Asghar Farhadi Güzel Şehir ve Çarşamba Suri filmleriyle Ali Hatemi’den sonra yerli İran halk tabanından en fazla ilgi gören yönetmen. O da Ali Hatemi gibi yurt dışı festivallerini kale almadan başta sokakta, çarşıda çalışan halk, sonrasında memleketinin aydınları için film yapmayı hedeflemiş. Ali Hatemi’den ayrılan en büyük yönüyse siyasi konulara değil de günlük, ailevi hikâyelere yönelmesi. Filmleri günlük hayattan kopup gelen konuları ele almasına rağmen Kiarostami, Panahi, Majid Majidi gibi minimalist diyebileceğimiz yönetmenlerin aksine dramatik olaya ve hikâyeye ağırlık vererek neredeyse bir Holywood filmi gerilimini yakalıyor. Yine minimalizmden ayrılan bir diğer yönü sıradan, tecrübesiz oyuncular yerine profesyonel oyuncularla çalışması ve bugüne kadar İran sinemasında yaygın olan oyuncudan oyun alabilme becerisini neredeyse doruğa çıkarması. Bu başarısını özellikle çocuk oyuncuların rollerinde görmek mümkün. Bir zamanlar İran sinemasının en iyi senaristleri sıralandığında Kambozia Partovi akla gelirken, şimdilerde Asghar Farhadi’nin gelmesi haksız bir teveccüh değil. Diyaloglarında, karakter yaratmadaki becerisinde, kendinizi filmin içinde hissetmeniz ya da dışarı çıktığınızda gördüğünüz bir insanı filmin karakterlerinden biri ile özdeşleştirmeniz ihtimal dahilinde. Hikâyede var ettiği gerilim benim açımdan aşırı ve koyu renkli addedilse de belli ki bu modern hayatın yorgunluğu altında ezilen seyirci için bir ferahlama, kendini unutma durağı. Ne denilebilir ki; en azından Hollywood sineması yerine kendimizi ışık tutan bir aynaya bakıyor olmamız bize güven verdiği için bu eksikliğin üstü şimdilik örtülebilir.
Ali Hatemi’nin Anne filmini izleyenler var mı bilmiyorum. Ali Hatemi tam bir İran ülkesi sevdalısı olduğu için her filminde ülkesinin farklı bir yarasına işaret etmekle sürekli yerli kalabilmiş, doğru anlaşılabilmiş bir yönetmen. Anne filmi kendi “İran sevdasının” diğer eserlerine göre çok daha fazla simgesel olarak yer aldığı bir film. Muhtemelen bu yüzden en az doğru anlaşılabilmiş bir filmidir diyebilirim. Filmde, koskoca evde bir başına yaşayan anne dakik olarak İran’ı sembolize etmektedir. İki oğlu ve bir kızı evlenip gitmişlerdir. Bundan başka alegoriler de vardır filmde: Oğullardan bir tanesi ideallerinin peşinde, edebiyatla bağı sağlam bir aydın; diğeri gayri meşru olmasa da pis işlerden paralar kazanıp zenginleşen şişman, çirkin bir oğul. Kazandığı paralar dahi karısının yurt dışı turistik gezi harcamalarını karşılayamamakta, bu yüzden mutsuz bir evlilik yaşamaktadır. Akbar Abdi’nin muhteşem oyunculuğu ile dikkati çeken, deli rolündeki başka bir kardeşleri de vardır. Kız kardeşleri başka bir şehre taşınmıştır. Zengin ve şişman abisinin evliliklerine rızasızlığından kaynaklanan bir husumet vardır. Anne yani “İran” ölmek üzeredir. Bu yüzden son gününde bütün çocuklarını bir arada görmek istemekte, akşam yemeğini birlikte yemek istemektedir. Bütün çocuklar bir şekilde gelir. Çocukların kavgası, durumu yeni İran neslinin durumudur. Özellikle de deli olan kardeşleri gelecek neslin yitirilmişliğine işaret eder. Bu arada bir üvey kardeşleri çıkagelir. Babası savaş döneminde, İran’ın güney bölgesinden ikinci bir evlilik yapmıştır. Bu sadece annesinin bilgisindedir. Bu zenci, Arap kardeş düşman olan iki oğulu bir şekilde barıştırır. Anne ölür. Kısa bir süreliğine de olsa aile bir arada olur. Hatalar ve kusurlar gün yüzüne çıkmıştır. Ancak bunlar telafi edilecek midir bilinmez.
Asghar Farhadi’nin Berlin’de Altın Ayı ödülü alan Nadir’in Simin’den Ayrılışı filminin baş rolü için Ali Hatemi’nin kızı, Leyla Hatemi’yi seçmesi bir rastlantı değil. Filmde anne ölmüştür. Baba parkinson hastası olduğu için kendine bakabilecek güçte değildir. İngilizce öğretmeni Simin kendisi ve kızı için İran’da yaşamayı zul görmekte ve Kanada’ya gitmek istemektedir. Ancak Nadir babasına bakmayı tercih ettiği için Simin boşanmayı talep eder. Baba için tutulan kadın dindar ve aşağı tabakadandır. Hamile olduğu göze çarpmaz. Eşi, bir işte dikiş tutturamayan borçlu bir ayakkabıcıdır. Nadir bir gün eve erken gelip babasını yatar vaziyette görünce sinirlenir. Yanlış bir anlamadan dolayı bakıcı kadını para çalma suçuyla itham ederek kapı dışarı eder. Kadın bunu gururuna yediremez. Geri gelip hakkını talep ettiğinde Nadir onu iter. Kadın çocuğunu düşürür. İki aile arasında dava süreci başlar. Nadir en sonunda diyet ödemeyi kabul eder. Dindar kadın çocuğu daha önce de düşürmüş olabileceği şüphesiyle bu paranın haram olabileceğini düşünerek parayı almaz. Kocası çıldırır. Nadir de kadının hamile olduğunu bilmediğini söyleyerek yalan söylemiştir. Bütün bu süreç Simin ile Nadir’in kızlarının gözünden anlatılır. Anne babalarının kavga sürecinde arada yiten, erken büyümek zorunda kalmış genç nesli simgeleyen küçük kız. Babasını da annesini de çok sevmesine rağmen eleştirir bir duruma gelir. Film anne babanın boşanma sahnesiyle başlarken aynı yere dönmüştür. Kızlarının kimin yanında kalmak isteyeceğine karar vermesi gerekmektedir. Simin ve Nadir mahkeme koridorunda aralarında bir kapı olacak şekilde karşılıklı otururlarken, kızlarının cevabını beklemektedirler. Ama o cevap hiç gelmeyecektir. Çünkü aslında bu süreçte kızları kendilerinden ayrılmıştır.
Asghar Farhadi klasik ödül avcısı İranlı yönetmenler yerine ülkesinin şerefini koruyarak her kesimdeki insanın çelişkilerini, güzellikleriyle birlikte göstererek tam anlamıyla bir İran toplumu prototibi çizer. Kader dışında neredeyse hiç kimseyi suçlamaz. Değer biçtiği ve önemsediği şey ise sevgi ve dürüstlük çerçevesinden bakarak -dindar olsun olmasın- yeni neslin geleceği açısından birlikte yaşabilme ihtimalini bir daha düşünmek…