Büyük İskender’in hem akrabası hem de generallerinden biri olan Lisimakos Efes kentini yeniden inşa etme fikrini oluşturduğunda önemli zorluklar ve büyük bir maddi külfetle karşı karşıya olduğunu şüphesiz ki biliyordu. Yeni kuracağı şehrin sadece surlarının çevresi bile günümüz ölçüleriyle dokuz kilometreden fazla oluğuna göre gerisini hesaplamak çok da zahmet gerektirmiyordu. Ama bütün bu harcamaları ve halkın duyacağı hoşnutsuzluğu göze almasının geçerli bir nedeni olduğundan şüphe duymamak gerek. Bu kent İpek Yolunun Anadolu’nun batısında vardığı en önemli noktalardan biriydi. Büyük risk ve masraflarla gerçekleştirilen bu uzun yolculuk doğudan gelen malların Akdeniz çanağının deniz aşırı ülkelerindeki son alıcılara ulaşmasında kilit rol oynamaktaydı. Venedikli seyyah Marco Polo’nun babasını bulmak için Karakurum’a yaptığı seyahatin aylar süren uzunluğu dikkate alındığında İpek Yolunun ne anlama geldiğini ve bir kervan için ne kadar masraflı ve tehlikeli bir iş olduğunu kavramak çok daha kolay olacaktır. Doğudan gelen bu gizemli malların kaça alındığını bilemesek de bunca risk, zahmet ve maliyetten sonra çok kârlı satıldığını tahmin edebiliriz. Liman kent için önemli bir kazanç kapısı oluşturmaktaydı.
Taşıma sırasında meydana gelebilecek her türlü kaza ve saldırıya karşı günümüzde olduğu gibi sigorta şirketleri ya da benzerlerinin olmadığı bir dönemde ortak geçerliliği olan bir para biriminin de dolaşımda olması gerekiyordu. Bu kısa cümleler bile sanırım sorunun ne denli karmaşık ama prensiplere bağlanmış olduğunu düşünmemiz için yeterli olacaktır.
Kısacası bu kazançlı ticaretin devam edebilmesi için Efes kentinin tabii bir limana ihtiyacı olduğunu gören Lisimakos Bülbül Dağı ile Panayır Dağı arasındaki vadiyi en yakındaki liman olabilecek mevkii de içine katarak yeni bir şehir tasarladı. Kentin hemen yanı başında Ege bölgesinin üçüncü büyük nehri olan Yunanlıların Kaistros diye adlandırdıkları günümüz de ise Küçük Menderes denen nehir akmaktaydı. Arkeologların çağlar boyunca kıyı çizgisini takriben belirledikleri bu akarsu büyük miktarda alüvyon taşıma kapasitesine sahipti ve bu tabii olay kentin yeniden inşa edilmesinin nedeniydi. Bugünkü verilere bakılırsa Lisimakos’un planladığı şehir otuz beş bin kişiyi kucaklayabilecek büyüklükteydi ve hem altyapısı hem de üst yapısı bu veriye göre planlanmıştı. Ancak tarihin akışı içinde Lisimakos’un ölümünden sonra kent önce Bergama krallığıyla Romalıların eline, sonra da tamamen Roma Cumhuriyeti’nin idaresi altına girip Küçük Asya Eyaletinin başkenti oldu. Bu şüphesiz şehrin kazandığı önem açısından bir dönüm noktasıydı. Bundan sonra şehrin büyümesi ve anıtsal eserlerle donatılması kaçınılmazdı. Ancak kuruluşu itibariyle bir Helen kenti olan Efes aynı zamanda üç yönlü bir değişim geçirecekti. Bu değişimlerden ilki daha kalabalık bir nüfus, diğeri de güvenlik ve mimaride yaşanan değişiklikle kendini belli edecekti.
Daha ayrıntılı bir tahlile girmeden önce Efes kentiyle ilgili bir hususu belirtmekte yarar var. Bu kent birbirinden net bir biçimde ayrılmış iki bölümden oluşmaktadır. Magnesya kapısını geçip Devlet agorası denilen kısma girildiğinde karşılaştığımız alan kamusal binaların bulunduğu kısımdır. Bunlar Bazilika binası, şehir meclis binası, günümüz belediyesine tekabül eden pritaneon binası, tapınaklar, jimnazyum ve hamamlardan oluşur. Kamusal binaların bulunduğu alandan çıkıp mesken ve ticaret alanına yani kentin ikinci bölümünü oluşturan kısma geçebilmek için anıtsal ama dar bir kapıdan geçmek gerekmektedir. Burası yani Herkül Kapısı kentin içinde çok net bir kontrol noktası oluşturur. Yönetim güvenlik açısından bu geçiş kapısı vasıtasıyla kamusal alana giriş çıkışları denetlemek istemiş olmalı.
Devlet Agorasına daha yakından bakarsak Bazilika binası üç sahanlı ince uzun bir bina olup zeminin üstündeki katı devlet birimlerinin faaliyetlerine ve arşivlere ayrıldığından kadınlara yasak bir bölge oluşturmaktaydı. Alt kat -yani zemin- ise muhtelif faaliyetler için kullanılırdı. Genelde bu herkese açık kamusal alan küçük taşınabilir masalarıyla borsa simsarlarının ve muhtelif bankerlerin faaliyet alanıdır da. Kentin bu bölümünde hamamların bulunması normal karşılansa da bir inceliği belirtmekte yarar var. Hamamlar Roma’da sosyal hayatın ve sosyalleşmenin bir aracı olarak görülmekteydi ve bu sebeple teşvik ediliyordu. Hem hayatın hem de idareciliğin günümüze oranla ne kadar farklı biçimde algılandığının delili meclis binasında başlayan bir karar sürecinin hamamlarda sürmesinin veya sonlandırılıp karara bağlanmasının kimseyi şaşırtan bir durum olmamasıydı. Hamamlar çalışma hayatının bir parçası olarak algılanabiliyordu.
Roma döneminin siyasi alanda en büyük başarısı olan ve üç asrı kapsayan Pax Romana yani barış dönemi ticaret, teknoloji ve ulaşım konusunda önemli atılımların yapılmasını sağlayıp yurttaşların bir bölümünün zenginliğe kavuşmasını sağladı. Teknolojik gelişmeler yapı sanatını çok yakından ilgilendiriyor ve daha mükemmel ve büyük yapılar inşa edilmesini sağlıyordu. Bu değişimlerin yanında ayrıca Romalılar su kültürüne görülmemiş bir önem veriyorlardı. Sular İdaresi imparatorluğun en ciddi işlerinden biriydi. İmparator Agustus curator aquarum denen bu önemli mevkii hem yakın dostu hem de damadı olan Mennenio Agrippa’ya emanet etmişti. Efes kentinde su tedariki işi defalarca ele alınmış bir konuydu; bunun başlıca nedeninin şehrin artmakta olan nüfusu olduğunu kolayca anlayabiliriz. Standartlarının kaç litre saniye olduğunu bilmesek de kentteki bilinen hamam ve çeşmelerle geniş kalabalıklar göz önünde tutulursa çok büyük bir miktarın söz konusu oluğunu söyleyebiliriz. Bu konuyla ilgili olarak araştırmacıların çok şaşırtıcı bir sonuca ulaştıklarını bilmekteyiz; kente ulaştırılan su bugün kentlerimize ulaşan suyun birkaç misli kadardı ve en azından çeşmelerden gece gündüz akıyordu. Antik Bergama kenti akropolünde olduğu gibi yer altı su depolarına yani sarnıçlara rastlamayız Efes’te. Ama bu çözümün tamamı kazılmamış Efes’te hiç kullanılmadığı anlamını çıkartamayız. Kazı alanında sıkça görülen pişmiş topraktan yapılma künkler temiz suyu taşırken diğer yandan her dikkatli gözün yerin altından geçtiğini görebileceği bir kanalizasyon sistemi de Efes antik kentini boydan boya geçerek denize ulaşmaktadır.
Kentin kullanma suyunun civar dağlardan su kemerleriyle kimi zaman da yer altı kanallarıyla taşındığı herkesin malumu olan bir konudur. Suyun nasıl taşındığı konusunu şehirciliği dolaylı olarak ilgilendirdiğinden bir tarafa bırakabiliriz. Ancak suyun kentin içinde nasıl girip taşındığı konusu kentsel altyapıyla doğrudan ilintili olduğu için bu konu üzerinde durmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Kemerler vasıtasıyla kentin yakınlarında kentten daha yüksek bir kotta depolanan su bu ana dağıtıcıdan-Latince adıyla dividiculum- üçe ayrılarak hizmete sunulurdu. Bu üç hattan biri tiyatro ve anıtsal çeşmelere su verirken kamusal kullanım hattı olan ikinci hat sokak aralarındaki çeşmelere de su getirirdi. Üçüncü hat ise özel tüketicilere hizmet vermek için döşenirdi. Bu sonuncular kendi su kulelerini yapma hakkına da sahiptiler ve suyun fazlası başka bir yerde kullanılabilirdi. Kabul edilen düzene göre su kulesine çıkış boruları farklı kotlardan bağlanmaktaydı ve en üstte özel kullanıcıların çıkışı, daha derinde resmi binalar, en derinde ise sokak çeşmelerinin bağlantısı vardı. Suyun seviyesinin düşmesiyle suyu ilk kesilenler özel kullanıcılar olduğundan onlara kendi su kulelerini- Latincesi maskem- inşa etme hakkı bahşedilmişti. Böylelikle onlar da kendilerine kesintisiz su tedarik edebilirlerdi. Ayrıca varlıklı ailelerin büyük konutlarında pluvium denen üstü açık yağmur suyunun dolmasını sağlayan bir havuz vardı. Bu havuzları Efes’teki evlerde görmekteyiz.
Romalılar kentin genişleme sorununu Helenistik dönemin şehir devlet anlayışından devam edip gelen ve onu çevreleyen surların dışına taşarak ya da onları yıkarak hallediyorlardı. Çünkü artık Roma uzak sınırları olan bir imparatorluktu ve tek tek şehirleri değil imparatorluğun sınırlarını korumakla yükümlüydü. Kentleri çevreleyen surlar önemini tamamen kaybetmese de büyük ölçüde yitirmişti. Ancak Efes oldukça dik yamaçları olan bir vadide kurulduğundan bazı binalara yer açmak için tonozlar üzerine oturan anıtsal yapılar inşa etmek zorunda da kalmışlardır. Efes’teki Domitian tapınağı bu duruma iyi bir örnek teşkil eder.
Anıtsal mimari eserler Roma mimarisinin olduğu kadar şehirciliğin mekansal anlayışının da temelini oluşturur. Artık Helenistik dönemin mütevazı çeşmelerinin yerini imparatorlara adanmış büyük çeşmeler almıştır. Kuretler caddesindeki Trajan çeşmesi bunun yerinde bir örneğiyken Domitian Meydanındaki çeşmede ise mitolojik bir sahne canlandırılarak halkın inanışları canlı tutulmaya çalışılmıştır. Yerel kahramanların unutulmaması geleneği Efes kentinin her noktasında görülebilir. Örnek olarak Hadrian’a ithaf edilen küçük yapıda Atina’nın ilk ve son efsanevi kralı Kodros’un oğlu olan ve Efes’i kurduğu farz edilen Androklos’a Herkül ve Amazonlara birlikte yer verilmiştir. Kenti ikiye bölen Herkül kapısını burada bir kez daha anımsamakta yarar var.
Roma döneminde aynı anıtsal mimarinin önemli bir öğesi olan devasa hamamlar imparatorluğun her yanında rastlanan neredeyse sıradan termal tesisler haline gelmiştir. Pamukkale’deki Hierapolis kenti termal bir kür merkezi görünümündedir.
Hamamlar konusunda üzerinde durmamız gereken bir nokta bu büyük hacimli binaların nasıl ısıtıldığı ve dış etkenlerden nasıl korunduğudur. Eğer pencere camı dökme ve ateş tuğlası imal etme teknolojileri gelişmemiş olsaydı, bu ebatlarda ve bu görünümde hamamlar inşa etmek de olası değildi. Genelde jimnazyumla birlikte tasarlanıp inşa edilen bu binalar kentin ana aksları ya da kolay erişilen yerlerineydi. Ana aksların bu anıtsal mimari eserlerle şekillenmesini son derece doğal karşılamak gerekir. Ancak şehrin giriş aksları ve liman kısmına yerleştirilen hamamların konum itibariyle önemli bir görev ifa ettiklerinin altını çizmemiz gerekir. Bu hamamlar şehre girmek isteyen insanların silahlarından arındırılmasının yanında bedenlerinde herhangi bir döküntünün olup olmadığını anlamaya da yaramaktaydı. Limandan gelenler şüpheli durumlarda gemiye geri götürülerek karantinaya alınmaktaydı. Bu iki nokta dikkate alındığında hamam ve birlikte inşa edildikleri eğitim binalarının yani jimnazyumların kentin şekillenmesinde ne denli önemli rol oynadıkları daha iyi anlaşılır.
Efes kentinde Kuretler caddesinde yamaç evlerinin karşısında özel mülkiyetin söz konusu olduğu bir hamam mevcuttur ve bu bina kentteki bir jimnazyumla ilişkilendirilmemiş yegâne hamam olarak göze çarpar. Romalıların su dağıtım sisteminden çıkardığımız neticeye göre hamamların hepsi devlet mülkiyetinde gözükürken, bu bina bir istisna oluşturur. Üzerinde durulması gereken diğer bir konu jimnazyum-hamam ikilisinin aynı zamanda bazı sağlık sorunlarının giderildiği mekanlar olmasıdır. Kırık, çıkık yaralanma gibi durumlara bu kurumlarda müdahale edilmesi jimnazyumda gençlerin aldığı beden eğitimiyle birlikte yürütülmesi gereken bir faaliyetti. Bunun ötesinde ne tarihi kayıtlar ne de arkeolojik bulgular Asklepiyon kompleksleri dışında hastane tipi bir yapıdan bahsediyor.
Efes her ne kadar Roma döneminde değişiklikler geçirmiş olsa da kentin plan olarak ana hatları değişmemiştir. Romalıların ilk kurdukları kentler Eski Yunan ve Helenistik modeli takip eder ve dik köşeli adalardan oluşur. Belirli bir merkezden yoksun bu modelde adaların birbirlerine karşı bir farklılığı veya üstünlüğü yoktur. Bu adalar topluluğuna eklenebilecek özellik mabetlerin inşa edildiği bir ya da iki akropollerinin olmasıdır. Sözünü ettiğimiz modelin yanında bir de daha yaygın olan Romalıların cumhuriyet döneminde kurdukları kentlerin forumlu yani daha gelişmiş iki tipi mevcuttur. Bu, cardo maximus ve decumanus maximus adı verilen iki caddenin merkezde kesişirken forum meydanını içeren modeldir. Yönetsel ve ticari toplantılar, dinsel törenler ve hukuki sorunların çözüldüğü forum alanı bu modellerin birinde tam ortadayken diğerinde merkezden kaçık olarak planlanmıştır. Efes bu üç iptidai şekilden de tamamen farklıdır. Tabii olarak Efes kenti hipodamik ızgara bir plan üzerine kurulmuştu ve dolayısıyla bu da Romalıların gerek şehir planı gerekse rasyonel yapı anlayış ve teknikleri ile uyumluydu. Ayrıca Romalılar bilahare kentlere dönüşen garnizonlarını dahi eğimi olan araziler üzerine kurmuş olduklarından Efes bu anlamda da Roma kent planlama anlayışıyla örtüşüyordu. Atık su sorunu Romalı mühendisleri meşgul eden sorunlar içinde önemli bir yer tutuyordu. Bilhassa büyük kentlere sağlanan önemli miktardaki su girişi aynı büyüklükte bir atık su miktarını da ön görmek mecburiyetindeydi. Bunun yanında Romalılar satıh sularının günümüzde olduğu gibi aynı tahliye kanalında toplamayı ihmal etmemişlerdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Bülbül Dağı ile Panayır Dağının ortasında kalan ana arterin altında su tahliye sistemini bütün iniş boyunca takip etmek mümkündür. Roma kentlerinde sıradan sayılacak bu uygulamanın aynı tarihsel dönemi yaşayan kentler bir yana çok daha sonraki dönemlerde dahi kullanılmadığını düşünürsek bunun ne denli önemli olduğunu anlayabiliriz. Ana caddelerin altından geçen bu altyapı sistemleri yolların da buna uygun bir biçimde yapılması zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Efes’te yolların önem derecelerine ve trafik akışına göre ebatlandırılıp şekillendiğini görmekteyiz. Kanalların üzerini örten bloklar yükleri kaldıracak kalınlıktadır ve kimi noktalarda ızgaralı bacalar bırakılmıştır.
Anıtsal kapılar da Roma şehircilik anlayışında önemli yer tutan binalardır. Efes’te yamaç evlerinin yanında İmparator Hadrian’a ithaf edilmiş bir anıtsal kapı mevcuttur. Restorasyonu yapılmış olan bu anıtsal kapının eksik mimari elemanlarının çokluğu yüzünden ancak yanında yer alan levha sayesinde esas boyutları ve şekli hakkında bir bilgi sahibi olabilmekteyiz. Bu binaların işlevi sıradan bir faydacılıkla açıklanamaz. Ama aynı sıradan faydacılıkla izah edemeyeceğimiz başka sanatsal unsurlar da sadece Roma kentlerinde değil başka medeniyetlerin kentlerinde de karşımıza çıkar. Kutsallaştırılıp kült objesi haline sokulan imparatorlar aynı zamanda Roma imparatorluğuna olan sadakat ve hayranlığı artırmak için bulunmuş bir yol olmalıydı. Hatta bunun da ötesinde şehri süsleyen diğer hayırseverlerin heykelleriyle birlikte aidiyet hissini de güçlendiriyor ve tarihin silinip unutulmasına karşı bir araç vazifesi görüyordu. Önemli kişileri yetiştiren bir kentin sakini olmak gurur okşayıcı bir durumdu. Kentin pazar yeri olan macellumda da iki anıtsal kapı mevcuttu. Bunlardan bir tanesi Celsius kütüphanesinin yanında bulunan ve özgürlükleri bağışlanan iki esirin imparator Agustus eşi Livia ve damatları Agrippa’nın adlarının anıldığı eserdir. İthaf yazısıyla tarihe not düşen bu yapı aynı zamanda kütüphanenin önündeki küçük meydanı sınırlayan bir eleman vazifesi görmekteydi. Eski Yunanda şehirlerin kendi aralarında güzellik yarışmaları düzenlediklerini düşünürsek kentin güzelliğine ne denli önem verildiğini kavrayabiliriz. Bu aynı düşünce birçok konuda eski Yunanın devamı olarak görülen Roma’ya da geçmiş olmalıydı.
Şüphesiz ki büyük kentleri doğuran etkenlerden biri liman ve ticaretse, diğeri de sanayidir. Efes ile ilgili bu konuda bilgilerimiz çok sınırlı. Kentin civarında eskiden kullanılmış mermer ocaklarının izlerini hâlâ görmek mümkün. Roma döneminde Anadolu’nun büyük miktarda mermer ihraç ettiği biliniyor. Ama sanayi kollarının nerelerde konuşlandığı hakkında bulgulara sahip değiliz.
Roma mimarisinin yapı malzemeleri göz önüne alındığında mermer ve taş ocaklarının işletilmesi inşaat sanayinin motor gücünü oluşturmaktaydı. İhracat bir yana bölge aynı zamanda deprem kuşağında olduğundan bu üretim durmadan devam etmek zorundaydı. Sütun, sütun başlığı, kaide, arşitravların ve lahitlerlerle heykellerin farklı atölyeler tarafından imal edildiğini biliyoruz.
Bunun yanında diğer önemli sanayi kolları pişmiş topraktan imal edilen küp, amfora gibi taşıma, saklama kapları ve mutfak, sofra malzemesi ve kandil gibi aydınlanma gereçleriydi. Pişmiş topraktan çocuk oyuncakları ve küçük heykeller de imal ediliyordu. Bunların hammaddesini taşımak hem daha az riskli hem daha ucuz olduğundan pişmiş toprak işi kentlerin vazgeçemediği sanayi kollarından biriydi. Su sorunu olmayan büyük kentlerin bir diğer sanayi kolu da tabakhanelerdi. Çünkü büyük kentler hem su hem de hayvan pazarlarıyla buna olanak sağlamaktaydı. Deri ve kösele sanayi ayakkabı ve sandalların yanında lejyonların ve atlıların koşum takımlarının vazgeçilmezlerini oluşturmaktaydı.
Bütün bu iş kollarının Efes kentinde var olduğunu düşünmek için geçerli nedenlerimiz olduğunu söyleyebiliriz. Ama bulgulara dayanarak konuşmak şu anda olanaksız. Belki yeni kazılarla daha kesin neticelere varmak mümkün olacaktır. Ama kentin kazılan bölgesinde izlerine rastlamadığımıza göre şimdiden bunların daha dış mahallelerde oldukları düşünülebilir. Özellikle de tabakhaneler için suya yakın ama hakim rüzgârların kokuları kente taşımayacağı bir yerin seçilmiş olmalıdır.
Son söz
Antik dünyada bir şehrin kurulacağı arazinin seçimiyle ilgili genel bilgilerin edinilmesinin Efes’in kuruluşuna da ışık tutacağından bunların hatırlanmasında yarar olacağını düşünüyorum. Bu konuyla ilgili en önemli kaynak İ.Ö. 90 ile 20 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen o zamanın geleneklerine göre hem mimar hem de mühendis olarak addedebileceğimiz Vitruvius’un yazmış olduğu “Mimarlık Üzerine On Kitap”tır. Yazar eserinde bir kent kurulmadan önce bazı gözlemler yapıldığından söz ederek, yönlere ve rüzgârların karakterine atıfta bulunarak bunları ölçmek için bir rüzgâr platformunun kurulması gerektiğine vurgu yapar. Ayrıca sağlıklı ve sağlıksız öğeleri sıralamayı da unutmaz. Tıpkı mimarların binaları planlarken bölümlerini kardinal yönlere göre ayarlamaya çalışması gibi bunlar da günümüz şehir plancılarının kendi alanlarında dikkate aldığı hususlardır. Ancak eski kent plancıları arazide otlayan hayvanların iç organlarına bakarak sağlıklı beslenip beslenmedikleri konusunda bir fikir sahibi olmaya çalışıyorlardı. Çünkü son tahlilde onlar da bu hayvanlar ya da onların yedikleriyle besleneceklerdi. Sağlıklı bir yaşam peşinde olduklarından şüphe etmemiz için bir neden yok.
Related Posts
Hüseyin Amcanın Terazisi
Firdevs Halaların evinin üstünde durduğu tepenin alt yamacında, âdeta bir kovuğa gizlenmiş gibi yerleşmişti Hüseyin Amcanın evi. Sade,…
PİCASSO’NUN GUERNİCA’SI
Sesin geliyor gökyüzündenSesin yağmur surunun doruğundanSesin“Pablo”Kış gününün gri derinliklerindengeliyorKarıştırıyor bu eski küllüğü.Sesinözgürlük veekmek vesıcaktır.Senin sesin hançerSenin kelamın zeytin…
ŞAM
Pek bilgince sözler söyledik birbirimize“bir kedi karşıya geçiyorsa” dedik “korkusuzca”“bir su akmalı” “lağımda olsa dünyaya”Soyunup bütün terledik uzun…
Omuzumuzdaki İlham
Yıl 1831. New York sokakları sisli ve karanlık. Kar, şehrin öfkesini dindirmek için yağıyor ama nafile. Nal sesleri,…