O Ruh Kanatlarını Üstümde Çırptı

Üstü iri çivilerle süslü büyük kapının kanatlarını bütün gücümle ittiğimde etrafa boğuk bir gıcırtı yayıldı. İçerisi öyle karanlıktı ki gözlerimi kocaman açmak zorunda kaldım. Korktum, ayaklarım geri geri gitti. Fakat daralan sokaklar beni içeri girmeye zorladı.
Güneş vurduğunda gölgelerinin her biri panik içinde geriye çekilen onlarca kapı… Döndüğünüz her yönde kesiyorlar yolunuzu. Önünüzde, arkanızda, sağınızda, solunuzda. Duvarlara asılmış, biri diğerine benzemeyen ve tokmakları mor kristalden. Girdiğim kapı kapandığında paslı anahtarlara bağlı renk renk çaputlar eski bir duvar saatinin sarkacı gibi sallanıyordu.


Tuğladandı duvarları. Işık, tavandan sarkıtılan bir iple açılan tahta pencereden içeriye giriyordu. Toprak zemin ve ağaçlardan kazınan talaşın kokusu birleşip etraftaki mistik havayı tamamlıyor, kaynağı belli olmayan bir melodi dükkâna yayılıyordu. Bilemediğim işaretler vardı kapıların üstünde.
“Merhaba” diye seslendim. Hasır paravanın arkasından kalın kaşlı, gür sakallı bir adam çıktı. Uzun boylu ve heybetliydi. Ak düşen saçlarını el örgüsü bir takkeyle örtmüş, üstüne bol gelen bir gömlek, kahverengi yün pantolon giyinmişti. Büyük bir halkaya geçirilmiş irili ufaklı anahtarlar sallanıyordu elinde, bir kapıyı henüz kilitlemiş gibi.
“Dükkânı gezebilir miyim?” diye sordum. Cevap verip vermediğini hatırlamıyorum, ama eliyle buyrun der gibi bir işaret yaptı. Adamın yüzüne baktım. Gözleri korku doluydu. Alnı geniş ve endişeli. Daha ilk görüşte, demir döverken görmediğim ama demirci olduğunu bildiğim, atölyesinde çalışırken görmediğim ama kuyumcu ustası olduğunu bildiğim insanlara olduğu gibi, saygı duydum bu yaşlı adama.
İçeride üç basamakla inilen ikinci bir oda daha vardı. Marangozluk malzemeleriyle dolu bu odadaki tezgâhların üstünde göz kamaştırıcı parlaklıkta kapı tokmakları ve paslı anahtarlar dizilmişti… Raflarda renkli topaçlar, kuklalar, sapanlar, boyasız tahta arabalar vardı üstleri tozlu. Tezgâhların altına beyaz boyayla adresler yazılmış sandıklar, bavullar itinayla sıralanmıştı. Seyahate çıkmadan önce eşyaların teslim edildiği bir emanet odası gibiydi. Ben her ayrıntıyı incelerken yerden esen rüzgârla yüzbinlerce sarı toz, ışığın gücünü de arkasına alarak havalanıp siyah ceketime yapıştı.
Ürpermiştim. Basamakları hızla çıkıp girişteki odaya geri döndüm. Tavandaki pencere kapatılmış, nereden geldiğini çözemediğim safran sarısı bir ışık etrafı aydınlatıyordu. İçerideyken ortada hiç gözükmeyen yaşlı adam, oturduğu masanın arkasından işini bırakıp başını kaldırdı ve gülümseyerek yüzüme baktı. Ağaç, müzik ve ihtiyar… Gereksiz yere heyecanlanmıştım.
İyi akşamlar dileyip çıkmak üzereyken ışığın geldiği yeri gördüm. Kapılardan birinin kenarıyla, asılı olduğu duvarın arasındaki bir santimlik boşluktan geliyordu ışık. Kafeslere hapsedilmiş her biri diğerinden farklı onlarca kuş resminin yer aldığı bu kapı, dükkândaki kapıların en güzeliydi! O kapıya büyücülerin kitaplarındaki resimler gibi bir hikâye oyulmuştu.
Sebebini bilemediğim bir güç beni ayaklarımdan toprağa çiviledi. Kuyrukları ve gagaları özenle işlenmiş, bakışlarında farklı ifadeler olan kuşlar. Göğüslerine sarı pirinçten minicik oklar saplanmıştı. Oklardan bir tanesi en üstteki kuşun sağ şakağına isabet etmiş. Kafesi paramparça olmuş, gözleri faltaşı gibi açılan kuş kaskatı kesilmiş yatıyordu.


Bir hafta sonra kapı, salonumun duvarına yerleştirildi. Mimar evden ayrıldığında kapının damarlarına hapsolan yeryüzünün en saf kokusu odaya yayıldı. Oymalarındaki kanlı tozlar uçuştu ve odadaki eşyalara kondu. Kuşların gölgesi ikindi güneşiyle birlikte duvarlara yansıdı. Başları acı çekiyor gibi sağa ve sola düşmüş kuş gölgeleri. Yerlere kadar uzanan kanatları birbirine karışmış. Sivri tırnaklarıyla duvarları tırmalayan beyaz renkli kuşlar her yerdeydi.
Odada anahtar sesleri yankılanıyordu. Kapının arkasından iniltiler yükseliyor, ben ise olduğum yerde tir tir titriyordum. Yanılıp yanılmadığımı anlamak için kulak kabarttım. Sesler bir süre kesilir gibi olmuş, sonra yine başlamıştı. Yakından dinlemek için yaklaştığımda ayağım halıya takıldı. Sendeleyip yere düştüm. Gıcırtılar yükselmiş, kafesler çatlayıp kırılmıştı. Kuşların etrafımı saran ruhları, bir anda acıyla kıvranan bedenleriyle birleşti ve odayı doldurdu. Kanatların gölgesi her yerdeydi.
Şakağından vurulan kuşa baktım, kapıyı açıp ruhunu özgür bırakmıştı. Kanatlarının ucu gerilmiş, başı geriye düşmüş, gözümün önünde kıvranıp duruyordu. Görüntüsü korkunçtu. Kanat sesleri dışında hiçbir ses çıkmıyordu. Bir ara gözleri hafifçe aralanır gibi oldu. Gagasını açtı bir şey söylemek ister gibi. Korkak bir ruhtu onunkisi. Söylemek istediğini söyleyemeden uçup gitti.
Kapının pütürlü yüzeyinde gezdirdim elimi günlerce, gölgelerini aradım durdum odanın duvarlarında.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Kanun Namına

Sosyo-ekonomik şartların spesifikliğine karşın Türk sinemasında noir stili (kara film) kimi filmlerin dokusuna sinmiş durumdadır. Sinemacılar Kuşağından, Türk…