Musikar

O evi su bastı sürahi devrilince. Bu şehir zamanında o eve gitmemen gerektiğini söylemiştim. Bu şehir zamanının geçmesini bekleyemediysen sana bir isim vermemi bekleseydin hiç olmazsa. İsimsiz bir yere gitme sakın, dedim. Hiç söz dinlemiyorsun ki! Bir çağırmalık bir isim kadar sabredemedin.
O eve girerken dizlerim ıslandı. Ayaklarımı sürüye sürüye güç bela buldum mutfağı. Olacak iş mi, az kalsın boğuluyordum. Bir tüy kaçtı burnuma, hapşırmaktan yüzemedim. Aksıra tıksıra buldum o tezgâhı. Bu şehir zamanında mermer bulmak güç. Suları boşalttım kollarımla. Tek bir kıymık! Omzuma ağaç kabuğu girmiş gibi.
Bir isim kadar bekleseydin o kıymıkta boğulmayacaktın ya da benim omzuma dikiş atmayacaktı dallar. Ağaçlar yapraklarıyla sardı omzumu, tabii sen görmedin. Olman gerektiği yerde olmuyorsun ki hiç! İltihaplı bağırışlarımdan korkup evimize sığındın değil mi. Ağaçlar beni itelerken evimize doğru, anahtarlarımızı gördüm turuncu bir sivrilikte. Oradan aldım anahtarlarımızı. Koridordaydın korkudan iki büklüm, korkumdan. Bir isim verebilseydim sana bu kadar korkmayacaktın, kim bilir.
Korku acıklı bir duygu ve geçici. Geçince hafif bir bulantı ve sütsüz bir baş dönmesi bırakıyor. Korkmak için çok küçüksün sen. Henüz korkacak bir şey yok, doğrul artık, durma öyle; iki büklümken hiçbir ismi söyleyemem sana. Merhamet acıklı bir duygu ve kalıcı. En eski yanardağından kalmış dünyanın.
Sana o dala konma, dedim. Tiksinirsin, miden bulanır, kusarsın, dedim. Sakın bakma öyle günah benimmiş gibi, en az senin kadar alerjim var plastik çiçeklere benim. Evimizde ne işi var onların, ne işin var onların olduğu yerde senin! Biraz söz dinle ne olur, su ve tüyden yoruldum. Bu kadar yaramaz olma, bu kadar uçak, bu kadar tren, bu kadar yol alma. Ağaçtan bir sepete ikimiz de sığabiliriz, kahverengi kabuklarımız havaya savrulur. Senin de zaafın var havaya savrulan şeylere, biliyorum. Biliyorum; bir tüyün hafifliğinde kopacak kıyamet. Toprak, beton ve su yarılacak, birer birer düşecek tüyler. Her yarığın içine bir tüy inecek ağır çekimle.
O halat yığınından uzak dur, seni kollamaktan sıkıldım. Ben sepet diyorum sen halat diyorsun, un ufak boynundan utan. Omzumdaki tene kon, reçine kokusuna değil. Kondun mu, tamam önemli değil. Bir isim kadar bir masal anlatacağım sana, reçine kokulu. Bu şehir zamanında reçine koklamak güç.
Masallar her şeye ayrılır. Belki sen bir doğu masalına uçarsın bir gün. Bu kanatlarınla, bu gaganla, bu boynunla uçsan uçsan doğu masallarında uçarsın sen.
Biz seninle ikimiz bir sepete sığabiliriz. Sürahilerin olmadığı, suyun medeniyetin içinden akmadığı bir sepete sığabilirim ben. Büyük olanın senin için bir sakıncası var değil mi. Sen yine de güven bana, biz seninle ikimiz bir sepete sığabiliriz.
O ağaçlara dert anlatmaktan bezdim. Sana dünyanın en eski yanardağını anlatayım. Magmanın ağrılı akışında yüzen bir yaprağın hikâyesi bu. Kapat gözlerini: Dünyanın en eski yanardağının taa derinliklerinde bir yaprak yüzermiş. Gagan rengindeki magmanın üzerinde oradan oraya salınır dururmuş yaprak renginde. Bu ateş nehrinden başka bir yer görmediği için bütün dünyayı bu kadar sanıyormuş işte. Ta ki nehir ansızın durup durduğu yerde fokurdamaya başlayana kadar. Yaprak neye uğradığını şaşırmış önce, sonra alışmış kaynayan magmanın fokurtularına hatta baloncuklarıyla eğlenmiş. Ve cehennem uğultusuyla birdenbire solmuş. Çünkü derecesi ölçülemeyen bir basınçla gökyüzünde bulmuş kendini. Lavlar ona dokunmamış tabii. Lavların ucundan bir dumanın içine girmiş, oradan da döne döne bir ağaca konmuş yaprak. O gün bugündür, alev rengi bir nehir ararmış yeryüzünde. Bulamazmış tabii, soldukça solmuş senin anlayacağın. Yanardağ? Sönmüş.
Uyuyor numarası mı yapıyordun. Hayır, adı yokmuş yanardağın, yokmuş adı yaprağın. Sorma! Vallahi billahi döneceğim o eve, dönüp bulacağım o ağacı. Al diyeceğim al bu kaknüsü, çok yaramaz. Al onu… Al onu… Al onu akbabalara ver diyeceğim.
Bağırma öyle deli gibi, korkma bu eve bir yanardağın girmesine izin vermeyeceğim. Sen sen ol, arama başkasını; dışarısı yanardağ kaynıyor, her birinin tepesine bir akbaba tünemiş. Tek tek koruyacağım tüylerini lavlardan, kendi gözümü böyle korumam.
Ağaç kabuğunun olduğu yere, oraya yasla başını. Sana ne desem büyüyor. Uyuma ne olur, uyuyor numarası yap. O evi su bastı sürahi devrilince. Sanırsın ki şehir zamanında su basan ev bulmak güç. Her şey güç. Bir tek senin ismin güç.
Reçine gibi masallar çözdüm ağaçlardan, bir lambayı yarıp içini cinle doldurdum. Ovuşturup çıkarınca cini bir isim diledim, öyle bir isim, öyle bir isim ki, dedim, tozu dumana katarak kaçtı lambasına cin.
Çocukluğumu sesine harcadım, tüylerine gömdüm gençliğimi.
Sirk sirk gezdim hokkabazları, kütüphaneleri çürüttüm. İpe dizdim şiirleri, bütün şarkıları içtim. Raf raf sözlükler devirdim aşağı, lügat lügat ismini aradım.
Ağaçları söktüm kökünden, toprakları kaydırdım oradan oraya. İçini kazıdım mağaraların, bir yanardağın ziyaretine gittim.
Bir bir çözdüm boynuna asılan efsaneleri, dünyaya gerçekliğini okudum.
Ne yaptıysam yaptım bir isim kadar olamadım işte. Olsam seni çağırırdım.
Çağırmak hakkında düşündün mü hiç. Çağrılsaydın büyüyecekti sesin, seni çağırmadıkça sesim küçülüyor. Ben yanardağım, bizatihi kendisi, seni nasıl müsemma kılayım.
Numaran bitti mi?
Bir isim kadar ızdırabım, bir yanardağ kadar. Günün birinde sana bir isim bulsam dahi söyleyemeye sesim kalmayacak. Oysa seni yalnızca bir kere çağıracaktım ben.
Bundan öte uykun büyütsün sesini.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Harusi

Harusi, Swahilice “düğün” demek. Tanzanya’da bir ayımız bile dolmamışken bir harusiye davet edilmek hoş bir sürpriz benim için.…