Roma’da Tespih Satıcısı

İhtiyar papaz paltosunu sırtına geçirdiği gibi kendini dışarıya attı. Uykusu kaçmış, bütün gece gözüne uyku girmemişti. Merdivenlerde durup çimenlerdeki ağaçların gölgelerine, bulutlardan sıyrılan aya baktı uzun, uzun. Toprağın kokusunu çekti içine. Bahçenin kapısını mandallayıp kiliseye doğru yürümeye başladı. Dalgındı. Çitleri aşan söğüt dalları omuzuna değdiğinde ürperdi ve aniden boynundaki tespihten sarkan bronz haçı tutup avucunda sıktı.
Kilisenin bahçesine geldiğinde fenerlerin aydınlattığı boş banklardan birine oturdu kısa bir süre. Aklı doğulu tacirlerin bugün getireceği mallardaydı. El yazmalarına, kıymetli taşlara, renkli halılara, işlemeli silahlara, tahta sandıklara dokunurken burnuna şimdiye kadar bilmediği kokular geliyordu. Türkler’in yanan evlerinden toplanan kitaplar geldiğinde de bakmaya doyamamış hatta çok beğendiği siyah ciltli bir el yazmasını satın almıştı. Altın çiceklerle süslü bu kitabın tılsımlıymış gibi görünen yazıları vardı… “Kilisedeki işlerimi erken bitirmeliyim,” dedi içinden. Bugün de çarşıya inecekti.
Seyrek sakallı, kemikli burunlu, kırk yaşlarındaki Tophaneli İsmet ile, ince yüzlü, burma bıyıklı arkadaşı Beylerbeyli Galip bir hafta önce omuzlarında tahta sandıklarıyla limana demirleyen bir Türk gemisinden indi. Önü boydan boya düğmeli, lacivert bir mintan giyinen Beylerbeyli Galip, siyah, kadife setresiyle arkadaşına göre çok daha önemli biri gibi görünüyordu. O sandıkların başında beklerken oldukça becerikli olan Tophaneli İsmet, Roma’ya gidebilecekleri bir araba aradı hemen.
İki tespih satıcısı yorucu ve uzun süren bir yolculuktan sonra Roma’da kalacakları hana vardıklarında silah tacirleri onlardan önce gelmiş, ellerinde mumlarla odalarına çıkıyorlardı… Beylerbeyli Galip handaki odasında bordo fesini ceketinin üzerine bırakıp sofunu yere serdi. Sabah namazını eda edecekti. Son derece nazik, ağırbaşlı ve namuslu bir tüccar olan bu adam İstanbul’daki en iyi tespih ustalarındandı. Çıraklıktan ustalığa yükseldiği gün ustasından izin isteyip kendi atölyesini açmıştı. Galata’da tanıştığı bir papazda görünce aklına gelmişti Hristiyan işi tespih yapmak. Beş tane onluktan oluşan taşları bir zincire bağlamak zor değildi elbet ama ucuna haç takmak çok ağrına gitmişti.
Namazını bitirince selam verip elini cebine daldırdı ve “Su Damlam!” dediği vüzera tespihini avuçladı. Şıkırtılı sesler çıkaran taşları deri sicimin üzerinde birer birer kaydırdı. Ustasının, “Çekilmeyen tespih küser,” nasihatini unutmasa da en çok sevdiği bu tespih her zaman cebindeydi. Ellerini açtı, “Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle! Amin” dedi.
Her ikisinin de Roma’ya ilk gelişleriydi. Gemide tanışmış, arkadaş olmuşlardı. Bu sabah da pazara beraber gideceklerdi. Beylerbeyli Galip uzun süren yolculuktan sonra hâlâ sallanıyormuş gibi gelen bedenini döşeğe bıraktı…
Korkudan zangır zangır titreyerek uyandığında hava aydınlanmış, yastığı, mintanı ter içinde kalmıştı. Yüzü bembeyazdı. Üç defa soluna ‘Tü. Tü. Tü.” yaptı. “Korkunç bir rüya gördüm.” diye seslendi arkadaşına.
– Gökyüzünden iri bir el sarkıyordu, kavi, sedef renginde. O el büyük taneli bir necef tespihi yeryüzüne sarkıtmıştı. İki adam vardı ucundan tutan. Biri çıplak, diğeri siyah elbiseli. Sağlam vücutlu, beyaz tenli, elbisesiz adam yalvaran gözlerle sıkı sıkıya tespihe yapışmış, yukarıya çekilmeyi bekliyordu. Siyah elbiseli, adam ise iri gözleriyle kendinden emin… Ay alabildiğine parlaktı. Ben o sıra bir söğüt ağacının altında, ellerimi açmış Allah’a dua ediyorum. Sonra aniden gök gürledi, rüzgâr dört bir yana esmeye, bulutlar dalgalanmaya başladı. Gökyüzünde kıyamet! Tespihi sarkıtan el titriyor, şimşekler çakıyordu. Birden yeryüzü güçlü bir sarsıntıyla sallandı ve toprak ayaklarımın altında çalkalandı… Siyah elbiseli adamın gücü tükenmiş ince parmakları birer birer tespihten kayıyordu. Beden elbisesinden sıyrıldı, avuçlarımın arasına düştü… Sıyrılan ruhu, ellerimde çırılçıplak görünce feryat etmeye başladım! Bütün enerjim uçup gitmişti. Çığlık bile atamadım!


Güneş doğmuş, kilisenin çatısındaki kuşların sesi içeriye doluyordu. Papaz sunağın önünde kıpırdamadan saatlerce dua etmişti. Çanlar çalmaya başlayınca ayağa kalktı. Omuzu mermere çarptı ve kâsedeki kutsal su çalkalandı, sonra döne döne durdu. Düşmemek için tutunduğu İsa’nın ayağı soğuktu…
İki müslüman tespih satıcısı Roma’nın puslu sokaklarından ürkek adımlarla St. Pietro meydanına doğru yürüdüler. Dalgalanan kalabalığın arasında tezgâhlarını açacakları bir yer aradılar. Pazar yeri kilisenin yakınındaydı. Tophaneli İsmet ile Beylerbeyli Galip birbirlerini duymasalar da “Allahım, günah getiren yeminden, zarar veren ticaretten sana sığınırım,” diye dua ettiler. Aynı anda!
İki arkadaş, tahta sandıktan çıkardıkları sedef kakmalı, gümüş işlemeli kutuları kırmızı atlas serdikleri tezgâha itinayla yerleştirdiler. Duvara altın varaklı uzunca bir ayna dayadılar, müşteriler aldıkları tespihleri boyunlarında rahatça görebilsinler diye.
İhtiyar papaz vazifesini bitirip kilisenin merdivenlerinden ikişer ikişer indiğinde çatılardaki güvercinler havalandı… Böyle günlerde kendini bir çocuk gibi hissediyordu. Pelerininin etekleri yerlerde, pazarın kurulduğu meydana doğru koşar adımlarla yürüdü.
Tophaneli İsmet ayakta durmuş, uçlarından haç sallanan çeşit çeşit tespihleri elindeki pamuklu bezle parlatıp tezgâha diziyordu. Roma’lı tüccarlar, asiller, güzel giysili kadınlar birer birer yaklaştı. Herkesin yüzünde bir beğeni ifadesi vardı. Beylerbeyli Galip tezgâhın yanındaki tabureye oturmuş, ses etmeden gelene gidene bakıyor, tesbih ve senâ sözleri mırıldanıyordu. Arkadaşı ise kendinden ve ustalığından emin, uçlarından haç sarkan tespihleri kalın parmaklarıyla gelenlere doğru uzattı.
İhtiyar papaz tezgâha yaklaştığında kendinden geçmiş olduğu yerde donakalmıştı. Yıldızlı kristaller, yosunlu zümrütler, kanlı yakutlar, büyülü sedefler, güneş hırsızı narçılar, ateşli zebercetler, ağaç kusmuğu kehribarlar ve gümüşle örülü mercanlar; hepsi ama hepsi zincire hapsedilmiş uysal köleler… Gözleri birden tuhaf bir biçimde büyüdü. Tezgâhın arkasında oturan, dilini bilmediği adamın elindeki müslüman işi tespihi yakından görebilmek için elini uzattı. Beylerbeyli Galip bu şaşkın bakışlı adamın ne istediğini anlamıştı. Usulca taburesinden kalkıp püskülü esans kokan tespihini papaza doğru uzattı.
Taşları avucunda okşar gibi tuttu ihtiyar adam. Sonra sağ eliyle aynaya doğru uzatıp topaz tespihin tanelerindeki gökyüzüne, derin denize, coşkulu dalgalara baktı. Beylerbeyli Galip gülümseyerek papazın elinden gözdesini alıp Osmanlı işi kadife sırmalı bir kutuya koyup genç papaza uzattı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

SON ŞARKI

Bulutlar geçiyor üstümden, yaşıma denk bulutlarBöyle böyle geçiyor mavi bir sevmek içimdenUcu yanmış mektup böyle değiyor geçmiş zamanımaKüheylan…

DENKLİK KORKUSU

Neye benzer beyazı alırsak bir zencinin dişindenBir diri neye benzer iskeletsizÇekilin!Diz çökecek mi peki?Bekletip durun aranızdaYıllarca inanmadanİki göz…