Sesin geliyor gökyüzünden
Sesin yağmur surunun doruğundan
Sesin
“Pablo”
Kış gününün gri derinliklerinden
geliyor
Karıştırıyor bu eski küllüğü.
Sesin
özgürlük ve
ekmek ve
sıcaktır.
Senin sesin hançer
Senin kelamın zeytin ve hurma
Senin sükutun derya
Senin mesajın bizim uyanışımız.
Seni gördüm ben
Koşarak geçtin bu çorak tuzlu topraklardan
Gözyaşlarından çıktılar, yüzlerce, binlerce,
Ey bu dünyanın avare ruhu
N’olur, kal
Onurlu kelamın dostların şarkısı.
Seni dünyanın dertli şairi bilirim
Gamlı sesin gölge salmıştır yüreğime
Sessizliğin bizimle
bu suskun ağızlarla
Senin kelamın
unutulmuş adlarla.
Tanıyorum senin şarkını
Bu tüfek ve terane akşamında
bu engin hisarda
yıldızın kanlı cesetlerin üzerine doğuşu
Hayhuy tankının altında
ezilen sancağın hücumu
senin geçişin yalnız
bu keşmekeş zindanının izbelerinde
cehennemde bir gülün bulunması
Tanrının geçişi ateşin birlerinden.
Seni tanıyorum
Bir taşsın sen dağdan yuvarlanan
ve insanlarınla çığı peşinden sürükleyen
Kendin bir milletsin
ey dembedem zuhur eden.
Sesin sesin dağda
kaplanların öfkesi
Senin nevân
âhu sürülerinin ürküntüsü
Ve babunaların, yaseminlerin yumuşaklığı
sen “Pablo” bu yağmur dalgasında
niçin böyle kovuldun
Tanrıların göğünden?
Seni tanıyorum
sen
“Pablo Picasso”
bu deri bayrakta
bu engin sayfada
resmediyordun soytarıları
dilencileri, Tanrıları ve ayak takımını
Trablus’dan bir orospu
ve bu sirk numaraları
yaslanarak asasına
dayanmıştır pasa.
Ve şu ayyaş adam
dünya tezgahından
yönelmiş cinnete.
Güzel yüzlü bir kadın
düşmüş güzellik yüzünden
bir peçe gibi.
Söyle çalsın çalgıcılar
-gitarlar akordlu-
Söyle bu dört bir yana devrilmiş gözler
gözbebeklerinden ürkmüş bakışlar
yazısız, renksiz bu adlar
kan ağlasın
suskunluğun
yasını tutarak.
Picasso
Senin sesin yorgun
bakışların gözyaşı perdesinde kapalı.
Seni gördüm
ihtiyar ve çökkün
geçiyordun “Santiyago” sokağından
ve okuyordun orada
sağır bir adamın kulağına
o aşk şiirlerini
ve gözün ondandı, şaşkın
kımıldatsın diye başını
Görüyordun sen o başaşağı alemi.
Sen geleceği görmüştün kan revan içinde
ve girdabın derinliklerinden
bitiyordu bir el
parmakları hep öfke ve kan bayrağı.
Dünya tüm garip perdelerin gibi
şaşkınlık mezarı, cinnet hisarıydı.
Ey şiirlerinin ateşinde avare olmuş ruh
sürüklüyorsun yerimizden bizi
o aydınlığın sevdasına
bu karanlık, devasa, gamlı gecede.
Sesin geliyor gökyüzünden
yağmur duvarından.
Bu gri topraklarda, çıkar yaşayanların yüzlerini
bu karanlık günde
yağdır canındaki tüm parlak renkleri
doldur cihanı sen.
Kovulduysanız vatanınızdan
eski İspanya’dan –
“Lorka” gibi
düştüyseniz toprağa
veya aldıysanız kendi toprağınızdan kendi mezarınızı
ve dünyanın dört bir yanına -yürekte bir mezarla-
gittiyseniz
şiiriniz yükseldiyse evin dar penceresinden
duman gibi ve karıştırdıysa bu enginleri
eğer fırçanızla
bu ihtiyarın yanağına
bir yara koyduysanız
eğer tüfekle, eğer teraneyle
dönüyorsanız şimdi
dünya yine karanlık ve soğuk eskisi gibi
adamın yüreğinin ve elinin mezarı.
Çizginin bu yanında
Ehrimen durmuş
ve güneş yuvalanmış onun gözünde
ve güneş de.
Sen ey vahşi at
senin sesin gök gürleyişi
bu toprak damda
toynak darbelerinin kıvılcımıyla
yıldız yağdır
yağdır!
Nefesinle kehkeşanlar yarat
ki karartsın güneşi.