Salvador Ali ve Oğlu Van Bogh

O hiç kitap okumadı ancak hayatı yine de değişti. Hayatı değiştiğinde yine kitap okumadı. Salvador Ali yani Halâskâr Ali Sürünizm akımının temsilcilerindendi. Henüz on yaşındayken ailesiyle beraber Avusturya’ya göç edenlerdendi. Erzurumlu Halâskâr Ali dadacı değildi ancak bir dadaştı. André Breton, Paul Éluard, Louis Aragon, Max Ernst, Pierre Roy, Andre Masson, Yves Tungay ve Joan Miró gibi şahsiyetlerin hayatlarında tecrübe edemeyecekleri bir mekânın tutkulu bir müdavimiydi. Viyana’daki Türk kahvehanelerinde; tavla, okey, elli bir, batak gibi oynadığı oyunlarla bilinç dışından, sanrı ve düşlerden yola çıkarak mutlak bir gerçekliğe ulaşmayı hiç öngörmüyordu.
Birçok Türk işçi ailesi gibi esas amaç para kazanmaktı. Türlü türlü işler yapıp para biriktirmekle uğraşıyorlar, yaz tatillerinde memleketlerine gidip zengin görünüyorlardı. Türkiye’de alamancılardı ve kandırılırlardı. Avusturya’da zamanında Viyana’yı kuşatmış Osmanlı’nın torunlarıydılar. Artık yaşamlarını dahi kuşatamıyorlardı ve bu sebeple dışlanıyorlardı.
Salvador Ali, bir gün kahvede oyun oynarken acıkıp, kahveye yakın olan eski, tek odalı ve tuvaleti dışarıda olan evine geldiğinde karısının haşlanmış fasulyeli ve yumuşak etli çorbayı henüz pişirmemesine kızıp her zamanki gibi evi darmadağın etti.
Nereden tanıyordum Ali’yi? Salzburg’ta felsefe bölümünde lisans ve yüksek lisans öğrenimimi tamamladıktan sonra Viyana’da doktora yapmaya ve oraya yerleşmeye karar verdim. Viyana’ya yerleştikten sonra orada tahsil gören bazı insanlarla tanıştım. Bir müddet sonra bu insanlarla ahbap olduk ve bana da yakın oturdukları için bazen onlara muhabbet etmeye giderdim. İşte bu dostların oturduğu evin sahibiydi Ali ve kapıları yan yanaydı. Çok eski henüz restore edilmemiş bir binanın ikinci katında otururlardı. Ne zaman oraya gitsem yeni hikâyeler dinlerdim. Ali yine eve gelmiş ve karısını dövmüştü ya da Ali kiraya zam yapmıştı. Ali’nin karısı hiç evden çıkmazdı. Buna izin yoktu. Arkadaşlar aylık kirayı ödemek için kapıyı çaldıklarında dahi kapıyı açmaz ve “kirayı beyim eve gelince gelin verin” derdi. Kadın âdeta bir hapis hayatı yaşıyordu. Kocası Salvador Ali devletin verdiği işsizlik parasını da kahvehanelerde yiyip bitiriyordu. Tek varlıkları bu virane evleri ve kiraya vermek için böldükleri, arkadaşların oturdukları diğer taraf idi.
Hemen her gün işsiz güçsüz gezip, eve gelince karısına ve çocuğuna eziyet edip ve tüm bunlara rağmen sağda solda kahraman ve halâskâr bir edayla gezdiği için ona Salvador Ali derdik. Zamanında birçok yurttaş gibi o da ailesiyle beraber memleketlerinden çıkıp, birçok hayalin peşine düşüp Avrupa’ya yerleşmiş ancak zamanla tüm hayallerin sürrealist bir şekilde kendilerini yapayalnız bıraktıklarına şahit olmuşlar. Onlar yapayalnızdılar. Türkiye’de ve tüm dünyada birer üvey evlattılar. Kimi inanç sömürücüleri gelmiş ve türlü vaatlerle yıllardan beri biriktirmiş oldukları maddi birikimlerini ellerinden almış, kimi hokkabazlar onları uyum sağlayamadıkları için hor görmüş. İki arada bir derede kalan insan, o derede boğulur. Nitekim gözlerin ortasından yıllarca sahipsiz akan bir göç deresinde, trajik olarak boğulan yurttaşlarımızın hazin kahramanlarından biriydi Salvador Ali. Alkol kullandığı ve kumar oynadığı için ailesi tarafından hor görülmüş, sağda solda temizlikçilik, inşaat işçiliği, bulaşıkçılık gibi işler yapmış ve bir müddet sonra rahatsızlanınca işi bırakıp devletin vaat ettiği işsizlik parasıyla geçinmeye çalışan biriydi.
Ben ve Salvador Ali’nin kiracısı arkadaşlar onu binada pek görmezdik. Ne zaman evden çıkar ne zaman eve gelir bilmezdik. Ona ancak kahvehanelerin önünde veya caddelerde rastlardık. Eve geldiğini, karısını döverken işittiğimiz ağlama ve küfür seslerinden bilirdik. Elimiz kolumuz bağlı, tek odalı duvarları neredeyse kâğıttan yapılma evde çayımızı hazin hazin yudumlardık. Sardığımız tütündeki nikotin, boğazımızdan Türkiye’nin hazin tarihini duman edip ciğerlerimizi yas yerine çevirirdi.
Salvador Ali’nin, ev ahalisine yaptığı her eziyette, biz küçük oğlu Mustafa’yı düşünürdük. Mustafa aslında dedesinin ismiydi ancak biz ona Van Bogh derdik. Neden mi?
O meşhur Viyana’nın eski evlerinin çoğunda tuvalet yoktur. Tuvalet apartman katındaki koridorlardadır. Bazen tek ev bazen de iki ev o tuvaleti ortak kullanır. Mesela iki evin de ayrı ayrı tuvalet anahtarları vardır. Tuvalet ihtiyaçlarını koridordaki tuvalette giderirler. Viyana’da yaşamış olanlar bunu bilirler ancak bu durum Türkiye’de anlatıldığında insanların çoğu buna inanmaz, çünkü Avrupa onlar için yaldızlı, gerçeküstü, pembe bir dünyadır. İşte bazen ziyaretlerine gittiğim dostların evi de böyle bir evdi. Tuvaleti tek odalı evin dışındaydı ve bu helâyı yan kapıdaki ev sahipleriyle paylaşıyorlardı. Ne zaman anahtarı alıp koridora çıkıp o tuvalete girdiğimde, tuvaletin duvarlarını süsleyen dışkıyla çizilmiş resimleri incelerdim. Bu çizgileri, resimleri Salvador Ali’nin oğlu Mustafa yani Van Bogh yapardı. Anlaşılan 12 yaşındaki Mustafa; ruhsal sıkıntısını, hüznünü, melankolisini, çaresizliğini bu şekilde dışa vururdu. Babası Salvador Ali kulağını çekerek koparamadıysa da belki de o, acıyan annesinin çığlıklarını işiten kulağını kesmek isterdi. Hayatını o yaşta dahi olsa kökten bitirmek isterdi. Okula gidip gelse de, yıldızlı bir gecede Viyana’nın ortasından geçen Tuna Nehri’ni izleyememişti. Evden çıkış ve eve giriş saatleri belliydi. Avusturya’nın başkenti Viyana’da, yani büyük pembe bir elmanın çıkmaz sokaklarındaki kurtları dışkısıyla çizerdi Van Bogh duvara. Kendisini ve annesini Salvador Ali’nin zulmünden koparıp alacak yolu arıyordu belki de. Geceleri girdiği tuvalette, gökyüzündeki sönük yıldızları ve babasının içindeki yaldızlı ahlak yasını çizerdi Van Bogh. Darılgan ve itici posa renginden bir trajedi sahnelerdi. Hangi boğulmaya atladıysa yüzme öğrettiler ona. Yaslasa başını omzuna ölümün, ona bir cankurtaran gelip deniz hediye ediyordu. Deniz boğuluyordu. Odada açtığı zaman ışığı böcekler boğuluyordu. Boğuluyordu işçi arılar. Kefen örüyordu ipek böcekleri. O sürekli çiziyordu…
İnsanlar hoştluyordu, kervan yürüyordu. Salvador Ali ürkütüyordu, kükrüyordu. Bir akşam dostların evine gittiğimde, Salvador Ali’nin artık sadece karısını değil, oğlunu da dövmeye başladığını, her gece yalvarma ve ağlama seslerinden artık çok rahatsız olduklarını söylediler. Daha evvelde defalarca polisi aramamıza rağmen Salvador Ali’yi evde suçüstü yakalatmayı becerememiştik. Polis eve geldiğindeyse, Salvador Ali’nin karısı, Van Bogh’un annesi belki de korkudan bir şey olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu kırık birkaç kelime Almancasıyla polislere anlatmaya çalışırdı. Salvador Ali’nin öfke tuvalinde bir çizgi olmayı istemeyen arkadaşlar da beklemeye koyulmuşlardı. O akşam oraya gittiğimde, arkadaşlarla beraber, Salvador Ali eve gelip kavga çıkardığında polisi arayacağımız hususunda anlaştık. Tek odalı virane öğrenci evinin koridora açılan kapısını hafif yılık bıraktık. Salvador Ali’nin topuklu ve gerçeküstü ayakkabısından çıkan seslerden eve geldiğini anlayacaktık. Nitekim gece 11 gibi, ağır ve bir serçenin kuyruğuna basar gibi adımlarla eve girdi. Koridora açılan kapımızı iyice kapattık ve kulağımızı yan evin yani Salvador Ali’nin evinde olup bitenleri dinlemek için o ince duvara dayadık. Yaklaşık on dakika boyunca bazı konuşmaları duyduk ancak tam seçemedik. O anda evlerinin kapısı açıldı ve biri koridordaki tuvalete girdi. Tuvalete giren Van Bogh idi. Salvador Ali’nin sürrealist pis suretinden ilham alıp sanırım yine duvarları hüzünlendirecekti.
Bir müddet sonra evde kavga başladı. Çığlıklar, yalvarmalar, bağrışmalar şiddetleniyordu. Van Bogh nedense tuvaletten bir türlü çıkmadı. Arkadaşlarla anlaştığımız üzere hemen polisi arayıp durumu izah ettik ve hemen gelmeleri gerektiğini söyledik. Yaklaşık on dakika sonra iki ekip arabası geldi ve hemen ikinci kata çıktılar. Salvador Ali’nin evinin kapısını gösterdik. Tam o sırada korkuyla dolu bir meraktan olsa gerek, Van Bogh, koridordaki tuvaletin kapısını aralayıp, hayatımda gördüğüm en dokunaklı bakışları dikti üzerime. Polisin kapılarını hiddetle vurmasını cehennemî bir surat ifadesiyle karşıladı. İçeride birden sesler kesildi ve kapı açıldı. Biz ise polisin yanında, içeride neler olup bittiğini, Salvador Ali’nin karısının neye benzediğini, evde nasıl bir ortam olduğunu merak edercesine ve de polise destek verircesine kapıya dikildik. Polisin kapıyı açıp içeri girmesiyle biz de kafamızı kapıdan içeri sokabildik. Kapının arkasında küçük bir mutfak tezgâhı, mutfak tezgâhının köşesinde bir duş kabini vardı. Duş kabininin hemen yanındaki girişten de odaya giriliyordu. Polislerin Salvador Ali’ye, “Kim bu yatalak kadın?” diye sorduğunu işittik ve şok olduk. Anlaşılan evde yatalak biri vardı. Biz henüz evden tam içeri girmemiştik ve konuşulanları dinliyorduk. Salvador Ali “Annem” diye cevap verdi. Biz bunu bilmiyorduk. Sadece karısı ve oğlu Mustafa ile yaşadığını sanıyorduk. Meğer evde yaşlı ve yatalak annesi de varmış. Bu bizi iyice şaşırtmıştı. Artık dayanamayıp polisten izin isteyip içeri girdim. Polis Salvador Ali ile Almanca tam anlaşamamasından olsa gerek ve de tercümanlık yapabileceğimi düşünerek “girin” dedi. İçeri girdiğimde inanılmaz pis bir koku, yaklaşık 30 metrekarelik odanın sol köşesinde etrafına perde çekilmiş bir yatak, sağda yatalak yaşlı kadının uzandığı bir divan, odanın ortasındaysa Mustafa’nın yani Van Bogh’un uyuduğu döşek vardı. Evin hâli perişan idi. Divandaki kadının hâli daha da perişandı. Konuşamıyordu, hareket edemiyordu, hiçbir ihtiyacını göremiyordu. Koridordaki tuvalete çıkamadığından, arkadaşlar hiç görmemişti. Gariban gelin kaynanasının altını temizliyor ve belli olmasın diye dışkıyı poşete koyup anlaşılan çöpe atıyordu. Yatalak annesinin maaşını alan oğul Salvador Ali onu bakım evine bırakmamıştı. Akşam eve gelip karısına eziyet etmesiyse, karısının ya annesinin altını temizlememesinden ya da ona yemek vermemesinden kaynaklanıyordu. Yıllar evvel Erzurum’dan Avusturya’ya göç etmiş bu ailenin sonu hazindi. Salvador Ali’nin babası yaklaşık 7 yıl evvel vefat etmişti. Annesini bu sebeple yanına almıştı. Polise verdiği ifadede bunların hepsini söyledi. Karısı bitikti. Cennetten dünyaya sürülüp ruhunu örtecek bir yaprak bulamamış, Salvador Ali’nin yerlerde sürünen dalına tutunmaya çalışmıştı. Oğul Van Bogh o dala diri diri gömülmüş, yeşerememiş bir fidan tohumuydu.
Salvador Ali’nin yatalak annesini görüp, karısının ifadesini alan polis duruma el koydu. Karısını sığınma evine, annesini yaşlı bakım evine, oğul Van Bogh’u da yetiştirme yurduna koydu. Salvador Ali evde annesini alıkoymaktan karısına ve çocuğuna eziyet etmekten hapsi boyladı. Bir göç, acı bir göçükle sona eriyordu.
Salvador Ali’nin evdeki yatalak annesini gördükten sonra, koridordaki tuvaletin duvarındaki dışkının bu kadına ait olduğunu düşündük. Çünkü arkadaşlar tuvalette bazen dışkılı poşetlerin olduğunu da söylüyordu. Anlaşılan Salvador Ali’nin karısının çöpe attığı dışkı poşetlerini oğul Van Bogh alıp, tuvaletin duvarlarına o dışkıyla çizgiler çiziyordu. Babaannesinin dışkılarıyla tuvaletin duvarına bir göçün trajedisini resmeden bir torun yaratmıştı bu düzen. Postmodern denilen sanat bu olmalıydı. Salvador Ali ve oğlu Van Bogh’un arasındaki çizgi, yerini yurdunu yitirmiş bir ninenin posasından incelerek tarihe akıyordu. Şeytan, bizleri ve sizleri kendisinden taşan adi ruhuyla doğruluyordu.
Elif Lâm Mîm. Gözümdeki çıban, acımdaki im, dağda gezen ceylan, yavrusunu yiyen kedi benim. Nankörüm. Tüylerimi yalayan yalan ve onları diken diken eden ölüm. Nankörüm, arkamı dönsem vururum. Aynaya bakıp konuşarak zıddı doğru olmayan bir yanlış yaptığımın farkındayım. İçimdeki köpeği dışarı çıkarsaydım, bir dişi it bulmak zorunda kalacaktım. Bu daha büyük bir yanlış olmaz mıydı? Ben sanırım karda yürüyüp izini belli etmeyen bir zenciyim. Öyle olmasaydı, yağmur altında saatlerce uçup ıslanan bir kumru gibi kokmazdım. Öyle olmasaydı dünya, paranın posasında eriyip, insanları göçürtmezdi. Öyle olmasaydı parçalanmış ruhun kenar dikişlerinden fırlayan sanat bir posta bürünmezdi. Öyle olmasaydı, ne Salvador Dali’nin gerçeküstü resimleri gerçek olurdu, ne de Van Gogh’un kesik kulağının işittiği yalanlar. Hayat, bilinçdışı sanrı ve düşlerden yola çıkarak mutlak ve gerçeküstü bir gerçekliğe ulaştırabilir miydi acaba bizleri?
Hayat güzel şey mi? Bu mu perde ardından haber? Hiç güzel olmasaydı yaşar mıydı acaba Hz. Peygamber?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

NİNNİ

Söyleyin sessiz, sessiz, sessiz,Söyleyin fısıltıyla bir ninni;Aydan öğrenir yetim,Gökyüzünde yavaşça süzülen. Bir şarkı söyleyin tatlı yumuşak,Çakıllardan akan kaynaklar…

Karamelli Dondurma

Heyecanla kumun üzerine şekiller çiziyor, karmaşık işlemin sonucunu arıyordu. Yaklaştığımda biraz tanıdık geldi. Alnındaki çizgiler uzamış, kaşlarının üstüne…