Şairim Demek Kolay Mı

İlkokul sıralarındayken hemen herkesin karşına çıkan bir soru vardır? Büyüyünce ne olacaksın? Bu soruya verilen cevaplar arasında pek çok meslek adı duyabilirsiniz. Hele öğretmen, doktor, hâkim, polis gibi meslekler her zaman listenin başlarında parıldarlar. Popolarından ışık saçan ateş böcekleri gibi. Nedense bu meslekler çocukları mıknatıs gibi çekiyor. Hâlbuki benim seçtiğim meslek, değil ilk ona, yüze, hatta bine dahi giremez. Kimsenin umursamadığı paslı bir iş… Bu yüzden insanlara mesleğimi söylerken zorlanıyorum. Bana ne işle meşgulsünüz diye sorduklarında, karşımdakilere acıklı acıklı bakıyorum. Şairim demek kolay mı? Bu cevabı duyanlar hemen Hz. Musa’ya yol veren Nil Nehri gibi ikiye ayrılıyorlar. Bir taraftaki koca dalga: “Peki gerçekte ne iş yapıyorsunuz?” diye gürlüyor. Diğer taraf ise: “Öyle mi? Ben de şiir yazıyorum,” diye bağırıyor. Ardından tüm sesler üstüme yığılıyor. Nasıl Nil, Firavun’un üstüne abanmışsa, aynen öyle abanıyorlar. O an ben de Firavun gibi secdeye kapanıp: “Rabbim bu mesleği seçtiğim için beni affet” diye tövbe etmek istiyorum. Edemiyorum. Seviyorum ben işimi ya…
Madem seviyorsun neden mızmızlanıyorsun diyeceksiniz. Neden mi? Berbat bir şairim de ondan. Hakikaten. Benim yazmak için saatlerce uğraştığım bir mısranın benzerini gençler bir çırpıda düşünüp facebookta paylaşıyorlar. Demek ki mısralarınız sosyal paylaşım sitelerindeki kadar basit diyeceksiniz. Evet basit. İyi bir şair olmadığımı söylemiştim. Fakat ben iyi olmasa da o mısra için uzun süre emek harcıyorum; bunun bir değeri yok mu?
Karım bu sorumu duyunca: “Elbette yok” dedi. “Ben de mutfakta saatlerce uğraşıyorum fakat yine de yemeklerim ya yanık kokuyor, ya yağsız oluyor yahut da fazla tuzlu. Berbat bir aşçıyım. Sırf bu sebeple yemeğe misafir çağırmıyorum. Bunca zehri onlara yedirmeye hakkım yok,” da dedi. Onunla da bu yüzden evlendim işte. Kötü yemek yaptığı için değil tabii. Dürüst olduğu için. Acı bir dürüstlüğü var. Sonra bıyıkları, çapaklı gözleri, uzun kirli tırnakları…
Bizim çocuğumuz yok. Kedilerimiz var. Zehirli yemekler yapan cadı görünüşlü bir kadınla, şiirleri bir şeye benzemeyen “iyi şiirlere” hayran bir adamın evinde şu anlık çocuk olmasa da olabilir. Onun yerine tam sekiz tane kedimiz var. Evimiz leş gibi kedi pisliği kokuyor. Bunu ben söylemiyorum. Sanırım burnum bu kokuya karşı bağışıklık kazandı. Bunu her sabah ekmeği ve sütü getiren kapıcı söylüyor: “Lütfü ağabey, valla apartmandan şikâyet var. Komşular belediyeye haber verecez diyorlar. Çöp ev deyip kilit vururlar kapına bak. Benden söylemesi. Bizim hanım gelsin bir paklasın evi. İki ev temizliği parası alır sadece. Yeminlen diyom. Başkası girmez buraya. Gelsin mi yarın?”
Kabul etmiyorum tabii. Hem temizlese ne olacak? Bu kedileri çamaşır makinesinin içine atıp parfümlü deterjanlarla yıkayacak değil ya? Bugün temizlesin yarın o haydutlar evi eski haline çevirir. Evet, doğru duydunuz onların hepsi birer haydut; kanepemde, yatağımda, balkondaki salıncağımda yatıp bana yer vermiyorlar. Ne zaman kanepeye yaklaşsam kuyruklarını havaya dikip dişlerini gösteriyorlar. Bellerinde bir silahları eksik… Karımsa onların tarafını tutuyor. Onlar bizim kızlarımız ve oğullarımızmış. Ne şairane değil mi? Zürriyetim kuyruklu ve dört ayak üstünde ilerleyen bir türden devam ediyor.
Bazen tüm bunlardan o kadar çok sıkılıyorum ki kalkıp dünyanın öbür ucuna gitmek istiyorum. Fakat bunu yapabilecek ekonomik güce sahip değilim. Otostop çekerek bir şehirden başka şehre gidebilecek cesaretim de yok. Bu sebeple tüm gün evin içinde meşhur şairlerin kitapları ve cilt cilt sözlüklerle birlikte oturuyorum. Tüm bu matbuatı okuduğumu sanmayın. Sadece satın alıp evin odalarına dağıtıyorum. Salona üç tane, yatak odasına bir tane, çalışma odasına dört tane falan filan. Kötü şairler sadece kendi şiirlerini okurlar.
Peki ben hiç mi evden çıkmıyorum? Olur mu? Hatta bazen öyle imkânlar oluyor ki anlatamam. Mesela geçen ay farklı bir şehirde düzenlenen şiir festivaline katıldım. Tanınan bir şair olduğumu düşünmeyin. Festivali organize eden şirket, katılımcıları tamamıyla doğal yollara başvurarak belirlemişler. Organizasyon şirketinde çalışan bir delikanlı, birkaç şair arkadaşı olduğunu söyleyip listenin başına bu isimleri yazmış. Sonra o birkaç arkadaş kendi bazı şair arkadaşlarını getirip getiremeyeceklerini sormuşlar. Evet yanıtını alınca da bu davet etme işi hızlanmış. Herkes akşam çay içmeye çağırır gibi tam dört gün sürecek olan -yeme içme ve konaklamanın ücretsiz olacağı- festivale birilerini çağırmışlar. Hatta birkaç üniversite öğrencisi bu festivale katılabilmek için ortaklaşa şiirler yazıp organizasyon şirketinin kapısını çalmış. Nasıl mı yazmışlar veletler şiirleri? İnternete girip kimi ünlü twittleri alt alta koyunca ortaya upuzun dört beş şiir çıkmış. Düşünebiliyor musunuz? Benden kötüleri de var yani.
Neyse ben de bu festivali evden kaçmak için bahane bildim. Bahsedilen şehre geldiğimizde diğer şairlerle karşılaştım. Onları diğer insanlardan ayırmak hiç zor olmadı. Şairler ya gökyüzüne bakıyor ya da dalgın dalgın sigara içiyorlardı. Ben de onlara uyup şairler için moda olan bu iki hareketten birini uyguladım. Sigara içtim. Organizasyon şirketi en büyük hatayı “Bu şairler muhakkak birbirlerini tanıyorlardır” diye düşünerek yapmıştı. Katılımcıların hiçbirinde adlarının yazılı olduğu yaka kartı yoktu. Çoğu şair sadece kendini organizasyona davet eden kişileri tanıyordu. Siz hiçbir şairin başka bir şairin yanına giderek: “Merhaba tanışalım, ben şu şu kişiyim” dediğini duydunuz mu? Bu Allahın belası işle meşgul olan herkes dünyadaki her adamın kendini muhakkak tanıdığını zanneder. Sanki Tanrı ruhlar âleminde şairlerin yakalarına kırmızı karanfil takmış ve tüm insanlığa: “Bu kişileri iyi belleyin, onları tanımanız üzerinizdeki bir sorumluluktur,” demiş gibi. Poh!
Tam dört gün boyunca tanımadığım adamlarla dolaştım, panellere katıldım, yemek yedim. Hatta biriyle aynı odada uyudum. Oteldeki oda arkadaşımın adını bile öğrenemedim yani. Hadi canım o kadar da değil diyorsunuz değil mi? Maalesef o kadar! Bu geri zekâlı aynı odada kalacağımızı öğrenince beni organizasyon şirketinde çalışanlardan biri sanarak: “Umarım iyi bir program hazırlamışsınızdır, ben zor takdir eden bir şairimdir,” dedi. Ben de ona: “Neden sizi memnun edeyim, ben de katılımcı şairlerden biriyim,” deyip adımı söyledim. Fakat o ahmak sadece: “Aaaa” demekle yetindi. Beni tanımıyordu, bunu kabul edebilirim. Kendini neden tanıtmadı peki? O da ruhlar âlemindeki kırmızı karanfilli gruptandı da ondan. Herkesin ve tabii benim de onu tanıdığıma şüphesi yoktu.
Etkinliği düzenleyen zavallı belediye çalışanları dört gün boyunca bu hazımsızlarla uğraştı işte. Hepimizin ayrı ayrı kaprisleri vardı. Tek ortak özelliğimiz şiirlerimizin hiçbir halta benzemeyişiydi. Etkinlik süresince kırmızı karanfilliler olarak oflayıp pufladık. Tabii ben de mümkün olduğu kadar pürüz çıkarttım. Benim onlardan ne eksiğim var? Ben de en az onlar kadar şairim. İsterseniz size çıkan olaylardan örnekler vereyim. Yazdığı aşk şiirleri cep telefonlarında kısa mesaj olarak sık sık kullanılan Bay G, bu etkinliğe katılmamız için verilen telifi yetersiz buldu. Sonra da “Aşk şiirlerine verdiğiniz değer bu mu?” diyerek yetkililerden hesap sordu. Bay F konuşmadığı şairler neden etkinliğe çağırıldı diye olay çıkarttı. Bay L ise işi azıtıp şehrin bizzat kendisini beğenmedi. Böyle bir şehirde şiir okuduğu için utanç duyduğunu söyledi. Çünkü ona göre denizi olmayan memleketlerde şiir okumak doğru değilmiş. Bu safsataya organizasyon yetkilileri: “Hangi şehre geldiğimizi biliyordunuz neden daveti reddetmediniz” diye itiraz ettiler. Bay L, kendini şöyle savundu: “Ben şehrin sadece adını biliyorum. Benim işim kelimelerle… O şehrin coğrafi konumunu bilmek zorunda değilim. Nehirleri var mı? Denizi var mı? Dağı var mı? Bunları sizin bana bildirmeniz gerekirdi,” dedi. Sonra da bu tip festivallerin gerçek şiiri zedelediğini bağırarak anlatmaya başladı. Bunca yaygarayı da çok alakasız bir konudan bahsederek noktaladı: “Festival için bu kadar masraf edileceğine, neden kendisinin şiir kitabından iki bin tane alınıp insanlara dağıtılmıyormuş. Organizatörler şiir için gerçekten bir şey yapmak istiyorsa hemen bu yolu seçmelilermiş.”
Bunu duyan diğer şairler çılgına döndü tabii. Eğer bir şiir kitabından iki bin tane alınıp dağıtılacaksa bunun muhakkak kendi kitapları olması gerektiğini söylediler. Hatta henüz kitapları olmayan şairler bile bu tartışmaya katıldı. Eğer burada herhangi bir şairin iki bin adet kitabı dağıtılacaksa ileride kendi kitapları basıldığında onların kitaplarından da aynı miktarda dağıtılması gerektiğini iddia ettiler. Yetkililer böyle bir şeyin gündemlerinde olmadığını ne kadar söyleseler de ok yaydan çıkmıştı bir kere… Bu çekişme şiir okumalarının gerçekleşeceği ana kadar üç gün devam etti.
Üç gün sonra yeşil bir ovada toplandık. Ovanın ortasına kocaman bir platform kurulmuştu. Dört beş basamakla çıkılan bu platform şairlerden ziyade pop müzik konseri veren kıpır kıpır şarkıcılar içindi sanki. Neon ışıklar, dev hoparlörler, çeşit çeşit fon müzikleri vardı. Şairlere yetkililer en fazla iki şiir okuyabilirsiniz demelerine rağmen şairlerin her biri yanına on altı tane şiir almıştı. Programı sunması içinse özel radyolarda edebiyat programı yapan bir bayan tercih edilmişti. Bu bayan tam bir gevezeydi. Şairlerin sahneye çıkmak için sahip oldukları heyecanı bir türlü anlamıyor, lafı uzatıp duruyordu. Şiirin hayatı anlamlı kıldığından, dünyayı yaşanabilir bir hale getirdiğinden bahsettikten sonra lisede kendisinin de şiir yazdığını söylemesin mi? Sonra da onlardan örnekler okumaya kalkmasın mı? Korkunçtu…
Okumalar başladığında ise ortalık kan revan içinde kaldı. Sahneye çıkan şairler on gündür midesine bir şey girmemiş aslanlar gibi mikrofonu kapıyor; hırsla zalimce ve saatlerce şiirlerini okuyorlardı. Seyirciler şairleri değil, delirmiş bir aslanın dişleri arasında parçalanan zarif bir geyiği izliyordu. Platformdan aşağı güzelim Türkçe’nin yani bu geyiğin kanları dökülüyordu. Normalde şiir okumaları için ayrılan iki saat böylelikle altı saate çıktı. Altı saat boyunca Türkçe, şairlerin dişleri arasında çiğnendi durdu. Şiirler o kadar kötü ve sıkıcıydı ki programın sponsoru olan belediye yetkilileri sonunda uyuklamaya başladılar. Belediye başkanı ise uyumadan önce yanındaki yardımcısına: “Seneye şiir festivali düzenlemek yerine, Rusya’dan sirk getirtelim” dedi. Yardımcı hemen not defterini açıp bunu kaydetti: “Seneye şiir yok, sirk var.”
Bunu görebildim, çünkü tam olarak belediye başkanının arkasında oturuyordum. Canım sıkıldı tabii. Yani biz sirkteki hokkabazlardan daha mı az cambazlık yapıyorduk?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Bir Şehrin Meczupları

Mezarlarından kalkmış ruhlar gibi şehrin sokaklarında dolaşıyorlar. Sırtlarında ayna taşları, kurnaları, hâlâ duruyorsa kitabeleri, tuğraları, lüleleri. Kimi büsbütün…