrin sokaklarında dolaşıyorlar. Sırtlarında ayna taşları, kurnaları, hâlâ duruyorsa kitabeleri, tuğraları, lüleleri. Kimi büsbütün…