Yıl 1831. New York sokakları sisli ve karanlık. Kar, şehrin öfkesini dindirmek için yağıyor ama nafile. Nal sesleri, kadın kahkahaları ortasında eriyor. Herkes ekmeğinin peşinde, dönecek bir köşe arıyor. Büyük umutlar ve amansız krizler arasında gidip gelen bir ülke. Düzen yok. Kaldırımlara çöken sis dağılacak gibi değil. Kimse kimseyi görmüyor. Küçük ve kirli bir pansiyon odasında, kıvrılmış yatıyor genç adam. Yorganı tepesine kadar çekmiş. Ateşten yanıyor. Kulaklarında sağır eden bir uğultu. Ne ilaç alacak parası, ne yardım edecek bir dostu var. Tam bir baş belası.
Patlayan şimşekler odayı aydınlatıyor. Yerde açık duran bir bavul. Eşyalar ortalıkta. Saldalyeye fırlatılmış askeri palto ıslak. O paltoya ömür boyu sarılacaktı. Şimdilik yepyeni ve parlak. Bavuldan düşmüş kitaplar haşat vaziyette: Buruşuk ve lekeli. Rüzgârın şiddetiyle açılıyor pencere. Soğuk rüzgâr, sayfaları çeviriyor hızla. Bir şimşek daha! “Timurlenk” adında bir şiir kitabı. Yazan Bostonlu. Yayın yılı 1827. “Ya fethedeceğim ya da öleceğim; ya başaracağım ya kendimi rezil edeceğim,” diyor genç adam bu yıllarda. Bir şimşek daha! Yorganın altında hiç kıpırdamıyor. “El Araf, Timurlenk ve Küçük Şiirler” bir başka kitabın adı. Yayın yılı 1829. Açık pencereden kar yağıyor odaya. Beyaz taneler komidinin üzerinde duran iki farklı resmi ıslatıyor: Elizabeth ve Frances. Edgar’ın ölü anneleri. Birini üç yaşında, diğerini geçen yıl kaybetti. Elizabeth, gözlerinin önünde erimişti. Frances’in cenazesine yetişemedi. Mezarıyla karşılaşınca bayıldı. Onu arabaya zar zor taşıdılar.
Fırlayarak kalkıyor yatağından. Bir kâbus görmüş olmalı. Kan çanağı gözlerini güçlükle aralıyor. Dişleri titriyor ateşten. Yorganına iyice sarılıyor. Kulağından akan kan yastığına bulaşmış. Sendeleyerek yürüyor masaya. Cılız bir mum ışığı hasta yüzünü aydınlatıyor. Loş ışıkta yazmaya başlıyor; “Hiç param yok – Arkadaşım da. Bu yataktan hiç çıkamayacağım. Kulağımdan kan boşalıyor. Bana biraz para gönder ve sana söylediklerimi unut.” Üvey babası bu mektubu cevaplamasa da buruşturup atmıyor. Aradan iki yıl geçmesine rağmen, sakladığı mektuba şöyle bir not düşüyor: Kara kalpli ve nankör!
Yıl 1815. “Baba, bana bir şey söyle: Denizleri aşarken hiç korkmadığımı söyle bana.” Küçük bir gemide, okyanusun ortasındaki çocuk Poe, ilk kez korkusuyla yüzleşmiş, üvey babası John Allan’dan bu korkuyu yatıştırmasını beklemişti. John, oğlunun korkusunu yatıştırmadı. Tam tersine körükledi.
Poe, hasta yatağından kalktı ve iyileşti. Dünyadan korkmaya devam ediyordu ama ona meydan okuyacaktı. Hâlâ parası ve arkadaşı yoktu, başarılı olma hırsı onu ayakta tutuyordu. Doğduğundan beri talihsizlik peşini bırakmamış, istediği hiçbir şeye ulaşamamıştı. Baudelaire, onu “Şanssız!” diye tanımlarken ne kadar da haklıydı. Kovulmaya alışıktı Edgar. Bu ne ilk, ne de son olacaktı. Ateşler içinde kıvranırken bir şeye kesin karar vermişti: Yazmak. Birileri onun yazarlık yeteneğini övünce, göğsünün yelkenli bir gemi gibi kabarması bu yüzden.
Edgar, hevesle gittiği West Point Askeri Okulu’ndan isteyerek kovulmuştu. Kimine göre üvey baba John Allan okul masraflarını karşılamaktan vazgeçmiş, kimine göre Poe okumak fikrinden caymıştı. Ne olursa olsun! New York’un kötü bir pansiyon odasında hastalıktan kıvranan 22 yaşındaki Poe, askeri okuldan ayrıldığına pişman değildi. Aklı yeni çıkacak şiir kitabıyla meşguldü. Okuldan uzaklaştırılmadan önce arkadaşlarından kitabı için para toplamayı ihmal etmemiş, gördüğü destek hoşuna gitmişti. Kitabını West Point Akademisi Öğrencileri’ne ithaf etmeyi düşünüyordu. Üç şiir kitabı da başarıya ulaşmamıştı. Şiirlerini “çocuksu ve zayıf” gören bir takım eleştiriler almanın yanında, üç ayrı şiir kitabı yayınlamak o günün şartlarında başarı sayılıyordu. Her ne kadar basım parası kendi cebinden çıkmış olsa da.
Yıl 1833. Poe’nun önünde beyaz bir sayfa var. Kamış kalemini mürekkebe yavaşça batırıyor. Onu gören biri, bir daha asla yazamayacağını düşünür, o kadar tedirgin. Ama yüzü birden aydınlanıyor. Sağ eli satırlar arasında hızla gidip gelirken yüzünde çocuksu bir gülümseme, şeytani bir öfke var. Başkalarının kitabını eleştirmek ona zevk veriyor. İnce alaylarla süslediği, yerin dibine soktuğu eleştirileriyle dünyadan hırsını alıyor. Yazıları dikkatleri üstüne çekerken, düşmanlarının sayısı her geçen gün artıyor. Kaç dostunu bu eleştiriler sayesinde düşman yapmayı başardı. O yazdıkça “Ayyaş!” sesleri yükseliyor etrafından. Düşmanları bu kelimeye sığınıyor, Edgar da onlara bol bol fırsat veriyor.
İnsan doğasındaki kötülüğü keşfetmesi zor olmadı. Sadece karanlık yanımızı ortaya çıkarmakla kalmadı, onunla alay etmeyi de başardı. İnsani kusurları, aptallıkları öykülerinin merkezine alıyordu. Kendisiyle de, insanlarla da dalga geçiyordu. Yine de örtülü bir adalet arayışı içindeydi. Adaleti bulamadıkça, hayalgücü sınırlarını iyice genişletti. Aya gidiyor, okyanusları balonla geçiyor, gizli defineler bulup, yamyamlarla savaşıyordu. Şiirsel diliyle insanlara meydan okuyor, bilimden ve matematikten de yararlanıyordu. Üniversiteyi yarım bırakan, askeri okuldan atılan, üvey babasıyla iplerini koparan Poe bu dünyadan ümidini kesmişti. Sevdiği kadınla evlense bile, fakirlik onları mahvediyordu. Usher Evi’nin Çöküşü, Morgue Sokağı Cinayeti, Kara Kedi ve Gammaz Yürek bu dönemde yazıldı.
Bir katilin ruh hâlini anlatırken ne polislere, ne dedektiflere ihtiyaç duyuyordu. Cinayet anını tüm deliliğiyle gözler önüne seriyor, hastalıklı takıntıları ince ince işlemeyi seviyordu. Okuyucunun yüzünü güldürmektense kaşlarını çatmasını seviyordu.
Poe, artık kendi cebinden para harcamaması gerektiğini öğrendi. Şimdi para kazanma vakti. New York’u terk ederek Baltimore’daki öz ailesine sığındı. Buna ne kadar aile denebilirse! Hastalıktan ölen abisi Henry, halası Maria Clemm ve kuzeni Virginia. Bir yandan halkın nabzına şerbet döken kısa hikâyeler kaleme alırken, bir yandan da marangozluk ve duvar işçiliği yapıyor. Yerel bir dergi, şiir ve hikâye yarışması düzenliyor bu esnada. Poe’nun her iki dalda da gözü var. Toplam ödül 75 dolar. 80 dolarlık borcunu ödülle kapatmalı. “Şişede Bulunan Not” öykü ödülünü kazanınca memnun olmuyor. Şiir dalında şike yapıldığına inanıyor. Yine de şiir yazmaya uzun bir süre ara veriyor.
1837, 1838 ve 1844. Yıllar ne kadar da çabuk geçiyor. Onu bazen Baltimore’da, bazen Richmond, bazen New York, bazen de Philedalphia’da görebilirsiniz. Yanında solgun yüzlü genç bir kadın, erkeksi bir kayınvalideyle gezmediği yer kalmadı. Maria Clemm de Edgar kadar meşhur olmuştu. Onu alkolden koruyabilmek için geceleri takip ediyor, bar köşelerinde bekliyordu. Clemm, Poe’nun alışkanlığını dizginleyen tek kişiydi. Yine de yeterli olamıyordu. Virginia’nın iyice hastalandığı son dönemlerde Poe, karısının kucağına kocaman bir kedi verip ellerini tutuyor, annesi de ayaklarına sarılarak kızını ısıtmaya çalışıyordu. Sürekli taşınıyorlardı. Poe, önüne çıkan en ufak bir fırsatı bile değerlendirmek istiyor, alkol düşkünlüğü, ukalalığı ve hırsı başarılı olmasını engelliyordu. Oysa Julianna Street Kilisesi’nde şiir üzerine verdiği ilk dersinde yüzlerce insan içeriye sığmamıştı. Bunun gibi daha birçok dersler verdi. Cılız bir okuyucu kitlesinin, saygın entellektüellerin ve akademik camianın ilgisi üzerindeydi. Bu ilgiyi hızla tüketti. Boston Eğitim Salonu’nda bir konferansa davet edilmiş, kendisinden uzun bir konuşma yapması ve o gece adına bir şiir yazması istenmişti. Poe ne mi yaptı? Konuşmasında, şiiri yazamadığı için sonu gelmez gerekçeler gösterip özür diledi, ardından da gençliğinde yazdığı el-Araf şiirini okudu ve “Bostonlular için orijinal bir şiir yazacağımız düşünülemez herhalde… O şiir Bostonlular için yeterliydi,” diyerek şimşekleri üzerine çekti. Hayatının son dönemleri skandallarla geçmişti.
1849. Edgar, karısını yıllar önce kaybetti. Sürekli büyüyen bir çığ gibi yuvarlanıyordu. Tarihler 7 Ekim’i gösterdiğinde bir hastane odasında öldü. Adını ağzına almadığı ve reddettiği tanrıdan yardım dileyerek: “Tanrım zavallı ruhuma yardım et!” dedi. Washington Üniversitesi Hastanesi’ne götürülürken bilinci kapalıydı ve yarı ölü sayılırdı. Dedikleri anlaşılmıyordu ama “Reynolds” diye bir isim sayıklıyordu. Onu son görenler New York’a giden buharlı bir gemiye bineceğini biliyorlardı. Fakat Poe, arkadaşlarından ayrıldıktan dört beş gün sonra Baltimore’da ortaya çıktı. Baltimore’a nasıl ve neden gittiği, kayıp günlerinde ne yaptığı hiçbir zaman açıklanamadı. Poe’nun yaşamı da yapıtları gibi esrarengiz ve beklenmedik bir sonla bitti.
Yıl 2012. Edgar Allan Poe bu dünyadan göçeli tam 163 yıl oldu. Hakkında iyi kötü sürekli bir şeyler söylendi. Kimi onun bir şeytan, kimileriyse deha olduğuna inandı. Bence hem şeytan hem dehaydı. Şimdi de Kuzgun filmi, Poe’nun son günlerindeki sis perdesini açmaya yelteniyor ve kayıp günlerin bilinmezliğine gerilim dolu, fantastik bir öykü döşüyor. Tıpkı Poe’nun istediği gibi hayalgücünün sınırlarını zorlayan bir kurguyla sahneleniyor. Yüzeysel gibi görünen kurgusu yanıltmasın. Esaslı okuyucuları, keşfetmesi hoş ipuçları bekliyor.
Yüzyıllardır, yazar ve okuyucu arasındaki gizli bağı kimse çözemedi. Birbirlerinin sessiz takipçileriydiler. Sınır tanımaz hayallerini aynı satırlarda buluşturdular. Film, bu esrarengiz bağın üzerine ışık tutuyor ve her iki tarafı da çetin bir sorguya tutuyor. Poe, gerilim ve dehşet öğelerini kullanmayı severdi. Çünkü onların ruha özgü olduğuna inanıyordu. Ölüm ve kan kokusu eserlerine sinmişti. Akıl almaz cinayetlerin, masum tasarlayıcısı; okuyucuların ve yazarların omuzundaki ilham olmuştu. Peki ya bir katilin de ilham perisi olursa? Kurguları peş peşe karşısına çıkıp onu kıskıvrak yakalarsa? Bunu ekranlarda görmeye hazır değildik. Anlaşılan Edgar da hazır değildi. Parçalanmış cesetleri izlerken zevk alabilir miydik?
“O hikâyeleri yazdım diye katil mi oldum?” Poe’nun öfke ve şaşkınlık dolu sorusu bir polis memuruna yöneltiliyordu. Edebiyatın o kıvrak dili bir yılan gibi zihinlerimizi zehirleyip, hayallerimizi esir mi almıştı? Biz böyle cani insanlar olamazdık. Poe, polis memuruna kızarken haklıydı. Parçalanmış cesetler karşısında midesi bulanıp başını çevirirken, zavallı çığlıklar atarken de haklıydı. Günümüze kadar gelen öyküler, düşlerden feragat edip ekranlara yansıyınca katlanılmaz oluyordu.
Katil, Kuyu ve Sarkaç öyküsünden esinlenerek işlediği cinayetinde kurban olarak Poe’nun azılı düşmanını seçer: Rufus Griswold. Bilinmeyen bir ayrıntı daha; bu ayrıntıyı biraz aralamakta yarar var: Poe’ya güttüğü kine ve yaptığı kötülüklere bakılırsa işkenceler içinde ölmeyi hak ediyordu. Edgar’a hayattayken rahat vermediği gibi öldükten sonra da kuyusunu kazmış, ölümü üzerine yazdığı makalesinde, “Birçokları şaşıracak ama çok az insan üzülecektir,” demiş, Poe’nun sarhoşluğundan ve kötü huylarından dem vurmuştu. Sonrasında da biricik mirasçısına giderek, Poe’nun edebi haklarını kendisine devrettiği yalanını uydurmuş, acılı akrabadan bir imza alarak Edgar’ın eserlerinin yasal temsilcisi olmuştu. Poe, sarkacı gördüğünde “Ben daha küçük hayal etmiştim,” diyerek çocuksu bir şaşkınlığa bürünmüş, fakat azılı düşmanının ölümüne üzülmekle kalmayıp katili bir an önce bulması için polisin yardımcısı olmuştu.
Her ne kadar film güzel bir kurguya sahip olsa da ekranlara yansıyan Poe, maalesef bir kukla gibi sırıtıyor. Önce ayyaş, sonra şair, sonra romantik aşık olarak karşımıza çıkan kişi, Poe’nun ruhundan çok uzakta. Dedektif ve kahraman rollerini de üstlenince inandırıcılığını hepten kaybetmiş. Yan karakterlerin de ruhları çalınmış. Fakat katil portresi hepsinin üzerine çıkıyor. Kurgunun merkezini oluşturan esrarengiz katil, filme de ekranlardaki Poe’ya da hayat vermiş.
İtiraf edin, kimse size kızmayacak: Kuzgun kuşundan sıkılmadınız mı hâlâ? Biz o kuşu şiirin içindeyken seviyoruz. Ekranlardan çıkıp gözlerimizi oymaya çalışırken değil. Her karede havalanan siyah kanatlar görsel bir süs olmaktan öteye gitmiyor. Bir de Poe’nun eline neşter verip insan kalbini zevkle oydurmaları absürtlüğün zirvesi olmuş. Yine de maskenin altına gizlenmiş Poe, sevdiği kadınla dans ederken gerçekten de romantikti. Küçük kara gözleri hüzünlü ve gerçekti. 19. yüzyıl atmosferinde geçen film, kıyafetleri, binaları, itfaiye arabalarıyla da nostaljik bir esinti taşıyor.
Şimdi esas soruya gelelim; peki ya katil kim? Bu soru yüzyıllardır yazarların da okuyucuların da yakasını bırakmadı. Öncülüğünü Edgar’ın üstlendiği dedektif öyküleri, Sherlock Holmes’tan Agatha Christie’nin kitaplarına kadar sızdı. Filmin bu soruya zekice bir yanıtı var. Tıpkı Poe’ya özgü deli katiller gibi şaşırtıcı bir tipleme yaratmışlar. Bu çılgın katili sevmeyecek kimse yok. İlk defa tahminimde yanılmadım. O katilin yerinde olmak isterdim. Poe’nun endişeli yüzüne bakıp “Sanatçı sanatçıya” dediğinde kahkahayı koy verdim.
Filmin, Poe’yu bir Baudelaire hassasiyetiyle yahut Borges hayranlığıyla ele almasını beklemek belki de haksızlık olur. Poe’nun acısını, karanlığını yahut sanatını inceleselerdi ortaya bambaşka bir yapıt çıkardı. Fakat bu nokta es geçilmiş. Poe’nun öykülerinden esintiler taşıyan kurgu ve katil tiplemesi senaryoya “Güzel,” demek için yeterliydi. Poe ise bu filmden pek hoşlanmayacak. Filmin, yazar ve okuyucu arasındaki o aşılmaz bağı ironik bir dille oynatacağı kesin.