ŞAİR VE KUR’ÂN

Şairin Kur’ân’la tanışmasının hikâyesidir bu; sözün en güzelini söylediğini iddia eden dil büyücüsüyle, “sözün en güzeli”nin karşılaşmasının. Buluşmanın yeri ve zamanı değişse de şiirin Tanrı’dan geldiğini keşfeden şair de, şiirin kaynağını kendinde ya da başka vadilerde arayan şair de Kur’ân’ın önünde eğildi. Kimisi güzel söze olan saygısıyla açıklamaya çalıştı bu tavrını, kimisi “Güzel”e olan imanıyla. Şair ve Kur’ân’ın karşı karşıya gelmesi aslında “insan”la “kutsal”ın karşı karşıya gelmesiydi. İnsanlığın sözcüsüydü şair, Allah Kelamı’yla buluşmaya giderken. Şiirlerini bir vakitler putlarla dolu Kâbe’nin duvarına asmak için yanıp tutuşurken Beyt’in gerçek sahibinin kelamıyla yüz yüze gelerek şiirinin Kâbe duvarında ne kadar iğreti durduğunu fark etti. “Doğrusu elçi nurdur!” demeden ışık düşmedi şiirinin üzerine. Kaab bin Zuheyr İslam tarihinin ilk edebiyat ödülünü aldı. Peygamber hırkası ne kadar yakıştı şairin üzerine.
İslam’la tanışmadan şiirle tanışmış bir toplumdu Araplar. Bu cümle terazinin kefelerine türdeş olmayan kelimeleri koyması nedeniyle yadırganabilirse de, cahiliye dönemi Arap kabilelerinde şiirin kutsalla olan bağından haberdar olanlar için dikkat çekicidir. Arap kabileleri için şair; soyun, şerefin, savaşın, barışın, kahramanlığın, sevincin ve acının dili olmamış mıydı hep. İçlerinden bir şair çıktığında bayram ilan edip ziyafetler verirler, olaydan haberdar olan diğer kabileler yeni şairi tebrik etmek için heyetler oluşturup komşu kabileyi ziyaret ederlerdi. Şairlerin dili keskindi. Bir evi kelimeleriyle imar edebilecekleri gibi yıkabilirlerdi de. Bu yüzden kavmin ileri gelenleri şairlerle olan ilişkilerine son derece dikkat eder, hediye ve iltifatlarıyla gönüllerini fethetmeye çalışırlardı. Şiir sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuruydu. Ebu Hilal el-Askerî’nin, Kitabu’s-Sınâateyn kitabında belirttiği gibi şiirleri olmasaydı Arapların, ne neseplerinden, ne tarihlerinden, ne geleneklerinden haberdar olunabilirdi. Şiir, Arapların ilim, hikmet ve geleneklerini koruyan derin bir hafızaydı.
Cahiliye döneminde Araplar, haram aylar dedikleri Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında savaşmazlardı. Bu dönemi ticaret ve sanat için bir fırsat mevsimi bilip mallarını ve şiirlerini sunacakları panayırlar kurarlardı. Bu panayırların en meşhurunun Taif civarındaki Ukaz olduğunu biliyoruz. Ukaz’da bir meta alışverişi yapılmıyordu yalnızca. O gizemli çarşının paha biçilmez semeresi şiirdi. Adı konmamış şiir yarışmalarında öne çıkan şiirler Mısır ketenlerine yazılarak Kâbe duvarlarına asılır, kutsalla eşdeğer tutulan bu şiirlere muallaka adı verilirdi. Bunların en meşhurları, Yedi Askı Şairleri olarak adlandırılan, İmriül Kays, Tarafe, Zuheyr, Lebîd, Amr, Antere ve Hâris’tir.
İşte Ukaz Panayırı’ndan bir sahne: Kızıl tüylü bir deve üzerinde yüz yaşını geçmiş bir şair var. Adı Kuss b. Sâide. Arapların efsanevî şair ve hatibi. Yüzlerce insanın arasına girmiş sesleniyor:
“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, ezberleyiniz.
İbret alınız.
Yaşayan ölür, ölen çürür.
Olacak neyse olur.
Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, anne ve babalarının yerine geçerler.
Derken ölüp gider herkes.
Olayların birbiri peşi sıra akar.
Kulak kesiliniz, gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var.
Yeryüzü büyük divan, gökyüzü yüksek tavan.
Yıldızlar durur, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez…”
Asırlık şair söyler de söyler. Sonunda sözü yakın zamanda gelecek bir peygambere getirir:
“Yemin ederim, yemin ederim ki, Allah katında bir din vardır, dininizden daha sevgili
Ve bir peygamberi vardır ki başınızın üstüne geldi gölgesi
Gelmesi pek yakın
Ona iman edeceklere ne mutlu
Yazıklar olsun ona muhalefet edeceklere…”
Kuss b. Sâide’yi dinleyenler arasında kendisine kısa bir süre sonra peygamberlik gelecek olan Hz. Muhammed de vardır. Ancak görklü şair bilmemektedir bunu. Sezgileriyle elçilik gelmeden önce iman ettiği Hz. Muhammed’in onu dinlediğinden habersizdir. Ömrü O’nu bir Peygamber olarak görmeye vefa etmese de, şair sezgisinin kutsalla olan bağını ilan etmiştir evrene. Hz. Peygamber de bu müjdeci şairi unutmamış, ölümünden sonra kendisi için şöyle dua etmiştir: “Ümit ederim ki yüce Allah, kıyamet gününde Kuss b. Sâide’yi ayrı bir ümmet olarak haşreder.”
İslam’la şiir, peygamberle şair arasındaki köprünün daha Hz. Muhammed’e elçilik gelmeden kurulmuş olması manidardır. Sanatla din arasındaki semavi akrabalığa işaret eden bu esrarengiz olayın üzerinde ne yazık ki yeterince durulmamıştır. Son Peygamber’in şiirin hava ve su muamelesi gördüğü bir toplumu şiirden üstün bir sözle İslam’a davet etmesi, insan sözünün zirvesi olan şiirin Allah kelamı karşısında boyun eğişini göstermekle kalmamış, şiir algısı taşıyan bir topluluğun İlahî Kelamı karşılayıp kabul etmedeki kabiliyetini de göstermiştir. Kuss bin Sâide’nin “Yazıklar olsun ona muhalefet edeceklere,” dediği inkârcılar zümresi içinde bazı şairler olsa da, şiirle yoğurulan kalplerin İslâm’a hazırlandığını söylemek pekala mümkün olup “Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil”dir. İşte Mekke’de Cehalet Devri’nin hiciv bayrağını dalgalandıran Kaab bin Zuheyr, Medine’de Hz. Peygamber’in huzurunda Kaside-i Bürde’yi okumakta, başlangıcı Arap şiir geleneği gereğince aşk mısralarıyla süslenmiş bu edebi yapıt karşısında Hz. Peygamber İslam tarihinin ilk edebiyat ödülü olan mübarek hırkasını bahşetmektedir şaire:
“Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
Suat’ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!
Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim
ve ne müstağni.
Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
tombul görünüşlü arkadansa, çizgileri bile belli.
Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı,
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.
Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular.
Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat’ın ağzındaki.
Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl
geceleri yağmur tepeleri
Ağzındaki su o yağmur suyu Suat’ın. Dişleri o beyaz kum tepeleri…”
Hz. Peygamber’e Kur’ân indiğinde müşrikler şaşkınlığa düşmüşler, karşılaştıkları bu yeni sözü bir makama yerleştirmek zorunda hissederek kendilerini, önceleri bir övgü olarak kullandıkları “şair” sıfatını Hz. Muhammed’i zemmetmek için kullanmışlardır. Yasin Suresi’nin Hz. Peygamber’e yakıştırılan bu sıfatı reddederken kullandığı ifade son derece dikkat çekicidir: “Biz O’na şiir öğretmedik. Hem bu O’na gerekli de değildir…” Burada şair sıfatı reddedilirken zemmedilmemekte, peygamberin şiire ihtiyacı olmadığı, Allah Kelamı’nın şiirle alakası olmayan bir söz olduğu vurgulanmaktadır. Nitekim ayet şu şekilde devam etmektedir: “Onun söyledikleri ancak Allah’tan gelmiş bir hatırlatma, apaçık bir Kur’ândır.” (Yâsin, 69) Bu âyetle ilgili İbn Arabî’nin şiirin anlamı örttüğü, Kur’ân’ın ise anlamı apaçık verdiğine dair tespiti zikredilebilir.
Peygamberlere verilen mucizelerin gönderildikleri toplumun kültürel ve geleneksel kodlarına uygun olduğu ilim ve hikmet ehlince vurgulanmış olup, Hz. Musa zamanında yaygın olan büyüye karşı Hz. Musa’ya kudretli asası verildiği gibi, Hz. İsa’ya yaşadığı toplumun tıp bilgilerini altüst eden, körlerin gözünü açma ve ölüleri diriltme yetisi bahşedilmiştir. Bu çerçevede Hz. Peygamber’e nazil olan Kur’ân-ı Kerîm’in ulaşılamaz belâgatı bir söz mucizesi olarak Hz. Muhammed’e bağışlanmıştır. Mümin şair Lebîd’e kalemini kırdıran bu yüce kelam müşrik şairlerin Hz. Peygamber’i “şair” diye tanımlamasına yol açmış, Hz. Muhammed’in şairliğini reddeden Kur’ân ise müşrikleri Kur’ân’ın bir benzerini oluşturmaya davet etmiştir. Kur’ân’ın bütün zamanların şairlerine yönelttiği bir meydan okumadır bu. Derece derece kolaylaştırılan bir sınav.
İlk olarak, müşriklerden Kur’ân’ın tamamına benzer bir kitap getirmeleri talep edilmiştir: “Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.” (Tûr, 34) İlâhi teklif derin bir sessizlikle karşılanınca ikinci aşamada sınav alanı biraz daha daraltılarak Kur’ân surelerine benzer on sure getirmeleri istenmiştir inkarcılardan: “Yoksa, «onu (Kur’ân’ı) kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin!” (Hûd, 13) Sessizlik sürdü ve bu kez Kur’ân’ın sadece bir suresinin benzerini getirmeleri istendi: “Yoksa, «onu (Muhammed) uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep birlikte) onun benzeri bir sure getirin!” (Yûnus, 38) Müşrikler bu çağrıyı da yanıtsız bıraktılar ve sonunda Kur’ân onları, tam olarak benzemese de kısmen kendisine benzeyen bir söz söylemeye dâvet etti: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun sûrelerinden birine (herhangi bir yönden) benzer bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan başka şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (Bakara, 23)
Yalancı Peygamber Müseylemetü’l-Kezzab’ın Kur’ân’ın birçok kelimesinin yerine başka kelimeler koymak suretiyle yaptığı komik denemeleri saymazsak şairleri dilsiz kesen bu meydan okumalardan sonra Kur’ân son noktayı koydu: “… Eğer insanlar ve cinler Kur’ân’ın bir benzerini yapmak için bir araya toplansalar hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile yine de onun gibi bir kitap meydana getiremezler” (İsra, 88)
Ancak inkarcılar yenilgiyi kabul etmeyip, bir benzerini ortaya koyamadıkları bu ilahî sözün etkisini ortadan kaldırmak için yeni yöntemler denediler. Kureyş liderlerinden Velîd İbn Mugîre Hz. Muhammed’in yanına geldiğinde peygamberimiz ona Kur’ân okumuştu. Velîd Kur’ân’dan o kadar etkilendi ki dönüşte akrabası olan Benî Mahzum kabilesine uğramış ve “Vallahi Muhammed’den az önce bir söz dinledim ki insan sözü desem değil, cin sözü desem değil, Öyle bir halâveti (tatlılığı) ve öyle bir talâveti (güzelliği) var ki sormayın. Öyle bir kelam ki üstü meyveli, altı verimli, bereketli. O muhakkak üste çıkar, üstüne çıkılmaz,” demişti onlara. Bunun üzerine Kureyşliler, “Velîd saptı, peşinden bütün Kureyş sapacaktır!” dediler. Durumdan haberdar olan Ebu Cehil, “Endişe etmeyin ben onun hakkından gelirim!” diyerek soluğu İbn Mugîrenin yanında alıp kışkırttı onu: “Velid amca, kavmin seferber olmuş, mal ve para topluyorlar!” Velîd, “Nedenmiş o diye sorunca, “Sana vermek için” diye cevap verdi. Velîd bunun sebebini sorunca Ebu Cehil, “Çünkü sen Muhammed’in yanına bir şeylere nail olmak için gidiyormuşsun,” dedi. Bunun üzerine Velîd, “Kureyş bilir ki ben onların malca en zenginiyim” diyerek köpürdü. Ebu Cehil de beklediği anın geldiğini düşünerek bir hamle daha yaptı: “O halde onun hakkında bir şey söyle de kavmin işitsin. Senin ondan hoşlanmadığını, onu inkar ettiğini anlasınlar.” Velid şöyle dedi: “Ne diyeyim bilmem! İçinizde Arap şiirini recezi ile kasidesi ile benden iyi bileniniz olmadığı gibi cin şiirlerini de benden iyi bileniniz yoktur. Onun söylediği bunlardan hiçbirine benzemiyor! Fakat Ebu Cehil ısrar ediyordu. “Onun hakkında bir şey söylemedikçe kavmin senden asla hoşnut olmaz.” Velîd kalktı ve kavmine gitti. “Siz,” dedi “Muhammed mecnundur,” diyorsunuz. Onun hiç kimseyi boğduğunu gördünüz mü? “Kahindir” diyorsunuz, hiç kehanete çalışırken gördünüz mü? “Şairdir” diyorsunuz, hiç şiirle uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? “Yalancıdır” diyorsunuz, hiçbir yalanına rastladınız mı? Muhatapları, “Hayır ama nedir öyleyse?” deyince, Velîd düşünmek için zaman istedi. Sonra da “Bu ehlinden öğrenilen cazibeli bir sihir. Bu, başka değil, herhalde bir beşer sözü!” deyiverdi. Bu söz üzerine bir alkış koptu. Alkışlayarak dağıldılar. (Hadisi el Hakim İbn Abbastan nakletmiştir) Müddessir Suresi’nin 11-25 ayetleri bu olayı anlatır:

  1. Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak,
  2. Kendisine geniş servet verdim,
  3. Göz önünde duran oğullar (verdim),
  4. Kendisine bir döşeyiş döşedim.
  5. Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor.
  6. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.
  7. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım!
  8. Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
  9. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti!
  10. Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse!
  11. Sonra baktı.
  12. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
  13. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi.
  14. “Bu (Kur’ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.”
  15. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.

Şair şiirden üstün bir söz karşısında yalana başvursa da bundan böyle yeryüzünün neresinde telif edilmiş olursa olsun, her edebî eser Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunun ispatı olacaktı. Sözün tam da burasında Hüsnü Aşk kürsüsünden Şeyh Galib’i dinlemek gerekiyor: “Söz olsa da menba’ı kerâmet / Kur’ân’a nazîre olmaz elbet (Söz olağanüstülükler kaynağı da olsa, elbette Kur’ân gibi olamaz.)” Şeyh Galib’in aynı eserin “Der Lüzum-ı Sühan / Sözün Gerekliliği” bölümündeki beyitleri Kur’ân ve şiir arasındaki bağı ne kadar zarif bir şekilde ortaya koymaktadır: “Cahiliyet devrinde, fesahat kavgası âlemi tutmuştu / Ukaz’da panayır kurulur; insanlar burada şiirlerini sunarlardı. Kılıç ile dil birbiriyle çekişir; kavga ile, irticalen şiir söyleme birbiriyle yarışırdı. / Ölümsüz ve şanı yüce Allah lütfedip dünyaya Kur’ân’ı indirdiğinde; (O kitapta) mucizevi söz söyleme özelliği ile fesahat bir araya gelip kavmin en güzel şiir söyleyenlerini dehşete sürükledi. / Allah yolunu şaşırmış o topluluğu acze düşürmek için onlara Kur’ân’ın bir benzerini söylemeleri hususunda meydan okudu. Her an diri ve mutlak kudret sahibi Allah’ın sözünün baş edilemez üstünlüğü halen de olduğu gibi devam etmekte ve yerinde durmaktadır. / Eğer şimdi söz söylemede estetik duyarlılık ve iyiyi kötüden ayırt ediş gücü kalmasa, Kur’ân’ın insanları fesahatta aciz bırakma işi anlamsızlaşır. Eğer şiir ve fesahat yok olsa, Kur’ân’ın üstünlüğü kalkar. / Eğer güzel sözden anlayan şairler bulunmasa, Allah’ın en büyük delili noksan kalırdı. / Her ne kadar Allah inanmayanları acze düşürmek için bizleri görevlendirdi ise de, bu iş için çaba göstermek hiç kudretsiz olur mu? / İşte ben de Kur’ân-ı Kerîm ile kabiliyetimi ispat edip, şiirimin delili ile hasımlarımı susturdum.”
Şeyh Galib kudretin “acz” tohumu içinde saklı olduğunu keşfetmeseydi “aşk”sız bir “hüsn” şiirin mezarı olur, “kalemin eğri büğrü ayağı çamura saplanıp kalırdı.” Fakat keşif, sözü sahibine iade etti ve kerem sahibinin cömertliğine mazhar oldu. Söyleyene değil söyletene bak, diyenleri haklı çıkartan bir lutufla bereketlendi kelam. Galib’in dili açıldı ve yeryüzünün gelmiş geçmiş bütün şairleri adına selamladı Kâbe’yi: “Makdûra ki muktedir gerekdir / Söylenmege söyletir gerekdir / Feyyâz-ı Sühan cenab-ı Hak’tır / İnsan bu atâya müstehakdır.” (Her takdir edilen şey için bir takdir eden gerektiğine göre, söz söylemek için de bir söyleten gerekir. Sözü de feyizlendiren ve bereketlendiren, yüce Tanrı’dır. Çünkü insan bu bağışı hak etmiştir.)

1 adet yorum
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar