kırbacını denizlere vurmuş atlı
bir nehrin attığı kabuk olmakla başlar her şey
yağar upuzun sancımalarla yıldız suları alnından
gurursuz yapyaşlı ve arsız şakıyışlardır onlar
atlar mı koşumlar mı umulur bu titreyen ağaçlardan
şakaklarını yırtan bağın şeker yoksunu kör çubuğundan
kuru sapla kederini alevden bıçak
pençelerinle sök kalbimi
damarlarıma iri çiyler saldığın günlerdeki gibi
kamaştı ayın gözleri buzdan
ölüm yağdırıyor ormanlar bak kuzgun kanatlarından
körfezlerinde uyur yakut küpleri mercan gemileri yaramın
gözden uzak bile zümrüdüankam pençelerini ruhum dehlizinde salınır
dolarım saçlarıma yaşamak uğurunu ipek parmaklarından
rüzgâr sar kuş tüyü urbalarınla bu azgın yarayı tarağım altından
göklerinle buluşmana götür saf sular dokunsun
dudaklarına o simsiyah pınardan
nemli kollarında yatsın hep yalnız kutsal hayvan
inşirah mı umulur ruha bu ağaçların köksüz dalgalarından
kırbacını denizlere vurmuş atlı
dibinde avunsun gövdem bir çul dokuyup sarmala yapraklarından
kırbacını elinden düşürmüş rüzgâr
saçlarımda nedir bu beyazlar bu uğultu bu soysuz isyan
kalbimin üstünde taşların dinmeyen şakırtısı
atını sür bilmediğim o yola bomboş geliyorum
hep huşu duyduğum o patikaya
kim bilir kaç kez bakmışımdır kıyısından
üstünde öleyim zümrüt kanatlarının
rüzgâr küçük peri uzat bana sırma tellerini saçaklarından
uzat sevgilim
zifirî kuşağını
o kanyona birlikte girelim